Skip to main content

Siyasetin “Süper Kadın”ı Behice Boran

Zeynep Kurt
Kürsülerde, radyolarda halkla konuşan bir ses gibi hayal ediyoruz Behice Boran’ı, belki sonraları başkanı olacağı Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile anıyoruz. Mecliste tek başına yaptığı muhalefeti, sonrasında partisi içinde değiştirdiği rüzgârı, yasal bir partinin başkanlığını yapan ilk kadın oluşunu hatırlıyoruz. Oysa onunkisi bütün bunlarla beraber adım adım dokunmuş Bir Uzun Yürüyüş 1.

Behice Boran, 1910 yılında, adeta hayatını şekillendirecek o dönüm noktasına selam verir gibi 1 Mayıs’ta hayata gözlerini açıyor. Öte yandan kendisi, bu rastlantının nüfus kayıtlarındaki bir yanlışlık olduğunu çünkü annesinin ona kasım doğumlu olduğunu söylediğini de belirtiyor. Annesi de babası da Çarlık Rusya’sından göçmüş, Tatar kökenli ailelerden geliyor. Behice Boran, Bursa’da üç çocuklu, ticaretle uğraşan bir ailede büyüyor, sonra ailecek İstanbul’a taşınıyorlar. Burada bir Fransız okuluna, okul Cumhuriyetin ilanıyla kapatılınca da bugün Robert Kolej olarak bildiğimiz Amerikan Kız Koleji’ne gidiyor. Behice Boran’ın çocukluğuna bakarken fark ettiği bir şey var: Dinlediği manzumelerden, türkülerden, günün politik iklimi ve deneyimlerinden bir hayli etkilenmiş yani hayatını üstüne kurduğu politik görüşünün tohumları aslında o günlerde yeşermeye başlıyor. Gazete okuyan, gündemden haberdar olan ve ilgili bir ailede büyüdüğünü, bu ortamın da onu geliştirdiğini belirtmesine rağmen onun için dönüm noktası, yıllar sonra Marksizm’le tanışmasına denk düşüyor. Günün yaygın pratiği olan kolej sonrası hemen Amerika’ya gitme planının aksine lisans eğitimini Türkiye’de tamamlamayı tercih ediyor. Ülkesinde gözlemlediği fırsat eşitsizliğinin telafi edilmesine dair sorumlu hissettiğinden ve bu bağlamda kendini toplumuna borçlu gördüğünden sosyoloji ve pedagoji dersleri almaya yoğunlaşıyor ve o dönem felsefe kürsüsünün altında bir alan olan sosyolojiyle İstanbul Üniversitesi’ndeki yıllarında haşır neşir oluyor. En başından beri düşüncelerinde yer edinen ana durumu yani “Türkiye’nin muasır medeniyete” ulaşması sorununu, aldığı eğitim aracılığıyla anlayabileceğini ve bu sayede Türkiye’nin gelişimi, kalkınması için bir yol çizebileceğini düşünüyor. Buradan mezun olup bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra hocalarının referansıyla burs alıp sosyoloji okumak üzere Michigan Üniversitesi’ne gidiyor. Anılarında Behice Boran, uzun süre boyunca, farklı onlarca sosyoloğu okuduğunu, yoğun araştırmalar yaparken kendini derin bir boşlukta bulduğunu anlatıyor. Farklı düşünce okullarının birbiriyle çelişen bakışları, tespitlerin bütüncül bir yanıt sağlamaması ve sorunlara sınırlı perspektiflerden bakılması onu hayal kırıklığına uğratıyor, aradığı cevabı bulamadığını hissediyor. Böylesi bir süreçten geçerken sınıf arkadaşlarıyla yaptığı bir sohbette tanıyor Marx’ı. Ona göre bu bir tesadüf değil, er ya da geç tanışacağı ve benimseyeceği ideolojisiyle ilk denk gelişi sadece. Hemen sonrasında teoriyi kavramak ve anlamak amacıyla bir inceleme yazıyor. Burada ekonomik determinizmi değil ekonomik yapıyla üst yapı arasındaki ilişkiyi açıkladığını anlatıyor. Bu bugün de Marksizm üzerine sıkça tartışılan bir konu. Behice Boran burada Marksizmin her şeyi ekonomik koşullara bağlamadığını ve olaylara başka boyutlardan da baktığını yani ekonomik deterministik olmadığını söylüyor. Öte yandan ekonomik koşulların ve sınıfın diğer her şeyi de derinlemesine etkileyen bir yerde konumlandığını belirtiyor. Bu tanışıklık sonrası doktora tezini sınıflar arası akışkanlık konusunda yazıyor. Araba fabrikalarında araştırmalar yapıyor sonrasında da nicel bir çalışma ile Amerika’da otuz yıllık süreler içinde sınıfsal grupların yaşam tarzları, gelirleri gibi konularda değişim yaşayıp yaşamadıklarını inceliyor. Bu tezleri sonucu elde ettiği bulguların onu Marksizm’e bütünüyle ikna ettiğini görüyoruz. Amerika’nın, döneminde popüler olan sloganı “Her doğan çocuk, devlet başkanlığına adaydır.” sözünü sınadığını ve yaşamın sınıfsallığını birinci elden gözlemlemiş olduğunu anlatıyor ve böylece düşünsel rotasını çizmiş bulunuyor.

Türkiye’ye dönüş
1938’de Türkiye’ye döndüğünde, artık Behice Boran’ın gündemine Türkiye’nin sorunlarına yönelik geliştirdiği Marksist bakışın pratikte nasıl uygulanabileceği sorusu geliyor. Öte yandan İkinci Dünya Savaşı arifesinde bütün dünyada yükselen faşizmin, Nazizm’in ayak sesleri Türkiye’de de işitilmeye başlanmış. Türkiye’de, bürokrasinin çeşitli kademelerinde kendini “Turancı” ya da “Anadolucu” olarak tanımlayan kadrolar2 büyümeye başlıyor. Solculuk ve komünizm, Sovyet propagandası yapmak anlamına geliyor ve cezalandırılıyor. Buna rağmen Hasan Ali Yücel’in Eğitim Bakanlığı devam ederken hâlü üniversitelerde farklı görüşlerin dile getirilebildiği bir ortam var. Behice Boran o dönemde Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesine (DTCF) Sosyoloji Doçenti olarak atanıyor. Tarihe “Dil-Tarih Olayları”3 olarak düşmüş bu sürecin başlangıcı, Behice Boran’ın Pertev Boratav, Niyazi Berkes gibi arkadaşlarıyla çıkardıkları Yurt ve Dünya dergisine ve sonrasında Behice Boran’ın başkanlığa getirildiği Barışseverler Cemiyeti’nin kurulduğu döneme denk geliyor. Barışseverler Cemiyeti, Türkiye’nin NATO’ya girişiyle beraber Kore’ye asker göndermesini eleştiren bir bildiri yayımlıyor, burada hükümetin ABD’nin baskısıyla hareket ettiğini ve kararın hem dünya barışı hem de Türkiye’nin çıkarları için kabul edilemez olduğunu yazıyorlar. Bu bildirinin yayımlanması sonucu onlara dava açılıyor, Behice Boran 15 ay hapis cezası alıyor. Bu sürecin sonunda Behice Boran’ın akademik kariyeri de sona eriyor, DTCF’den ayrılıyor.

Behice Boran’ın partiye katılması ve TİP
Behice Boran; Mehmet Ali Aybar ve arkadaşlarının 1961 yılında Türkiye İşçi Partisi’ni kurmaları sonrası partinin ilgili bir destekçisi oluyor. Behice Boran, işçi sınıfının mücadelesini ana odağı hâline getirdiğinden, işçilerin burjuva partilerinden bağımsız bir şekilde örgütlenmeleri ve yasal bir parti kurmaları gerektiğine inanmakta. Öte yandan o; Barışseverler Cemiyeti Davası, yayımladığı çeşitli bildiri ve metinler sebebiyle sürekli göz önünde oluşundan da anlaşılacağı üzere kendi siyasetini üreten birisi. Bu yüzden partiye zarar vermekten çekiniyor ve üyeliğini parti inisiyatifine bırakıyor. 1961’de ilk kez gündeme gelen üyeliği, ancak 1962 yılının sonunda parti kararıyla kabul ediliyor. 1968’e kadar Mehmet Ali Aybar’la dirsek temasında olduğu mesaileri, Aybar’ın temel sorunsal olarak işçilerin hor görülmesini, toplumların özgürlüğünü ve bunların karşısında “güler yüzlü sosyalizm” ismini verdiği siyaseti koymasıyla sekteye uğruyor. Behice Boran, sorunların tamamen sınıfsal olduğu ve buradan başka gündemlere taşınmaması gerektiğini, toplumun en büyük sorununun sömürü olduğunu söylemekte ve TİP’in geçmişten beri gelen “bilimsel sosyalizm” söylemine sahip çıkmakta. Bu tartışmalar, uzun yıllar sürüyor, parti içinde ikili-üçlü yapılar oluşuyor ve bu kutuplaşan yapılar içinden Behice Boran 1971’de TİP’in genel başkanı seçiliyor.

Behice Boran, önce bir bilim insanı olarak tanımladığı eşitsizliği, bu süreçte siyasetçi kimliğiyle çözümlemeye çalışıyor, bu çelişkileri ise ideolojisi gereği sınıf siyaseti bağlamında değerlendiriyor. Dolayısıyla onun akademik çalışmalarında toplumsal cinsiyet eşitsizliğine yaptığı vurguyu,4 ürettiği siyasette göremiyoruz. Hatta kendisini siyasete kabul ettirmiş olmasını da istisnai buluyor, bu durumu şöyle anlatıyor:
Kadının ev ve annelik görevleri vardır. Politikaya atılan erkek, çocuğunun yetiştirilmesi ve evin bakımını karısına bırakır. Ama bir kadın aynı şeyi yapamaz. Benim kocam beni daima desteklemiştir...Ama bu desteğe rağmen evle ve çocuğumun dersleriyle benim meşgul olmam gerekmiştir. Ayrıca ben kendim hissetmedim ama, kadının politikada kendini kabul ettirmesinin daha zor olduğunu düşünebiliyorum.5

Darbe, Yurttan Kopuş
Behice Boran, 1938’de ülkesine döndükten sonra kimi zaman parti üyesi (TKP), kimi zaman araştırmacı akademisyen, kimi zaman da karar mercilerinde görev alan politik bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Siyasal deneyimi hem taşıdığı farklı kimlikler hem de Türkiye’nin politik iklimiyle derinleşiyor. Takvimler 1980’nin Eylül’ünü gösterdiğinde, yüksek tansiyonlu siyasetinin hemen hemen bütün aktörleri yasaklanmış, çoğu yargılanmak üzere gözaltına alınmış, kimileri de yurtdışına kaçmışken bu upuzun yürüyüşün sonu sürgüne çıkıyor. 12 Eylül darbesinin gerçekleştiği dönemde TİP’in Genel Başkanı olan Behice Boran, bir süre ev hapsinde tutuluyor sonrasında da yurtdışına çıkıyor. Hemen sonrasında 1981’de vatandaşlıktan çıkartılıyor. Partisine açılan davayı sebep göstererek Belçika’da siyasal sığınmacı statüsünde yedi yıl geçiriyor. Behice Boran, bu sürgün yıllarını “Her şeyi düşünmüştüm bu işlere girerken. Hapis yatmayı, baskıları, şunu bunu… Ama yetmiş altı yaşında, bir yabancı ülkede sürgün yaşamak hiç aklıma gelmemişti.”6 diye anlatıyor. Bu yedi yılın sonunda ülkesine bir daha hiç dönemeden 1987’de hayatını kaybediyor.

Behice Boran bütün hayatını mücadelesine adamış bir kadın olarak Türkiye siyasetinde daha önce hiç denenmemişi başardı. Kitleselleşmesi, yüksek siyaseti yönlendirmesi mümkün görünmeyen partisinin 15 milletvekilinden biri olarak mecliste sürdürdüğü muhalefetiyle ülkenin gündemini değiştirdi. Kadın kimliğiyle, bu kimliğini hiçbir zaman inkâr etmeden ataerkil bir toplum içinde “ben varım” demenin zorluklarını yaşıyordu. Ana sorunsalını “kadın sorunu” yapmamış olması, kendini feminist olarak nitelendirmemesi, günün sosyalist ajandasıyla da örtüşmekle beraber onun sırtına kamusal alanda ve özel alanda farklı yükler yüklemişti. Kamusal alanda yürüttüğü siyaseti sürdürebilmek için herhangi bir siyasetçiden, anneden ve eşten daha özverili çalışmak zorunda kalmış ve bu yönüyle “süper kadın”7 örneklerinden biri olmuştu. Yıllar sonra mücadelesine o günün koşullarıyla dönüp baktığımızda bize hâlâ ilham vermeye devam ediyor.

Turkish