Düzenleyen: Algın Gediz Karcı & Elif Keserci & Su Doğa Şahan
Her yıl Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için bü’de kadın şenliği kapsamında Ka dın Eserleri Kitap Sergisi düzenliyoruz. Bu sergi kapsamında bir kadın ya zarla söyleşi yapıyoruz. Bu seneki konuğumuz ise yazar Müge İplikçi oldu. Müge İplikçi 1966 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Kadın Sorunları ve Araştırma bölümünden ve Ohio Üniversitesi’nden iki ayrı yüksek lisans derecesi aldı. İlk öykü kitabı Perende1 1998 yılında yayımlandı. Ah Be Me lek2 isimli öykü kitabı ise çıkan son kitabı. Edebiyat yolculuğu sırasında çok sayıda öykü, roman, inceleme ve röportaj kitabı kaleme alan Müge İplikçi’nin kitapları birçok dile çevrildi ve ödüller kazandı. Kitaplarıyla kadınların ya şadığı sorunlar, ırkçılık, göçmenlik gibi birçok toplumsal meseleyi okuyucu nun gündemine taşıdı. İki dönem Türkiye PEN Kadın Yazarlar Komitesi’nin başkanlığını yaptı. Kendisi Medyascope’ta Zeytin Dalı ve Sabun Köpüğü programlarını sunuyor. Ayrıca çevrimiçi Mikroscope dergisinin de genel ya yın yönetmeni.
BÜKAK: Hepiniz hoş geldiniz. Bütün kadınların 8 Mart Dünya Kadın lar Günü’nü kutluyoruz! Kadınların eşit haklara sahip olma yolunda verdiği mücadelede 8 Mart’ın çok önemli ve anlamlı bir yeri var. Genç kadınlar olarak biz de 8 Mart’ın hak mücadelesi tarihini aklımızda tutarak bulunduğumuz alanlarda, üniversitemizde, kampüsümüzde her sene 8 Mart haftasını coşkulu ve bol etkinlik düzenleyerek geçi riyoruz. Her sene Kadın Eserleri Kitap Sergisi kapsamında bir edebiyat söyleşisi yapıyoruz ve bir kadın yazarı ağırlıyoruz. Bugün de bunun için buluştuk. Müge İplikçi ile edebiyat yolculuğu, kadınlık ve ya zarlık deneyimleri üzerine bir söyleşi gerçekleştireceğiz. Şimdi sözü size bırakıyorum. Dilerseniz yazarlığın sizin için ne ifade ettiğinden bahsederek başlayabiliriz.
Müge İplikçi: Öncelikle BÜKAK’ın bu ince ve nazik daveti beni çok onurlandırdı. Çünkü buradaki genç çehrelerde hep devam etme gü cünü gördüm ve bu bana çok büyük bir mutluluk verdi. Bu hep inan dığım bir yaşam felsefesidir. Evet, zor günlerden geçiyoruz ve bu zor günlerin hepimizin üzerinde yükü var. Az önce Orta Kantin’e şöyle bir baktım: Ben Boğaziçi’nde okumamış olsam da buradan mezun olan çok arkadaşım var ve o dönemlerde Orta Kantin’de çok sayıda Türkiye ve dünya gerçeğini konuştuğumuzu, tartıştığımızı hatırladım. Kötü, karbonatlı çaylar içtiğimizi ve dünyayı defalarca kurtardığımızı da ha tırladım. Dünya, Müge ya da Müge’nin türevindeki yazarlara ihtiyacı olmadan da dönüyor; iyi ki de dönüyor. Ama biz yazarlar olarak elimizden geldiğince, kalemimiz tuttuğunca, zihnimiz elverdiği müddetçe olup bitenleri yansıtmaya, sizlerle buluşturmaya çalışıyoruz. Ne kadar yan sıtabildiğimiz bir ömürle sınırlı ama yazmanın başka bir tılsımı var. Bazen şanslıysanız yaşarken, daha az şanslıysanız yaşamınız bittikten sonra sizinle buluşan okurlarınız oluyor ve bu buluşma her şeye be del. Bugün burada sizlerle buluşmak da öyle bir şey, bunu kelimelere dökmekte zorlanıyorum. Genç okurlarım bana “Yazar olmak nasıl bir duygu?” diye sorduklarında “Sizlere dokunabilmek!” diye cevap ve riyorum onlara. Bir ortamın içerisinde gözlerine bakarak konuşabil diğiniz bir okur kitlesini ya da “Ben sizi hiç okumadım ama merak ediyorum.” diyerek gelen insanları başınızın tacı yapma pratiğini, ta nışmadan birbirinizle çok tanıdık olma duygusunu size başka hangi meslek verebilir, bilemiyorum. Buralara geldiğimde çiçeği burnunda bir üniversite öğrencisiydim ve o üniversite öğrencisine sen yirmi beş kitap yazacaksın deselerdi benim için buna inanmak güç olurdu. Umudu içinde barındıran bir insan olduğum için ve hiç vazgeçmemek fikrinin etrafında hep dolandığım için bu kitaplar yazıldı. Türkiye çok sert iklimli bir ülke. Bundan şikâyetçi miyim? Hayır, değilim. Çünkü öyle bir yapı olmasaydı belki de bam başka bir mesleği seçecektim. Sizi sürekli zorlayan bir şeyle karşı kar şıya olduğunuzda ona karşı yeni taktikler geliştirmeniz gerekir. Bun dan sonrasına devam edecek miyim ya da etmeyecek miyim diye bile düşünmezsiniz. O sürekli olarak size bir engel teşkil eder ve siz ona karşı inatla cebinizden, ruhunuzdan bir şey sunarsınız. Yazmak bana dirençli olmayı öğretti. “Haksızlıklar kuralları yaratır, cesaret ise onla rı yıkar.”3 İşte bu cesaret duygusunu çok önemsiyorum. Yazarlık bana cesur olmayı, kendin olabilmeyi, hele ki böyle bir coğrafyada kadın olabilmeyi, kadın olarak sesini çıkarabilmeyi öğretti. Edebiyat, çok eril bir ortamdır ve çok net kuralları vardır. O yüzden biz kadın yazarların hakkını sadece 8 Mart’larda değil, her daim tes lim etmemiz gerekiyor. Çünkü çok zor bir alanın içinde çalışıyoruz ve sürekli olarak aşağılanma noktasındayız. Ama dediğim gibi, o duvar sizin karşınıza örülür ve sizde de o duvarı yıkacak başka bir duygu bi rikmiştir, orayı yıkar geçersiniz. Yıllar içerisinde o duvarları yıkarken nazik olunabileceğini öğrendim. Sizlerin yaşındayken “Yıkılsın bura lar!” şeklinde düşünürdüm. O öfke içimde çok barizdi. Genç bir insa nın bu topraklarda öfkelenmemesi mümkün mü? Coşkulu ve öfkeli bir genç kadın olarak hep o bariyerleri o duyguyla yıkmaya çalışırdım. Şimdilerde -biraz yaşlılıkla, yazarlığın keyfini almayla diyelim- daha nazik bir biçimde o bariyerleri aşmayı öğrendiğimi düşünüyorum. Bunu da bana yazarlık öğretti, hakkını teslim etmem lazım.
Soru: Sizin için kadın karakterleri yazmanın nasıl bir anlamı var? Eser lerinizde çok farklı sosyal, politik, kültürel arka planlardan gelen ka dınlara da yer verdiğinizi görüyoruz. Anlatacağınız kadınların hikâ yelerini nasıl seçiyorsunuz? Bu hikâyelere göre yazma süreciniz nasıl değişiyor, nasıl arka plan araştırmaları yapıyorsunuz?
Müge İplikçi: Benim akademik yanım da var. İki yüksek lisansım sırasında da hep kadınlar üzerine çalıştım. Bir tanesi popüler kültür üzerineydi. Çok dağınık bir çalışmaydı çünkü her şeyi anlatmak is temiştim. İkinci yazdığım tez daha makul bir tezdi ve onu buradaki kitapların arasında da görünce çok sevindim: Yıkık Kentli Kadınlar4. Bu çalışmanın bana öğrettiği çok şey var. Gölcük depremi olmuştu, çok geniş bir bölgeyi etkileyen çok katmanlı bir afetti. O depremin bi zim sırtımıza yüklediği büyük bir ağırlık vardı. Bölgeye çok yakındım ve oraya gitmek istedim. Orada çalışan sivil toplum kuruluşlarıyla iletişime geçtim ve yaklaşık bir yıl süreyle oradaki kadınlarla bir ça lışma yürüttüm. Kitap, tahmin edemeyeceğim kadar olumlu cevap lar ve yansımalar buldu. Beni kendi içinde başka bir depreme sokan bir çalışmaydı, oradaki kadınların bana öğrettikleri birçok kitabım da kendini gösterdi. Saha çalışmasının feminist literatürde ne kadar önemli olduğunu anladım. Dışarıda bizi bekleyen kocaman bir ülke, kocaman bir nüfus olduğunu o çalışmanın gerçeğiyle anlamış oldum. O kadınlar bana “kendimi bir şey sanmamam gerektiğini” öğrettiler. Bir diğer öğrettikleri de yaşamın devamlılığıydı. Küçücük çocuğunu kaybetmiş bir annenin bana verdiği hayat dersini ben bu yaşıma kadar çok az insanda gördüm. Onların o kayıplarıyla başa çıkma pratiğini ve bunu hayata bir biçimde yansıtma haletiruhiyelerini gördüğümde çok şaşırdım. Bu devamlılık için Hannah Arendt’e referans vereceğim, vita activa5 denilen o şeyin, ellerinden ne kadar çok şey gitmiş olursa olsun varlığını hissettirdiğini gördüm. Özellikle en başlarda, kadınlar birçok şeyi sorguluyorlardı. Sonrasında yaşamsal dayatmalar devreye girdi. Din, ülke gerçeği, politikalar, okul, eğitim, aile… Yıkık Kentli Ka dınlar’da bütün yaşadıklarını onların dilinden aktaran bir yan vardır. Her şeyi sorguluyorlardı ve bu sorgulama da beni büyülemişti. Poli tik ayrıştırmaların ötesinde, o çalışma bana insan olmanın ne demek olduğunu öğretmiştir. Sonrasında da hep bu anlayışı takip etmeye ça lıştım. Yıkık Kentli Kadınlar’ı farklı kadınlarla tartıştığımda, bu ülkede kadın sorunsalının çok temel bir payda olduğunu gördüm. Aslında mizacım, yazarlık gereği, Yıkık Kentli Kadınlar’a kadar kitaplardan öğrenileceklerin yeterli olabileceğine inanmaya yatkındı. Hayır, bu yeterli değil. İnsanlara dokunmak da gerekiyor; insanların iç dünya sını görebilmek, sezebilmek, empati yapabilmek… İnsanlarla masaya oturmanız, onlarla çay içmeniz lazım. Bu hissiyatı duyduktan sonra içinizde yazmaktan kaynaklanan farklı, elitist perspektif eriyip gidiyor. Kaleminizle baş başa kalıyorsunuz. Bu korkunç bir an ama aynı za manda cesaretle yüzleştiğiniz bir an Anlattığım kadınlar çok farklı cephelerden kâğıda yansırlar ama te meldeki paydayı da fısıldarlar bize: bizimki gibi bir ülkede kadın olmak, insan olmak, hangi sınıftan olursa olsun omuzlarımızdaki yükler... Bir diğer yandan bakıldığında kadın fikri bu toplumu bire bir yansıtabilen bir şey. Toplumun zayıf halkaları dediğimiz o halka; kadınlar, siz gençler, yaşlılar hep ötekileştirmeye açık olan gruplardan oluşuyor. Oraya gittiğiniz zaman toplumu da buluyorsunuz, çepere itilmiş olanlara baktığınızda merkezinde ne olduğunu görüyorsunuz. Merkezin kokuşmuşluğunu, ne kadar riyakâr olduğunu görüyorsu nuz. Belli pratikleri sizin üzerinize nasıl yüklediğini görüyorsunuz. Sistem önce merkezi değil, dış kenarları belirler. Merkez de o dış ke narlardan kendini doyurur. Bunu gördükten sonra her neyi anlatacak olursam olayım yazabildiğimi düşünüyorum. Bu, çocuklara yönelik eserlerde de gençlere yönelik olanlarda da geçerli.
Soru: Yıkık Kentli Kadınlar kitabınızda 99 depreminden, oradaki ka dınların annelik deneyimlerinden ve kayıplarından bahsetmiştiniz. 6 Şubat depreminin üzerinden bir yıl geçti, yine bir deprem sürecinden geçtik. Siz o döneme de hâkim olduğunuz ve oradaki kadınlarla da konuştuğunuz için bu iki süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu hikâ yeleri ortaklaştırıyor musunuz? Ya da geçen 20 sene içinde bir şeyler değişti mi?
Müge İplikçi: Van depreminde de aynı şeyi yaşadık. Oradaki verilere baktığımızda, hele 6 Şubat’a baktığımızda... Hiçbir şeyin değişmemiş olduğunu söylemek istemiyorum çünkü sizin umutsuzluğa kapılmanı zı istemiyorum. Şunu söyleyebilirim: Evet, sivil toplum kurumlarında değişiklikler olmuş olabilir. Ancak devletin hantal yapısı değişmedi. 99 depremi döneminde -gençliğin verdiği enerjiyle- gitmediğim top lantı kalmamıştır. Gölcük’te, İzmit’te; çadır kentlerde, prefabriklerde yapılan toplantılar... Orada konuşulanların “Keşke hayata geçse.” de diğimiz boyutları... Bunca konuşma nereye gitti? O hantal zihniyetin hiçbir surette değişmemiş olması bence 6 Şubat’taki kaybın bu ka dar büyük olmasının sebebidir. Bu kadar mı bellek yoksunuyuz biz? Toplumsal olayların unutturulmasının, medya aracılığıyla veya türlü manipülasyonlarla topluma bir nevi hafıza kaybı yaşattırılmasının yansıması olarak görüyorum.
Soru: Yazma yolculuğunuz nasıl başladı? Ne zaman bir şeyler yazma ya başladınız, sizin için bu yolculuk nasıl şekillendi? Müge İplikçi: Sizin yaşınızdan çok daha küçükken başladı. Ama o zamanlar utanç metinleri şeklinde adlandırabileceğim, çok uydu ruk şeyler yazıyordum. Şimdi baktığımda neden böyle olduğunu anlamlandırabiliyorum. Bizim toplumumuzda, genç birinin analitik düşünmesinin önüne engeller konuluyor. Elinizden, avucunuzdan diğer her şey alınmış; size okulda, ailede, toplumda belli kalıpları öğretiyorlar. Böylece, o saçmalamalarımı da bağrıma basmayı öğren dim. Ayrıca ben, ortaokul çağlarımda hukukçu olacağım diye debele nirken “Hayır, senin alanın hukuk değil, edebiyat.” diyen muhteşem bir hocaya rastladım ve bu en büyük şansımdır. Uzun yıllar eğitimcilik yaptığım için eğitimi eleştirirken onun olmazsa olmaz noktalarının al tını ısrarla çizmekten yanayım. Her şey eğitimle netleşiyor, çocuklar kendine orada bir yol çiziyor. Eğer burada benim denk geldiğim gibi biriyle denk gelirseniz bir şeyler olabiliyor. Benim için başka bir şans da müfredatta iyi yazarlar okuduktan sonra bunları tartışabildiğim bir ekiple liseyi bitirmemdi.
Soru: Bazı kitaplarınızı, içindeki öyküleri birbirine bağlayarak yazı yorsunuz; bu öyküler birbirini tamamlıyor ve takip ediyor. Roman larınızın bölümleri de küçük öykülerden oluşuyor. Sizin için bunların arasında nasıl bir fark var? Bir olayın, durumun, konunun öykü ya da roman olacağına nasıl karar veriyorsunuz?
Müge İplikçi: Latife Tekin şöyle söylemişti: “Çağımızın edebiyatı artık her şeyi içinde barındıran bir edebiyattır.” Bir roman yazmaya oturdu ğunuzda bu romanın içinde küçük öyküler de röportajlar da şiirler de vardır gibi düşünebiliriz. Benim yaklaşımım da şu: Son yazdığım öykü kitaplarında da olduğu gibi, kitabı öyküler şeklinde yazıyorum fakat bu öyküler bir ucundan öbür öyküye bağlanıyor. Okuru sürekli olarak uyanık tutma olarak düşünebiliriz. Bunu romanlarımda da yapıyorum. Öykülerin romanlardan farkı daha belirgin karakterlere yer vermem. Onların hikâyelerini de hayatlarının farklı yerlerinden aldığım küçük anekdotlarla anlatmaya çalışıyorum. Bence biz de kırık kırık, parçalan mış hayatlar yaşıyoruz. Bende de bunu yansıtma çabası var. Mesela Kül ve Yel6 adlı romanımı çok zor yazdım. Alzaymırlı bir ka dının bakış açısından ve beyninin içinden geçerek yazdım. Bu, teknik olarak romanda kopukluğa yol açtı. Şimdiki zaman konusunda kadın çok farklı bir yerde ama geçmişini çok iyi hatırlıyor. Geçmişini böy le hatırlarken de yaralarından inanılmaz derecede besleniyor. O ya raları tamir etmek yerine, yaralardan sürekli bir mağduriyet üretiyor. O mağduriyet de -benim cephemden bakıldığında- bölük pörçük bir anlatı olarak romana yansıyor. Oradaki o kopukluk, şimdiki zaman daki bellek zaafı ama geçmişe takıntılı olma fikri; üç aşağı beş yukarı toplumumuzun profilini de bizlere veriyor. Topluma bakıldığında o bellek zafiyetini çok önemsiyorum. Toplum olarak geçmişimizi unu tuyoruz ve onunla yüzleşmediğimiz için aynı hatalara düşüyoruz. Çünkü neticede yaşadığımız gerçek bu: Yüzleşme. Bu sürekli olarak dillerimizde fakat gerçek hayatta ne kadar çok yüzleşme yaşıyoruz? Toplumsal olarak ve daha da önemlisi kişisel olarak işliyor mu? Bir yandan da “Bundan çok satan bir kitap çıkmaz kardeşim!” diye düşünüyorsun. Çünkü çok satan romanlarda hâlâ başlangıç, ge lişme ve son isteniyor. Okur bu akışı görerek rahatlamak istiyor, okuduğuyla rahatsız olmak istemiyor; haklıdır. Öbür türlü sürekli olarak romanın bir yerinden bir şey giriyor, öbür yerinden başka bir şey. Roman, okurken aklı daha beter karıştırıyor.
Soru: Size Kül ve Yel adlı romanınızla ilgili bir şey sormak istiyo rum. Başka öykülerinizde de hasta kadınları anlatıyorsunuz. Me sela Sil Baştan7 adlı romanınızda temizlik hastası bir kadın vardı. Bahsettiğiniz gibi Kül ve Yel’de de alzaymırlı bir kadın var. Biz kendi aramızda bunu kadının toplumda yer bulamayışı, toplumdan soyut lanması şeklinde değerlendirdik. Bu gözlemimize katılır mısınız?
Müge İplikçi: Katılmamak mümkün değil tabii. Kül ve Yel’deki kadın, Dersim gerçeğini yaşamış bir kadın. Sil Baştan’daki kadın ise Anka ra’daki gar patlamasına bir biçimde denk geliyor ve oradan birtakım şeyleri anlıyor. Anladıktan sonra bambaşka bir yola gider mi gitmez mi onu da okura bıraktım. “Yer bulamayış” az önce söylediğim bir noktaya temas ediyor: Kadın zaten merkezin içinde değil ki yer bul sun. Orada olmasına izin verilmiyor ki “Çekilin bakayım, ben geldim.” desin. “Sen orada olmayacaksın, senin yerin kenardır.” denmiş ona. Onun için merkezde yer arama fikri bir halüsinasyon. Ben bu durumu anlatmaya çalışıyorum. Buna rağmen dibine kadar umutluyum. Çünkü az önce de dediğim gibi: Kenarda olduğumuzu fark edersek yeni merkezler yaratarak de ğil, yeni alanlar açarak ilerleyebiliriz. Üzerimizden atamadığımız mer keziyetçiliği atabilmemiz ve ezberleri bozabilmemiz için bu gerekiyor. O yüzden kadınları ve “zincirin zayıf halkaları”nı çok önemsiyorum. Çünkü merkezde oturan niçin rahatını bozsun ki? Kural koyuyor, yasa koyuyor, yasayı kaldırıyor, yeniden yasalar yaratıyor ve buna da “yeni bir dünya düzeni” diyor. Her şey aynı, niye canını sıksın ki? Canı sı kılması gereken bizleriz, kenardakiler. O yüzden de oraya çok umut bağlamış durumdayım.
Soru: Yazarlığınız boyunca yazım tekniğinizin nasıl şekillendiğine dair bir soru sormak istiyorum. Ben Kafdağı8 romanınızı okudum. Sık sık geriye dönüş (flashback) tekniğini kullanıyorsunuz. Sizce bu kul lanım hikâye anlatırken nasıl bir etki yaratıyor ve nasıl işlevleniyor?
Müge İplikçi: O kitapta Ortadoğulu bir kadın var ama bambaşka bir kutuptan yazmaya çalışmıştım. Bush döneminin ABD’de Müslü man bir kadına uyguladığı zulümden bahsediyorum orada. Aslında oradaki geriye dönüş de farklıdır çünkü kadının işkence yüzünden hatırlayabildiği bir şey yok. Oradaki geçmişe dönüş aslında bir sığı nış, tıpkı Kül ve Yel’deki alzaymırlı kadının geçmişe sığınışı gibi. Ora da geçmişten medet umma fikri yatıyor. “Ama siz kitapların yazarı olarak bunu doğru buluyor musunuz?” diye sorarsanız doğru yanlış bulmak benim haddim değil, ben sadece yazıyorum. Ama bu romanı kurgulayan kişi olarak şunu söyleyebilirim: Geçmiş baş etmemizi sağ lar ama iyileştirmez.
Soru: Zaman zaman sosyal medyada, yayıncılık sektöründe kadınlara uygulanan ayrımcılığa dair haberler görüyoruz. Siz bu sektöre girdiği nizde sektör nasıldı, nasıl yol katetti?
Müge İplikçi: Sektörün iyi yol katettiğinin kanıtı bu odada gördüğü nüz kitaplar. Çok kaliteli kitaplar, dilimize kazandırılmış olan inanıl maz bir külliyat var burada. Bu külliyatı sizinle buluşturdukları için hepsiyle gurur duyduğumu söyleyebilirim. Ama bir diğer yandan sö zünü ettiğiniz o ayrımcılığın hâlâ devam ettiğine dair ipuçları var, du yuyoruz. Buna rağmen 80’li, 90’lı yıllara göre gelişme var çünkü artık sektörde kadınlar var. Kadınlar sektörde yer almaya başladılar ve belki de buradaki kitapların yayımlanmasının arka planındakiler de onlar. Mesela Aksu Bora’nın çevirileri... Kendisi bu anlamda inanılmaz bir bilgi kaynağı. Dolayısıyla sektörde olan kadınlarla inanılmaz bir ağ örülüyor. Sizlerin yakın gelecekteki varlığı o yüzden çok önemli. Siz, o gerçeği görüp onun çerçevesinde hareket edebilecek ve tehlikeyi gör düğünüz zaman yer değiştirebilecek hareketliliğe sahip beyinlersiniz. Bu sektör o sayede değişir.
Soru: Sektördeki kadın yazarlar olarak hâlihazırda kurduğunuz nasıl dayanışma ağları var? Özellikle yayıncılık alanında aranızda nasıl bir iletişim var? Neler yapıyorsunuz?
Müge İplikçi: Mikroscope diye çevrimiçi bir dergimiz var. Bu dergide kadınlardan oluşan bir yapı kurduk. Orada kurduğumuz ağ hiyerarşik değil. Ben genel yayın yönetmeniyim ama elimizden geldiğince sözünü ettiğim merkezî otoriter yapıyı kurmamaya ve herkesin kendini iyi his sedebileceği bir alanda çalışmasına çaba gösteriyoruz. Kadın, kadının destekçisi olmak durumunda; birbirimize köstek olmamamız gerek. O merkezi nasıl ele geçirebileceğimiz kritik olan soru değil. Önemli olan, kendi yarattığımız o alanları nasıl daha geniş bir alana yayabileceğimiz, gerçekten yetenekli olan insanları oraya nasıl çağırabileceğimiz ve bir likte nasıl yürüyebileceğimiz. Birbirimize çelme takarak yürüyemeyiz, çelme takmak çok öğrenilmiş bir tavır. Kendi içimizdeki o gerçek kadın sesini, dünyanın da ihtiyacı olan ve yeryüzüne ışık tutacak o sesi nasıl bulabiliriz? Kadın erkek fark etmeksizin hepimizin içinde var, Jung9 da bunu söylüyor. O ses erkeklerin içinde de var ama erkekler, merkezi yetleştirme eğiliminden dolayı merkezde kalıyorlar. Biz kadınlar olarak içimizde duran o güçlü sesi çıkartmak ve dünyayı daha yaşanılır bir yer olarak yeniden üretmek durumundayız. Bu anlamda yayıncılığa dönecek olursak bunu yapmaktan başka çare miz yok. Her tarafımızda savaş, her tarafımızda kin, her gün üretilen inanılmaz bir kapan, kendimizi ifade edemeyişimizin normalleşmesi... Oysaki buradan yürüyebileceğimiz inanılmaz bir alan var. Kitapla rın bize sunabileceği müthiş dünyalar var. Bu dünyayı daha yaşanılır kılabileceğimiz bir ütopya var. Ama artık 16. yüzyıldaki Thomas Moore Utopia’sından10 daha farklı bir ütopyaya ihtiyacımız var.
Soru: Yazarlık süreciniz boyunca okuduğunuz ve size ilham olan ya zarlar var mı? Şu anda güncel olarak okuduğunuz ya da takip ettiğiniz yazarlar kimler?
Müge İplikçi: O yazarlara ben hep akrabam gözüyle bakarım. 40 yıllık arkadaşımı görmüş gibi oluyorum. Sibel Irzık’la Jale Parla’nın kitaplarını gördüğümde onların kendisini görmüş gibi oluyorum. Benim için bir başucu kitabı olan, sizlerin yaşındayken okulumda okuduğum Virginia Woolf’tan Mrs. Dolloway11 beni çok etkilemişti. “Ya bu kadın ne diyor?” demiştim kendi kendime. Yüreğime dokunan bir şey vardı fakat anlamıyordum ki. Tomris Uyar çevirisiyle okumuştum, o zaman kadının ne dediğini İngilizceden anlayamıyordum. Bilinç akışı tekniğinin Türkçesini de anlayamamıştım o zaman. Ama inatla da okuyordum çünkü kalbime söylediği bir şey vardı. Hâlâ hissediyorum. Onun dışında Bilgi Üniversitesi’nde yıllarca Pınar Kür’le çalıştım. Kendisinin bana kattıkları çok kıymetlidir. Oğuz Atay genel geçer yapıyı bozma sı anlamında çok önemlidir. Bizim birtakım şeyleri bozmaya ihtiyacı mız var. Bunların bozulması gerekiyor ki biz bir sarsılalım. Benim için Onat Kutlar da çok kıymetlidir. Ben festivallerde, kitap fuarlarında hem kitapları gördüğümde hem de kitapların arkasında oturan yazar dostlarımı gördüğümde çok sevi niyorum. Bizim Medyascope’ta Zeytin Dalı isimli bir programımız var, oraya konuklar çağırıyoruz. Mesela Ahmet Ümit’i, Nedim Gürsel’i çağırdığımda; bir zamanlar okurları olduğum yazarların karşılarında meslektaşları olarak durduğumdaki kalp çarpıntım aynı. Bu hiç bitmi yor, iyi ki de bitmiyor. Beni genç tutan bir şey bu. Edebiyat, kitaplar, yayıncılık insanı genç tutan bir şey. Bana bir adım attıran, bir küçük nefes sunan her şeyi başımın tacı yap mayı boynumun borcu biliyorum çünkü yaşamın çoğulluğunu bana bunlar öğretti. İnsanları sevmeyi öğretti, sevginin aslında çok önemli bir şey olduğunu ve Erich Fromm12 ötesinde bir yerde durduğunu öğ retti, bu yaşta bunları söyleyebilmeyi öğretti. Yeni yayınlar konusunda da Zeytin Dalı’nı izlemenizi öneririm. Yeni yazarları ya da ilk kitaplarını çıkaran yazarları oraya çağırıyorum. Mesela Figen Alkaç’ı konuk ettim. Esra Kahya’nın Benim Rüyalarım Hep Çıkar13 isimli kitabını konuştuk. Nilgün Caner hocamızı çağırdık Ferdengeçti Çiçekleri14 kitabını konuşmak için. Bunların hepsi çok güzel buluşmalardı.
Soru: 20 yılı aşan uzun bir yazarlık deneyiminiz var. Türkiye’nin gi derek otoriterleştiği bir döneme de denk geliyor. Bu, sizin yazın haya tınızı nasıl etkiliyor? Toplumsal meselelere değindiğiniz kitaplarınızı okuduk. Sansürle karşılaşıyor musunuz ya da otosansür yapma ihtiya cı hissediyor musunuz?
Müge İplikçi: Otosansür çok içselleştirdiğimiz bir şey. Bizim ülkede bir kimlik analizi yapılsa otosansür herhalde ilk üçte çıkar. Bunu Mine Söğüt arkadaşım bir toplantıda “Bizim derdimiz sansür değil, otosansür.” diyerek söylemişti. Biz kendi içimizdeki otosansürü aşamıyoruz ki sansürü aşalım. Zaten merkezin en önemli çabası da bu. Sansürü yaygınlaştırmak değil, onun üzerinden otosansürü yaygınlaştırmak. Konuşmak derken illa meydanlara çıkıp eylem yapmaktan bahsetmi yorum. Siz kendi içinizdeki meydanlara çıkabiliyor musunuz? Kendi içinde meydanlara çıkamayan insanın herhangi bir meydana çıkması çok güçtür. Ama kendi içinizle, kendi kendinize uyguladığınız o san sürle mücadele edip bir de kazanırsanız sizden daha güzeli yoktur. Bu da kendi içinde bir ülke olmak demektir. Bunu hep önemsemiş biriyim ve özellikle kadınların bunu yapmasını çok önemsiyorum.
Soru: Cemre15 adlı romanınızda bir su imgelemi vardı, ayrıca eserleri nizde doğa imgelerini ön planda tuttuğunuzu fark ettik. Bunun biraz ekofeminizm etkisi olduğunu düşündük. Bilinçli bir tercih miydi yok sa bu imgelerin hikâyenin içinde başka anlamları var mı?
Müge İplikçi: Kesinlikle ekofeminizm. Hatta Cemre o dönemlerde Ra dikal Kitap’ta kapak olmuştu. Sevgili Hande Öğüt Cemre’yi satır satır ekofeminizm üzerinden tartışıyordu. Kullandığım su imgesi de Bache lard’dan16 yola çıkarak kullandığım bir teknikti. Su sürekli olarak gezi nir o novella’da17. Bütün hikâyelerde gezinir ve yağmur yağar. Temizlik ya da akış fikrini vermek için kullandığım bir imgeydi.
Soru: Yazmak isteyen ama ne hakkında ve nasıl yazacağını bilmeyen lere tavsiyeleriniz nelerdir?
Müge İplikçi: Okuyacaksınız. Çok iyi ve gerçek bir okur olun. Ger çek bir okur olmak da bir kitabı önce çocukken daha sonra gençken okumak, hele ki iyi bir kitapsa hayatın devamında da onun okuru olmak anlamına gelir benim için. Mesela Hamlet18 benim için öyle bir kitaptır. Dönüp dolaşır okurum, ondan bir sürü şey öğrenirim, bun dan yılmam. Has bir okur olmak çok önemli bir şey. Yazmak zaten gelecekse gelir. Bir dil öğrenmek gibi, o dili duya duya konuşup ya zarsınız. Bu noktada genç arkadaşlara acele etmemelerini öneririm. Ya da benim yaptığım gibi yazsınlar sonra da alay konusu olsunlar, hiç sıkıntı değil. Ancak içinizdeki yanardağın lavlarını bir biçimde hisset meniz ve hissettirmeniz gerekiyor. Tabii ki yazın ama niye olmuyor diye kendinizi suçlamayın. Bu kadar büyük bir teknolojik bombardı man varken onların arasından sıyrılıp çok iyi edebi metinler yaratmak için bir parça zamana ihtiyacınız var. Ve aslında edebiyat, bu hızlı dön güyü yavaşlatan en önemli araçtır.
Soru: Mikroscope’tan sıkça bahsettiniz, 3 yıldır düzenli olarak yayın çı karıyorsunuz. Biraz içeriklerden bahseder misiniz? Tema belirlediği nizi ve ona dair yazılar olduğunu söylediniz. Aynı zamanda basılı bir mecra da değil. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Nasıl bir değişim var, nelere adapte olmak gerekiyor? Yazmanızı etkiliyor mu?
Müge İplikçi: Ağaçları öldürmüyoruz diye düşünüyoruz. “Teknoloji yi nasıl kullanabiliriz? Popüler kültürü insanları dönüştürmek için na sıl kullanabiliriz?” gibi sorularla bu alana girdim. Teknoloji onu ken dimiz yönlendirebildiğimizde inanılmaz kapılar açacak bir alan. Ama teknolojinin kölesi olduğumuzda iş bitiyor. Biz Mikroscope’ta biraz onu kendimize yakın bir yerde tutmayı öğrendik. Varlık benim çok saygı duyduğum bir dergidir ama onun yaşadığı zorlukları yaşamıyoruz. Dağıtımla uğraşmıyoruz, kâğıt parası vermiyoruz. Bu işleri çok kolay laştıran bir şey. Kaldı ki bir şey yanlış mı yazıldı, bir fotoğraf yanlış mı girildi; onu anında düzeltme şansımız var. Biz her daim -editörlerimiz le çalışırken, kadromuzla çalışırken- oradaki yanlışı anında düzeltmek ve yapabileceğimizin en iyisini yapmak noktasında buluşuyoruz. Mü kemmeliyetçi değiliz, böyle bir takıntımız yok. Temalarımız oluyor, o temalar çerçevesinde ben “Mercek” bölümünü yazıyorum. O bölümde gelecek sayılarımızda hangi temanın olacağını söylüyoruz ve sizden yazı bekliyoruz, diyoruz. Yazıları da belli bir hakem topluluğu okuyor diyebilirim. Arkada çok ciddi bir emek var. Kadromuzla birlikte bu işi gurur duyarak yapıyoruz.
Soru: Hâlihazırda üzerinde çalıştığınız yeni bir eser var mı?
Müge İplikçi: Her zaman vardır. Siz fırıncıya gidip “Yarın ekmek çı karacak mısınız?” diye soruyor musunuz? Benim işim bu. İstediğim şeyleri, istediğim şekilde yazamadığım zamanlar da oldu. Ama yazı yazmak istiyorsanız klavyeyle de kalemle de iyi ve makul bir ilişki kurmanız gerekiyor. Günün iki ya da üç saatini ona vermeniz gere kiyor. Bakın, kadınlar dağınıktır çünkü çok fazla iş yapmak duru mundadırlar. Ama yazı, düzeni ve disiplini talep eder. Üç saat yazının başında oturacaksın. Hiçbir şey yapmasan da oturacaksın. Kâğıt size bakar, siz ona bakarsınız. Olsun! Yazmak böyle bir şey. Edebiyat bir matematik işidir. Bizde matematikte başarısız gördüğümüz kişileri başka bölümlere yollama vardır. “Sen edebiyat bölümüne git!” deriz. Ne cüretle! Edebiyatın, sanatın ya da yaşamın kendi içinde nasıl bir matematiği olduğunu nasıl atlayabilirsiniz ki? Yaşamın her tarafında bir matematik var.
BÜKAK: Çok teşekkür ederiz
1 Müge İplikçi, Perende, İstanbul: Metis Yayınları, 1998.
2 Müge İplikçi, Ah Be Melek, İstanbul: Doğan Kitap, 2023.
3 Ursula K. Le Guin, Yerdeniz Öyküleri, Çiğdem Erkal İpek (çev.), İstanbul: Metis Yayınları, 2001.
4 Müge İplikçi, Yıkık Kentli Kadınlar, İstanbul: Metis Yayınları, 2002.
5 Hannah Arendt’in teorisinde emek, çalışma ve aksiyonu imleyen terimdir. Antik çağda filozoflar, insan aktivitelerini vita activa ve vita contemplativa olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Vita activa, hayatta kalmak için gerekli aksiyonları imlerken vita contemplativa daha çok düşünmeyi imlemektedir. Antik filozoflara göre vita contemplativa, vita activa’ya daha üstündür. Hannah Arendt ise bu iki aksiyon arasında bir hiyerarşi kurmamayı tercih etmiştir.
6 Müge İplikçi, Kül ve Yel, İstanbul: Alkım Yayınevi, 2004.
7 Müge İplikçi, Sil Baştan, İstanbul: Can Yayınları, 2019
8 Müge İplikçi, Kafdağı, İstanbul: Everest Yayınları, 2008
9 Carl Gustav Jung, İsviçreli psikiyatr. Analitik psikolojinin kurucusudur. Jung, erkek kişiliğinin kadınsı yönlerini “anima” ile kadın dişiliğinin erkeksi yönlerini ise “animus” arketipi ile açıklamıştır.
10 Thomas Moore, Utopia, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2006.
11 Virginia Woolf, Mrs. Dalloway, İstanbul: İletişim Yayınları, 2004.
12 Erich Fromm Amerikalı ünlü bir psikanalist, sosyolog ve filozoftur. Özellikle insanın varoluşsal sorunları, sevgi, özgürlük ve toplumla ilişkisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır. Fromm’a göre sevgi, doğuştan gelen bir yetenek değil; öğrenilmesi ve geliştirilmesi gereken bir sanattır.
13 Esra Kahya, Benim Rüyalarım Hep Çıkar, İstanbul: İletişim Yayınları, 2023.
14 Nilgün Caner ve Simel Parlak, Ferdengeçti Çiçekleri, Pinhan Yayıncılık, 2023
15 Müge İplikçi, Cemre, İstanbul: Everest Yayınları, 2008.
16 Gaston Bachelard bir Fransız filozoftur. Su ve Düşler adlı kitabında hayatın merkezine temel olarak suyu yerleştirir. Suyun var olan bütün maddelerin var oluşuna katkı sağlayan çok güçlü bir etmen olduğunu ifade eder. Ayrıca suyun hayata sonsuz bir gelişim sağladığını ve hayata süreklilik verdiğini belirtir.
17 Öyküden uzun, romandan kısa bir edebi türdür. Öyküye kıyasla olay örgüsünü ve karakterleri daha ayrıntılı işlemektedir.
18 William Shakespeare, Hamlet, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2008.
