Düzenleyen: Nehir Yirci
Sıla Gündoğdu
Zeynep Kurt
Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) olarak 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü etkinliklerimiz kapsamında, 28 Kasım 2024 tarihinde Şiddetin Değişen Yüzü ve Mücadele Yolları isimli bir panel yaptık. Panelimizde konuşmacı olarak Prof. Dr. Serpil Sancar şiddet iklimini ve şiddetin politik arka planını, yazar Mine Şirin şiddetle mücadele mekanizması olarak ifşayı, Avukat Selin Nakıpoğlu hukuki mücadele yöntemlerini ve Dr. Öğretim Üyesi Nurseli Yeşim Sünbüloğlu şiddeti önleyici ve dönüştürücü mekanizmaları anlattı. Panelin metnini sizlerle paylaşıyoruz.
BÜKAK: Türkiye'de son yıllarda kadın cinayetlerinin hem sayıca arttığını hem de biçim değiştirdiğini fark ediyoruz. Anıt Sayaç'taki verilere göre, her yıl öldürülen kadın sayısı 2018'den beri 400'ü aşıyor. Bu yıl da 22 Kasım günü itibarıyla 401 kadın öldürüldü. Bu cinayetlerin büyük bir çoğunluğu kadınların en yakınındaki erkekler tarafından gerçekleştiriliyor: kocaları, sevgilileri, eski sevgilileri ya da akrabaları. Ayrıca kadınlar ateşli silahlarla, kesici aletlerle; eskiye kıyasla daha vahşi yöntemlerle öldürülüyorlar. Bu cinayetler evin dışına, kamusal alanlara taşıyor. Yani kadına yönelik şiddet derinleşiyor, gündelik yaşama taşıyor.
Yıllar içinde bazı kadın cinayetlerinin toplumda infial yarattığını biliyoruz. Özgecan Aslan ve Pınar Gültekin'de olduğu gibi cinayet anının görüntülerinin sosyal medyaya yansıması gibi etkenler toplumda uyanan tepkinin nedenleri arasında sayılabilir. Bugüne geldiğimizdeyse Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner cinayetleri de benzer bir tabloya oturuyor. Burada önemli olan nokta ise kadın hareketinin derinleşen şiddet olgusunu nasıl anlamlandıracağı, buna dair nasıl bir söz üreteceği ve bunu önlemeye dönük neler yapabileceğidir.
Dünya çapında şiddetin gün geçtikçe arttığını görüyoruz. Artan silahlanma, içinde bulunduğumuz şiddet; farklı bölgelerde devam eden sıcak çatışşmalar, savaşlar ve soykırımlar şiddet iklimini körüklüyor. Birleşmiş Milletlerin paylaştığı verilere göre dünya çapında her gün ortalama 140 kadın öldürülüyor, her üç kadından biri fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalıyor. Hiçbir ülke, şehir ya da alan; bu şiddet ikliminden azade değil. Birçok ülkede sağ hükümetlerin kurulmasıyla birlikte de cinsiyetçi söylem ve politikalardaki artışı gözlemleyebiliyoruz. Bunun yanı sıra derinleşen ekonomik krizler ve yoksullaşmayla birlikte ailenin geçimini sağlayamayan, kendilerinden beklenen "erkeklik" rollerini gerçekleştiremeyen erkekler; kadınları yaşadıkları problemlerin sorumlusu olarak görmeye başlıyor. Yoksulluğu derinden yaşayan, geleceğe dair büyük bir umutsuzluk ve belirsizlik içinde olan ve bu şiddet ikliminde büyüyen erkeklerin gittikçe daha genç yaşlarda faillere dönüştüklerini görüyoruz. Bu da önümüzde araştırılması gereken önemli bir konu olarak duruyor.
Bütün bunların yanında, cinayetlere ve şiddete karşı mücadele yürütmeye veya bu şiddet sarmalından çıkmaya çalışanların karşısında birçok engel bulunuyor. Türkiye'nin 2021 yılında İstanbul Szöleşmesi'nden çekilmesi, şiddete karşı yasal mücadelede önemli düzenlemelere sahip uluslararası bir sözleşmenin kaybı anlamına geldi. Bunun yanında, hâlihazırda şiddete karşı önleyici olabilecek kanunların düzgün işletilmediği, kadınların faillerden korunamadığı vakaları görüyoruz. Üstelik 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun tartışmaya açılıyor, kadınların bu kazanımı da geri alınmaya çalışılıyor. Cezasızlık kültürü de şiddeti besliyor. Yetersiz cezalarla ya da hiçbir cezayla karşılaşmayan failler, şiddeti tekrarlamaya cesaret buluyor. Şiddetle ilgili davalar uzun sürelerde görülüyor, uzaklaştırma kararları birçok durumda etkisiz kalıyor. Hukuki yollardan cevap bulamayan veya sonuç alamayanları gören kadınlar, gittikçe kanunlara ve uygulayıcılarına karşı güvenlerini kaybediyor. Bunun yanında, yasa ile ilgili bilgiye ulaşmak da önemli bir noktayı oluşturuyor. Bir yandan şiddetle mücadele için hukuki dayanaklar sunan kanunlarla ilgili kamuoyunun yeterince bilgilendirilmemesi, diğer yandan bu kanunlara karşı yürütülen dezenformasyon kampanyaları yüzünden kadınlar doğru bilgiye ulaşamıyor. Bilgiye erişmiş olsalar bile hukuki mekanizmalara erişimlerinin zor olduğu durumlar mevcut. Bütün bunlarla birlikte kadınlar, şiddetle baş edebilmek için yasal yollar haricinde başka yöntem arayışlarına gidiyorlar. Bu noktada öne çıkan yöntemlerden biriyse ifşa. Son dönemlerde ifşanın daha sık tercih edildiğini görüyoruz. Ancak ifşa yöntemi, bu yöntemle suçun toplumsallığına işaret edilip edilmediğine ya da ifşanın beklentisinin ne olduğuna dair tartışmalar yaratabiliyor.
Şiddete karşı mücadelede hukuki yolları zorlamak, önleyici ve koruyucu yasaları talep etmek önemli bir noktada duruyor. Hâlihazırda 6284 sayılı kanunda birçok önleyici düzenleme bulunuyor ve bizim de bu düzenlemelerin etkin bir şekilde uygulanmasını talep etmemiz gerekiyor. Yasalar ve hukuk denince akla ceza sistemi geliyor ama kanunlar şiddeti önleyici bir işleve de sahip. Suçun sadece ceza üzerinden değil potansiyel suçları önlemek üzerinden de tartışılması gerekiyor.
Şiddete karşı mücadelede diğer bir alanı dönüştürücü mekanizmalar oluşturuyor. İçinde bulunduğumuz şiddet ikliminde şiddetin gündelikleşmesi, şiddeti içselleştirme tehlikesini barındırıyor. Şiddet gittikçe daha fazla erkeği faillere dönüştürüyor. Bunun önüne geçebilmek için yeni, şiddetsiz bir erkeklik tanımına; eril şiddeti dönüştüren, toplumda cinsiyetler arası güç ilişkilerini beslemeyen, ataerkil olmayan bir erkeklik kültürüne; şiddet faillerinin de dönüştürücü mekanizmalar sayesinde şiddeti reddeden erkekler olarak topluma geri dönmelerine ihtiyacımız var.
Gün geçtikçe bizi daha çok sarmalayan şiddetten ve onu içselleştirme tehlikesinden kaçınabilmenin yolu, eril şiddetin ne olduğunu görebilmekten ve onunla nasıl mücadele edebileceğimizi öğrenmekten geçiyor. Bu panelde kadınlar olarak şiddeti konuşmak ve tartışmak için bir araya geldik. Önümüzdeki bu karamsar tabloyla mücadele etmemiz gerektiğinin farkındayız. Şiddetin her türüne karşı çözüm yollarını bulabilmek için dayanışma ağları kuracak, şiddeti gündemimizden düşürmeyerek tartışmaya devam edeceğiz.
Şiddet İklimi ve Şiddetin Politik Arka Planı
Serpil Sancar: Ben size bazı provokatif sorular sorarak ya da provokatif konulara ışık tutarak bir çerçeve sunmak istiyorum. Modern bir toplumda şiddet, meşru şiddet nasıl örgütleniyor? Şiddet meşru olmaktan ne zaman çıkar?
Bugün yaşadığımız modern toplumlarda şiddetin farklı katmanlarda ve formlarda ortaya çıktığını görüyoruz. Bunlardan en belirgin olanı, sıradan insanlara çok normal gelen, gerekli ve kaçınılmaz görülen, devlet tarafından uygulanan şiddet. Buna meşru şiddet de diyebiliriz: devletin egemenlik yetkisini kullanarak yasaları zorlama yetkisi. Daha doğrusu, rıza üretmeyi başaramayan ya da sınırlı düzeyde rıza üreten bir yönetimin zor kullanarak kendini kabul ettirmeye çalışması. İktidar rızanın üretilmesidir yani yönetilenlerin rızasının elde edilmesidir. Rıza nasıl üretilir? Rızanın temel kurucusu şiddettir, zordur. Öte yandan bu zorun görünmez, kısmi, geçici olması istenir. Dolayısıyla devlet, egemenlik hakkını kullanırken yasayı zorlamak için şiddet kullanma tekeline sahiptir. Bu şiddet, hukuken ve siyaseten meşru bir şiddettir. Kamu düzeni böyle sağlanır. Bu, iktidarın kurucu pratiğidir. İktidar, rıza ile şiddetin ya da zorun bir kombinasyonudur. Burada devletin egemenliği de tek taraflı bir buyurma gücünü tanımlar. Bu mekanizmayı nasıl denetleyebiliriz? Modern devletin demokratik denetimiyle. Her şiddetin meşru olması için bir dengeleme mekanizması olması gerekir. Devlet adına şiddeti kullanma yetkisine kimler sahiptir? Bunun için disipline edilmiş şiddet, ordu ve polis aracılığıyla birtakım uygulayıcılara öğretilir. Bunlar modern toplumların, devletin temel kurumlarıdır, güvenlik kurumlarıdır. Neden polis ve ordunun şiddet uygulamak için eğittiği bireyler erkektir?
Bu tartışmayı bir tarafa bırakalım. Eğer devletin şiddet kurumlarının uygulayıcıları erkeklerse erkekler disipline edilmiş bir biçimde şiddeti öğreniyorlar ve gerektiğinde belli yasalar çerçevesinde kullanıyorlar, yönetime rıza üretmeye çalışıyorlar. O zaman şiddet disipline edilebilir, öğretilebilir, yani mesai saatleri içine sıkıştırılabilir. Şiddet öğrenen kişi, şiddet uygulayıcısı, akşam beşten sonra evine gittiği zaman öğrendiği şiddeti unutabilir. Unutur mu acaba?
Bu mekanizmaya bağlı 20. yüzyılın ordu, polis teşkilatlarının yapısını ve buradaki dönüşümü düşünelim. 20. yüzyılda vatandaşlık sistemlerinin icat ettiği en yaygın kurumsal yapılanma zorunlu askerlik sistemidir. Her erkeğe askerlik yapma mecburiyeti getirilmesi devletin egemenlik sisteminin ve bunun koruyucu kollayıcı mekanizmalarının arkasındaki meşrulaştırıcı güçtür. Zorunlu askerlik sisteminin mantığı kendi yaşadığı toprağı, ülkeyi korumaktır. Peki bu koruma işi neden sadece erkeklere air ve neden zorunlu askerlik sadece erkeklere zorunludur? Daha doğrusu öyleydi, şimdi bunun değiştiğini biliyoruz.
Öncelikle birçok ülkede de Türkiye'de de yakın zamanda zorunlu askerlik sistemi bir şekilde değiştirildi: bedelli askerlik çıktı. Bir kısım erkek, özellikle orta ve üst sınıf erkekler, para ödeyerek bundan muaf olabiliyor. Zorulu askerlik sistemi yeni dönemde sınıfsal bir tabana oturdu yani yoksullar askere gidiyor. İkincisi, askerliği bir geçim stratejisi olarak benimseyen yeni paralı ordular, sözleşmeli askerlik sistemleri gelişti. Türkiye'de de bu oldu. Dolayısıyla bu değişen askerlik sistemi erkeklerin şiddet öğrenme pratiklerinde önemli değişimlere sebep oluyor. Bu sürecin başındayız ve bu değişimleri yeni yeni yaşıyoruz. Bu bağlamda vicdani retçiliği de konuşmak gerekir. Bir erkeğin öyle ya da böyle eline silah almama hakkı, silah almayı reddetme hakkı var mıdır?
Bu meseleyi burada bırakıp şiddetin günümüzdeki görünür yüzünden bahsedeyim. Eğer bir toplumda ciddi bir adalet krizi varsa, yani sıradan vatandaşların uğradıkları hak ihlalleri, tehditler, mağduriyetler kolluk güçleri tarafından yerinde ve zamanında telafi edilemiyorsa, adaletsizlik yaygın bir biçimde ortaya çıkıyorsa, bu adaleti kendi kendine sağlayacak gruplar ortaya çıkar. Bunu sağlamak için şiddet uygulamayı kendine meslek edinmiş gruplar, çeteler, sokak delikanlıları, mahalle dayıları, mafyalar gibi bir sürü grup türer. Bu, şiddetin bir başka boyutudur.
Şiddet, uygulayıcıya neyi kazandırıyor? Karşılığının çok büyük olması lazım ki şiddet uygulayıcılar bu işten kazançlı çıkacaklarını öngörüp bunu yapsınlar. Şİddetin meşruluğu kadar uygulayıcısına neler kazandırdığı da düşünülmesi gereken bir mesele. Ciddi bir adalet krizi ve toplumsal çürüme durumu var, herkes kendi adaletini kendi sağlamak istiyor.
Kadına yönelik şiddet, şiddeti meşrulaştıran işlevselleştiren mekanizmaları, pratikleri bize görünür kılan şiddet biçimi oluyor. Bunun da siyasi aktörleri var: feministler, kadın hakları savunucuları. On beş yıl önce kadına yönelik şiddet görünür değildi, bunu "namus cinayetleri" adı altında tartışıp konuşuyorduk. O zamanki bakışa göre namus cinayetlerini barının "beyaz, eğitilmiş" erkekleri değil, doğunun "cahil, barbar" erkekleri işliyordu. Dolayısıyla etnik ve sınıfsal bir ayrıma gidiliyordu. Şu anda açık bir biçimde kadına yönelik şiddet metropollerde, orta sınıf, alt sınıf, toplumun hemen hemen her kesiminde kadınlara yönelik erkek şiddeti olarak görünür hâle geldi. Medya bunu destekledi. Kimse artık bu duruma "Hayır, durum böyle değil. Bu kadın bunu hak etmiştir." diyemiyor. Artık kadına yönelik şiddetin gayrimeşruluğu söz konusu. Yine de gayrimeşru olunca durum otomatik olarak önlenmiş olmuyor.
Kadına yönelik erkek şiddetini nasıl ele almak lazım? Bildiğimiz bir kavram var: erkek egemen cinsiyet rejimi. Erkek üstünlüğüne bağlı, erkek ayrıcalıklarına, önceliklerine dayalı cinsiyet rejimi. Bu cinsiyet rejimi, şiddet uygulayan erkeğe birtakım ayrıcalıklar tanıyor. Cezasızlık, normalleştirme, görmezden gelme, zaman zaman teşvik etme söz konusu. Peki sıradan bir erkek şiddeti nasıl öğreniyor? Erkek öğreniyor da kadın neden öğrenmiyor? Bu asimetriyi kuran nedir? Kimileri bunu erkeklerin hormonlarıyla açıklıyor: Testosteron hormonu erkekleri şiddete eğimli kılıyor çünkü erkekler savunma mekanizmalarına sahipler ve bu da erkekleri saldırgan kılıyor. Sebep bu hormonsa şiddetten hoşlanmayan erkekler testosteronsuz erkekler mi oluyor? Sosyobiyoloji dediğimiz hormon bilim ideolojisi, erkeklerin uyguladığı şiddetin öğrenilir olduğunu değil doğal ve biyolojik bir durum olduğunu iddia ediyor. Erkek olmanın kaçınılmaz bir sonucu olması sebebiyle şiddeti görmezden geleceğiz, hoş göreceğiz, idare edeceğiz. Oysa feministler, şiddet karşıtı erkek hareketi durumun böyle olmadığını bize gösterdi.
Kadına yönelik şiddetin ne zaman, hangi koşullarda ortaya çıktığını sorguladığımızda asimetrik bir ilişki görüyoruz: Kadınlar erkekleri değil, erkekler kadınları öldürüyorlar. Erkeklerin kadınlardan bekleyip elde edemediği şeyler nedir ki erkekler şiddete başvuruyorlar? Erkek şiddeti, erkeğin beklediği itaat ve hizmetin kadın tarafından aşama aşama reddi ile ortaya çıkıyor. Erkeğe, kadınlar sizin için hayattan zevktir, hizmettir, bakımdır, çocuk doğurmadır deniyor. Kadınlar bunu reddetmeye başladığında bir çatışma ordamı, kadınların başkaldırısı, itaatsizliği ortaya çıkıyor. Bu da birçok erkeği şiddete yönlendiriyor ama bazı erkeklerde dönüşüme yol açıyor. Erkekler içinde kadınlarla yeni ve eşitlikçi bir denge kurmaya çalışanlar da var. Bütün bu düşünceler kendiliğinden gelişmez; ideolojik, politik mücadelelerin getirdiği davranışlardır. Dolayısıyla bugün erkeklerin bu şiddet pratiğinden nasıl uzak durabileceklerini, bunu nasıl dönüştürebileceklerini, kadınların bu konudaki tepkisel davranışlarının erkekleri nasıl yeniden kazanmaya, eşitlikçi davranışlara yönlendirebileceğini konuşmalıyız.
Soru: Açtığınız çerçeveden güncel durumu nasıl yorumluyorsunuz? Bu paneli yaparken BÜKAK'ta şiddetin değiştiğine dair tartışmalar yaptık. Gençler arasında, sosyal medyada ya da fiziksel olarak şiddet farklı şekiller alıyor: nefret söylemi, şiddetin belli başlı gruplar arasında örgütlenmesi gibi... Size göre kadına yönelik şiddet konusunda bugünün ayrışan koşulları nelerdir?
Serpil Sancar: Şiddet değişiyor mu? Hem değişiyor hem de daha önce var olan şiddet daha görünür hâle geliyor, daha fazla üzerine kafa yoruyoruz. Şiddetin toplumlara, ülkelere bedelinin ne olduğu daha somut olarak kavranmaya başlıyor ama hâlâ çok daha gelişmeyen bir şey: sadece kadına yönelik erkek şiddeti daha görünür ama militarizm; adaletsizliğin yarattığı çeteleşme, mafyalaşma gibi şiddetin birbiriyle bağlantıları üzerine hemen hemen hiç düşünmüyoruz. Dolayısıyla şu soru ortada kalıyor: Bu erkekler neden şiddeti bu kadar önemsiyor? Nerede öğreniyorlar? Neden vazgeçmiyorlar? Neden onlar için yararlı, kazançlı bir şey?
Şiddetin bir tür hastalık, bir tür sapma durumu olduğunu düşünüyorlar ama ben şiddetin uygulayıcısına çok büyük getirileri olduğunu, kazançlı bir şey olduğunu düşünüyorum. Ancak topluma bedelleri var, bu bedelleri görmek ve bunu kamu yararı perspektifinden önlemek gerekiyor. Şiddet, bireysel olarak erkeklere ya da bir grup erkeğe çok yarar sağlıyor. Mesela Türkiye'de neredeyse yedi milyon, aileden herhangi bir sosyal, kültürel, ekonomik sermayesi olmayan, yapabileceği tek şey asgari ücretle bulabileceği bir işte çalışmak olan otuz yaş altı genç erkek var. Onlar için organize şiddet uygulayarak bunun getirilerine sahip olmak ve yaşam standartlarını yükseltmek mümkün.
Şiddeti önlemek için en önemli şeylerden biri her türlü şiddete karşı sıfır tolerans geliştirmek, kadına yönelik şiddet buzdağının yalnızca bir yüzü. Erkekler arası şiddetin neyi inşa ettiği, yani erkekler arası güç hiyerarşilerinin oluşmasının nasıl bir mekanizma olduğu, bunun ekonomik ve siyasal karşılıklarının neler olduğunu düşünmek gerekiyor. Dolayısıyla güncel boyutlarından ziyade şiddetin daha derinden incelenerek ontolojik yapılarının görünür hâle getirilmesi; eleştirilebilir, konuşulabilir, tartışılabilir hâle gelmesi; antimilitarizmin, savaş karşıtlığının feminizme eklemlenmesi gerekiyor. Bir de güncel gelişmeler var, oralara çok takılmak gerektiğini düşünmüyorum. Daha yapısal ve arkaik şiddet ve iktidar mekanizmalarını engellemeden güncel şiddet türleriyle uğraşmanın çok anlamlı bir şey olduğunu düşünmüyorum. Örneğin savaşlar, kadın ve çocukların öldürülmesi yönüyle eleştirilirken savaşta ölen erkeklere değinilmiyor. Demek ki topluma göre erkekler savaşan ve savaşta öldürme hakkı olduğu gibi ölmesi de meşru olanlar. Erkeklik çalışmalarının bence en önemli boyutlarından biri bu olmalı: Savaşta ölmek erkekler için normal, meşru bir durum mudur? Bunun sporda, medyada, sinemada, dizilerde şiddet boyutu da var. Yeni şiddet türleri her zaman var ama ben yerleşik, kurumsal, normalleşmiş şiddet mekanizmalarına bakılması gerektiğini savunuyorum.
Nurseli Yeşim Sünbüloğlu: Kesinlikle katılıyorum, makro çerçeveyi gözden kaçırmamak gerekiyor ancak şiddet deyince daha mikro şeyleri de düşünmeliyiz. Örnek olarak liselerle bir süredir yaptığımız şiddetsiz erkeklik atölyelerinden bahsetmek isterim. Lisede kızlar ve öğretmenler, erkek öğrencilerin kendi aralarında kullandıkları sosyal medya platformlarında Türkiye'de son incel vakasıyla ilgili şiddet içerikli videolar paylaştıklarını söyledi. Kız grupları, genç kadınlar yaşanan bu şiddet vakası dolayısıyla zaten inanılmaz derecede travmatize olmuş durumdalar. Medyada görüyorlar, bir de kendi arkadaşlarının olduğu ortamda erkek arkadaşları tarafından buna maruz bırakılıyorlar. Toplumda bu insanlara canavar, psikopat deniliyor. Öte yandan oyun oynadığınız, çay kahve içtiğiniz, yemek yediğiniz, aynı derse girdiğiniz erkek de destekçi paylaşımlarda bulunuyor. Bu bir gözdağı. Başkasının faili olduğu şiddeti yeniden üretiyor. Korku yaratmak, kontrol alanı sağlamak amaçlanıyor. Bunu bilinçli olarak yapıp yapmaması pek önemli değil, işe yarayacağını seziyor olması bile yeterli. Şiddet deyince hem makro hem mikro tarafını hem de ikisinin arasındaki ilişkiyi ve yansımasını bir arada düşünmek iyi olur.
Soru: Son yıllarda daha çok güvenlik söylemi ve güvenlikçi politikalar görüyoruz. Sizce bu söylemler ve politikalar toplumsal şiddet olaylarını nasıl şekillendiriyor ya da nasıl etkiliyor?
Serpil Sancar: Güvenlikçi politikalar bana göre kitleleri yönetim stratejisi, toplumu terörize ediyor. Öncelikle, bu politikalar insanları korkutuyor, öte yandan erkeklerin büyük bir kısmı kurtuluşun, bu örgütlü ve kurumsallaşmış şiddet mekanizmalarına yaklaşarak onlardan güç devşirerek mümkün olduğunu düşünüyor. Kadınların ise böyle bir şansı yok. Bu politikalar, erkekleri çete reislerine yaklaşmaya, güçlü politikacılarla iş birliğine girmeye teşvik ediyor. Bu, en meşru şiddetten görülmez bir biçimde yararlanmalarını sağlıyor. Şiddetin kademe kademe belli kesim erkeklere yayıldığını ve bu erkeklerin şiddet uygulayarak kazandıkları başarıların gösterilerek diğer kesimleri ya korkuttuğunu ya teşvik ettiğini düşünüyorum.
Soru: Son zamanlarda medyaya yansıyan haberlere baktığımızda faillerin intihar ettiğini görüyoruz, bu durum yaygın bir hâle gelmeye başladı. Dünya genelinde de aynı şey söz konusu mu acaba? Ekonomik kriz sonraında "erkeklik kurumu" kavramının ortaya çıktığını görüyoruz, siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Serpil Sancar: Bu konuda çok güvenilir veriler ve kaynaklar elimizde yok yani sadece gözlemlerimize dayanarak konuşabiliriz. Bu tür olaylar daha çok sosyal refah politikalarının tamamen geri çekildiği, çöktüğü, işlevsiz olduğu coğrafyalarda ya da sosyal gruplarda görülüyor. Erkeklik rollerinin tartışılmaz hâle gelmesi yani aileyi geçindirmek, ailenin namusunu korumak gibi hegemonik erkeklik formlarının baskısından kurtulamayan erkekler -psikiyatrik meseleler de üstüne binerse- kendini ve ailesini yok etmeye giden şeyler yapıyor. Bu, kadına yönelik erkek şiddetinden daha farklı ama doğrudan kendine itaat etmeyen kadına yönelik değil, biraz daha genel bir durum. Kişinin sorununu paylaşabileceği bir kamu kurumu olmaması, sosyal refah politikalarının başarısızlığı, sorunlu kişiye ulaşamama, geçim problemleri, bir iş veya konuta sahip olmama gibi faktörlerin buna zemin oluşturduğunu biliyoruz. Esas olarak psikiyatrik meseleler genellikle izole yaşayan erkeklerde ortaya çıkıyor. Kişileri rahatlatacak erkeklik dayanışmalarının da tamamen çözülmüş olduğu bağlamlar dikkat çekiyor. Psikologlar, psikiyatristler, adli tıpçılar konu hakkında daha sistematik çalışmalarla bilgi verebilirler.
Soru: Devlet, aile kurumunu politika ve söylemleriyle kutsallaştırırken bir yandan da kadın cinayetlerinin faillerinin en çok aile üyeleri olduğunu görüyoruz. Siz bu çelişkiye dair ne düşünüyorsunuz?
Serpil Sancar: Devlet demeyelim, bu aslında yönetici ideolojisiyle ilgili. Muhafazakâr, dindar hem İslam hem Hristiyanlık bağlamında küresel bir hareket. Bu hareket, erkek egemenliğini tesis etmeye, bunun için de aileyi yeniden güçlendirmeye çalışıyor. Bunlar aile odaklı, yeni, cinsiyet karşıtı politikalardır. Bunun karşısında aile politikalarının nasıl olması gerektiğine dair sistematik bir feminist eleştirel bakış var ama nasıl olması gerektiğine dair feminist politikalar bağlamında gelişmiş bir alan yok. Dolayısıyla o boşluğu küresel anlamda muhafazakâr, dindar, toplumsal cinsiyet karşıtı güçlü hareketler doldurdu. Aile, hangi tip olursa olsun, bir krizde. Yani kadınların erkeklere geçim bağımlılığına dayanan, çocukların tek sorumlu ebeveyn tarafından terbiye edildiği aile modelinin 21. yüzyılda artık sürdürülebilir olmadığı ortada. Aynı zamanda erkeklerin geçim sorumluluğunu üstlenmesini garantileyecek ekonomik refah ortamı yok. Bu aile modelinin sürdürülebilir olmaması da aile denilen şeyin yeniden, eleştirel bir bakış açısıyla ele alınmasını gerektiriyor.
Soru: Son dönemde şiddete karşı mücadele hareketlerinin evrimi nasıl bir seyir izliyor? Özellikle şiddetle ilgili konularda hareketlerin sorumlulukları ne oluyor?
Serpil Sancar: Yine çok kapsamlı bir konu ancak ben tersinden bir şeyler söyleyeyim. Kadına yönelik şiddeti gündeme getiren, gayrimeşrulaştırılmasına yol açan şey tabii ki kadın hareketinin en az 40 yıldır süregelen büyük mücadelesidir. İlk kez 1980’lerin ortalarında başlayan çok uzun sürede nefessiz, günü gününe dava takipleriyle, sayaç ve istatistikler gibi faaliyetlerle iğneyle kuyu kazar gibi çalıştık. Ben bugün gelinen noktada yani kamu hizmetinin, yasaların, hükümetin, devletin bu konuda duyarsızlaştırılması ve şiddet uygulayan erkeklerin cezasız kalma oranlarının yükselmesi meselesine baktığımda yeni bir duvarla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Belli koşullar değiştirilmezse daha ileri gitme şansı yok. Dünya pratiğine bakıldığında kadına yönelik erkek şiddetinin önlenebilmesinin koşullarının kadınların kamu hizmetiyle ilgili kararlara büyük oranda katılabilmesine bağlı olduğu görülüyor. Bürokraside, siyasi partilerde, parlamentolarda, yerel belediyelerde kadına yönelik şiddetin önlenmesinin nasıl olacağı ve faillerin cezalandırılması, yakalanması, yargılanması meselesinde siyasetin belirleyici bir rolü var ama Türkiye’de hâlâ kadının siyasette çok ciddi ölçüde sesi yok. Dolayısıyla daha etkin kararlar alınması, daha sıkı takip olması, görevini yapmayan kamu görevlilerinin cezalandırılması gerekir. Bunlar yapılmadan yani kamu görevlisi sorumlu tutulmadan cezasızlığı önlemek mümkün değil. Artık kadın örgütlerinin hemen hepsi şiddete karşı mücadeleyle uğraşma noktasına geldi, gündemde başka bir kadın sorunu yok. Ne kadar çok kadına yönelik şiddetle mücadele ediliyor, o kadar çözümsüzlük ile karşı karşıya kalınıyor çünkü siyasi güç yok. Sosyal, medyatik, kültürel güç var, ama siyasi güç yok. Siyasi gücün oluşturulması lazım, o olmadan daha yeni ve etkili adımlar atılabileceğini sanmıyorum.
Şiddetle Mücadele Yolları: İfşa ve Hukuki Mücadele
Mine Şirin: Yaklaşık on iki senedir ifşa meselesi gündemimizde ve on iki senelik bir tartışma meselesine dönüştüğüne göre galiba bazı yerlerde belli sıkıntılar var. Öncelikle tartışmanın temelini oluşturan “kadın beyanı esastır” ilkesine değinmek istiyorum. Sonra ifşanın nasıl bir zemine oturduğuna, ardından neden bir tartışma konusu hâline geldiğine ve bu tartışmaların kadın hareketine nasıl yansıdığına dair birkaç çıkarımda bulunmaya çalışacağım. Son olarak da daha farklı nasıl yaklaşabileceğimize dair bir iki cümleyle bitireceğim.
İlk olarak “kadın beyanı esastır” ilkesinin ne olduğuna ve hangi bağlamda tartışıldığına dair birkaç şeye dikkat çekeyim. Bu ilkenin zemini aslında bir soruşturma, bir adli merciye başvurma sürecinin başlangıcını temsil ediyor. Yani normalde bir davanın veya soruşturmanın açılması için somut veya yeterli bir delil sunarak gitmeniz gerekir ama “kadın beyanı esastır” ilkesi gereği, ortada herhangi bir delil olmasa da dava veya soruşturma başlar. Bir yandan da kadının süreçten olumsuz etkilenmesini engellemek amacıyla tedbir ve uzaklaştırma kararları gibi yasal önlemler alınır. Mümkün olan her türlü delil toplanır, taraflar dinlenir. Herhangi bir delile ulaşılamadığı durumda kadının öne çıkıp kendini sosyal ve kültürel normlar gereği riske attığı da gözetilerek, itham edilen kişi ile bir husumet veya çıkar çatışmasının olmadığı durumda ve eldeki olgular aksini işaret etmiyorsa, mahkeme ya da savcılık kadının beyanını delil sayma takdirinde bulunur. Öte yandan “kadın beyanı esastır” ilkesi, davalı veya sözü geçen, itham edilen kişinin kendi lehine sonuçlanmasını da gözetir ve eğer kişi suçlu bulunursa da yasalarda sınırlanan ölçülerde cezasını alır.
İfşa meselesinde ise herhangi bir soruşturma veya dava sürecinden bahsetmiyoruz. Her ne kadar hâlihazırda bir süreç devam ediyor olsa bile ifşa bu sürecin bir parçası değildir. Daha çok sosyal medyada karşımıza çıktığı için ben birçok yerde sosyal medyadan bahsedeceğim.
Öncelikle anonim ifşada kadın, ismiyle öne çıktığı durumda oluşacak toplumsal risklerden muaftır ama oluşabilecek olası risklerden de yasal korunma hakkından fiilen feragat etmiş olur. Örneğin karşı taraf, ifşayı kimin yaptığını tahmin edebilir. Bu da çeşitli riskler karşında kadını yasal korumadan mahrum bırakır. Kurumsal ifşalarda ise kadın hiçbir şekilde ortada yok. Yani kadının bizzat bir beyanı değil, kurumun beyanı var. Orada “kadın beyanı esastır”ın tartışılacak hiçbir zemini de kalmıyor.
Son olarak da “kadın beyanı esastır” bir süreci işaret ederken ifşanın kendisi bir cezalandırma pratiğidir: Kişi suçlu olarak işaret edilir ve suçlanan kişi için kamudan, toplumda bulunduğu çevreden, ifşanın ulaştığı kesimden bir yaptırım uygulaması beklenir. Bu yaptırım genel olarak kişinin sosyal ve kurumsal ilişkilerin kesilmesi, dijital alanlarda sesinin duyulmaz hâle gelmesi, ürünlerinin, mekânının boykot edilmesi, mümkün olabildiğince tecrit edilmesidir. Bunun yanı sıra boykota katılmayan kişi veya kurumlar da aynı şekilde bir iptal, bir yaptırım sürecine tabi olabiliyorlar.
Özetle ifşanın ulaştığı kesim veya hedeflenen kesimin, bir şekilde harekete geçmesi beklenir ama insanlar durup dururken harekete geçmezler. İşte tam da bu noktada “kadın beyanı esastır” ilkesi devreye girer. Aslında “kadın beyanı esastır” ilkesi ve ifşa tamamen farklı mecralara ait kavramlar olmalarına rağmen ifşa pratiği kitleleri cezalandırma pratiğine dahil edebilmek için “kadın beyanı esastır” ilkesin- den güç almaya çalışır. Ama ifşa yönteminde ceza yetkisi kitlelere devredildiği için bu ilke, cezalandırma pratiğine meşruiyet kazandırmak, bu pratiğe bir etik üstünlük sağlamak amacıyla tartışmanın bir parçası hâline getirilmektedir.
Toplumu harekete geçiren ikinci faktör de mağduriyettir. Toplum kadına yönelik şiddete dair bilinçli olmayabilir veya buna ilke gözüyle bakmayabilir. Bu sefer de mağduriyet vurgusu öne çıkar. Bunun siyasi bir altyapısı da var. Sadece bireysel mağduriyet vurgusundan bahsetmiyoruz burada, mesela ifşa metinlerine dikkat ederseniz olayı yaşayan kişinin söyleminin yanı sıra toplumda o esnada hepimizin etkilendiği şok edici, travmatik vakalara da yer verildiğini görüyoruz. Bu hâliyle ifşa, yaşanan toplumsal taraflaşmanın kanalize edilebileceği bir odak olarak da karşımıza çıkıyor. Aslında bu pratiğin kendisi ve yakın zamanda onu çevreleyen tartışmalar iptal kültürü adıyla sadece ülkemizde değil bütün dünyada sürüyor. İfşanın, özellikle de #MeToo hareketinin, iptal kültürünün başlangıcını yapan bir hareket olarak değerlendirildiğini görüyoruz.
İptal kültürü kutuplaşmış toplumlarda doğuyor ve onu yeniden üretiyor. Onu hem besleyen hem de onun içinden çıkan bir hâli var ve topluma bu taraflaşmada bir ritüel sunuyor. Sosyal medyada, yorumlarınızla, takip ederek veya takibi bırakarak ve gerekli iptal ritüellerine katılarak bunun bir parçası oluyorsunuz. Bu hâliyle toplumsal bir meseleyi derinlemesine ele almıyoruz. Yapısal sorunlar yerine vakalara, kişilere odaklanır hâle geliyoruz ve son derecede ajite olmuş, soğukkanlılığını yitirmiş bir kitleye dönüşüyoruz. Aslında burada biz şiddete veya kadına yönelik zorbalığa, eziyete veya sindirilmeye yönelik mücadele ederken bunun ne kadar dışına çıktığımıza dair bir tartışma başlıyor. Çok ajite bir toplumdayız. Bir yandan kadın hakları, “bizim kadınların hakları” gibi bir noktaya itiliyor ve bir yaşam tarzı tartışmasına dönüyor diğer yandan da kadının yaşadığı şiddet bir seyir malzemesine dönüşüyor. Sonuç olarak tartışma kültürü ortadan kalkıyor, daha çok birbirlerine taş atma durumu ortaya çıkıyor. Mesele kültürel bir boykota dönüşüyor. Bireyler “Biz burada iyileriz, karşıdakiler kötü ve bu gruplar asla temas etmemeli. Aman beni sakın onlardan saymayın, bunun için de her türlü ritüeli yapacağım. Böylece bulunduğum ortamdan dışlanmayacağım.” baskısı altında kalıyor. Bu da iki kutbun kendi kitlesini etrafında tutmasını sağlıyor. Sadece siyasi iktidar değil, bu bütün mikro iktidar alanlarında da kendi kitlesini etrafında tutma aracına dönüşüyor. Bu kültür ne kadar sıkıntılı bir hâle gelse de reddedilmiyor. Bu da hâlihazırda iktidarın yıprattığı toplumsal kırılımların ve ihtiyaç taleplerinin ortadan kalkmasına sebep oluyor. Herkes kendi adaletini sağlamaya yöneliyor ve bu adalet düşman hukuku kategorisinde gerçekleşiyor.
İfşa yöntemiyle yoğunlaşarak dahil olduğumuz bu ortamın kadın hareketine yansımasına değineceğim. Benim çok sevdiğim ve durumu özetlediğini düşündüğüm bir söz var: Bir şeyi rezil etmenin en iyi yolu onu toyca savunmaktır. Bazen iyi niyetle yapılıyor, bilgi eksikliğinden ya da baskı altında kaygıyla “kadın beyanı esastır” ilkesi yanlış anlaşılıyor, anlatılıyor veya uygulanıyor. Diğer yandan özellikle sosyal medya aracılığıyla bu, siyasi bir taktik olarak da kullanılıyor. Biz de ifşa yöntemiyle “kadın beyanı esastır”ın çokça yıpratıldığını görüyoruz. Öyle ki sanki medeni hukuktan hiçbir fikir almamış, sağduyudan yoksun bir hâlde ortaçağdan kalma, “suçlusun çünkü suçlandın” savunusu yapıyormuşuz gibi anlaşılıyor. Oysa “kadın beyanı esastır” deyince bir iddianın araştırılmasından bahsediyoruz. Bağlamından koparılınca çok ciddi bir yıpranma oluyor. Halbuki buradaki esas tartışma konusu cezalandırma ehliyetinin kimde olduğudur.
İfşa metinlerinde gördüğüm bir diğer hususda toplumsal konumumuzu tam olarak analiz edemediğimizdir. Son zamanlarda yayımlanan ifşa metinlerinden, bir yanımız Afganistan’dan beter bir noktadaymışız gibi duruyor, bir taraftan da sanki Norveç’ten daha iyi bir hâldeymişiz de gündelik, bireysel taleplerde bulunuyormuşuz gibi görünüyor. Toplumsal konumumuzu analiz edemediğimiz ölçüde de imkânlarımızı, koşullarımızı ve hedeflerimizi belirlememiz güçleşiyor. Nerede yürüdüğümüzü anlamak için bastığımız yeri analiz etmeliyiz. Oysa tek gündem ve tek yöntem gibi bir noktaya geldik. Kadın kurumlarının sosyal medya sayfalarına girdiğimizde gördüğümüz gündemler sadece taciz, tecavüz, cinayetler ve özsavunma üzerine oluyor. Onun dışında az da olsa farklı gündemlere yer veriliyor fakat sıkıştığımız cendere bu. Halbuki buradan çıkıp toplumsal görünürlüğümüzü arttırabiliriz. Örneğin, üç beş yıl önce, ifşalanmasının ardından intihar eden bir yazar veya kitapçı hakkında 52 kadın örgütü birden açıklama yapmıştı ifşanın arkasındayız diye. Oysa bizim ifşa durumlarıyla ilgili değil başka toplumsal konularla ilgili de bu örgütlü ses çıkarma gücümüzü kullanmamız gerekiyor. Bunu bir gündemi diğerinden daha önemli addettiğimden söylemiyorum. Toplumda kadına saygıyı arttırmanın başka mecraları da olabilir diyorum. Bu konulara dair bir şeyler yapmamız bizim toplumsal görünürlüğümüzü ve toplumsal saygınlığımızı arttıracaktır. Özellikle toplum birbirine çok fazla düşmüşken çözüm üretebilen ve herkesin faydalanabileceği meselelere dair söz sahibi olursak kendimizi şiddetle mücadelede daha güçlü bir konumda bulabiliriz. Böylece hem özgüvenimizin artacağını hem de erkeklerin de bizi birer toplumsal aktör olarak yeniden hatırlamalarını sağlayacağını düşünüyorum. Böylesi bir görünürlük şiddeti yok etmese de azaltacak, en azından caydırıcı bir etkisi olacaktır.
Selin Nakıpoğlu: “Kadın beyanı esastır” sözünün içinin boşalmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu ilke çok uzun yıllar emek verilerek mahkeme salonlarında kabul ettirildi. Mahkeme salonlarında biz bu ilkeden bahsedebildiysek bu gücü feministlerden, kadın hareketinden aldık. Sosyal medyanın hayatımıza bu kadar derin nüfuz etmediği zamanlarda bu ilkeye kulak kabartılıyordu çünkü şunu söyleyebiliyorduk: “Kadın beyanı esastır” ilkesi, soruşturmanın başlangıcını sağlar.
Ceza yargılamasının amacı, isnada konu maddi gerçeği ortaya çıkarmaktır, deniyor. Peki ispatlamak için ne yapacağız? Somut olaya münhasır delillere bakacağız. Somut delillerimiz olmayabiliyor çoğu zaman, hele ki cinsel suçlarda. Kapalı kapılar ardında iki kişi arasında geçen hangi somut olaydan bahsedeceksiniz? Cinsel suça maruz kalan mağdurların üzerindeki her şey delil olabilir ama bu deliller çoğunlukla korunmuyor. Ortada beyan kalıyor, değil mi? O zaman bu beyan da Ceza Muhakemesi Kanunu çerçevesinde bir delildir. Bu ilkenin çok savaşı verildi, altının doldurulması için uğraşıldı ve dolduruldu ama Twitter’da ifşalarla vs. bu tartışmalar bir mayın tarlası hâline getirildi. En son yöntem olması gerekirken ilk yöntem olarak akla geliyor. Hukuki bütün yolları tükettikten ve bütün çabayı sarf ettikten sonra, Türk Ceza Kanunu çerçevesinde davranılarak, birkaç adım sonrasını düşünerek hareket etmek gerekir.
“Kadın beyanı esastır” ilkesiyle toplumsal cinsiyete dayalı bir ezme ezilme ilişkisi anlatılıyor. Yaşanılan durumun tanıksız ve suçun yapısı gereği kanıtsız olduğunu ama beyanın da yasal bir delil olduğunu ifade ediyor. Ataerkinin erkeklere verdiği gücün sonucunda bu soruşturmanın açılmasında direngenliğe karşı duruyor. Bunlar çok önemli basamaklar ancak hukuk açısından da tabii ki özel hayatın gizliliği suçu ve haberleşmenin gizliliğini ihlal diye suçlar karşımıza çıkıyor. İfşa özel hayatın gizliliği kapsamında suç teşkil edecek şekilde kullanılması riskini taşıyor.
Kadına yönelik erkek şiddetiyle mücadelede şiddetin öznesini bulanıklaştırmamak gerekiyor. 6284, Türk Ceza Yasası, Medeni Yasa, İstanbul Sözleşmesi gibi metinler şiddete karşı yasal düzenlemeler bağlamında yeterli metinlerdir. Elimizdeki yasaları düzenleyebilmek ve korumak bile bu iklimden az zararlı çıkmamız anlamına gelir.
Soru: Şiddetin değişiyor olmasından bahsettik. Peki kuşaklar arası ifşa nasıl değişiyor? İfşanın sunulma biçiminde, içeriğinde ve ifşaların aldığı tepkilerde nasıl bir değişim görüyoruz?
Mine Şirin: Bir yanıyla çok değişiyor ama bir yanıyla de hiç değişmiyor. Mesela başladığı süreçten beri yayıldığı ortam değişti: Twitter gibi ortamlardan ziyade elektronik posta grupları vardı o dönem. Değişmeyen yönü acil bir “harekete geçin ve bu kişiyi dışlayın” beklentisi. O çağrı hiç değişmedi ama birkaç şey değişiyor. Bir de şöyle ikiye ayıralım. Bireyselde mağduriyet vurgusu çok kişisel bir yerden gidiyor. Hatta psikolojinin bozulması vurgusu, diğer kadınlara “bu başına gelirse mahvolursun” mesajı vermesi bireysel ifşalarda fazlalaşmaya başladı. Kurumsal durumlarda da toplumsal olarak kadınların yaşadığı mağduriyete çok fazla vurgu var. Sanıyorum sosyal toplumsal baskıların olduğu ve adaletin işlemediği noktaya gelmiş bir toplumda ikili ilişkiler ve arkadaşlıklar da etkileniyor. Belirli bir zemini, belirli bir hukuku olmayan bir arkadaş ortamı oluşuyor. Yani yeni ifşa metinlerinde aktarılan ortamı, kişilerin davranışlarını, tepkilerini, tepkisizliklerini, bunun sıradanlığını veya böyle aktarılmasının tercih edilmesini bir yere oturtamıyorum bazen. Bunda yaşadığımız ortamın da etkisi olduğunu düşünüyorum.
Soru: Konuşmanızda ifşanın kişilere geri dönüşünün kötü olabileceğinden bahsetmiştiniz. Bir yazınızda[1] da ifşayı “intikam soslu adalet” diye açıklıyorsunuz, ifşa yönteminin karşısına örgütlenmeyi ve dayanışmayı koyuyorsunuz. Bazıları tarafından ifşa da aslında destek verme ve bir örgütlenme modeli olarak görülebiliyor. Peki siz bunun karşısına nasıl bir örgütlenme koyuyorsunuz?
Mine Şirin: İfşa; bizzat bir araştırma, bir soruşturma mekanizmasını ve derinlemesine mevzuyu ele almayı sağlayacak, toplumdan “biz toplum olarak şu davranışları doğru, bunları yanlış buluyoruz” ifadesini ortaya çıkarabilecek bir mekanizmayı es geçip direkt bir cezalandırma mantığını ele alıyor. Bu cezalandırma pratiğiyle bireysel olarak “bu kişi bana zarar verdi, ben de onu cezalandırayım” ifadesinin dışına çıkmıyor. İfşayı yapan kişi için de bunun toplumsal çözümlemesini erteliyor veya ortadan kaldırıyor. O yüzden bir intikam hâli, karşılıklı bir güç gösterisine dönüşüyor ve bir toplumsal çözüm yönüne doğru ilerlemiyor. Her ne kadar şiddeti erkek şiddeti üzerinden tanımlasak da ben patriyarkanın kadın ve erkek arasına çıkar çatışmasını koyduğunu düşünüyorum. Buradaki ezme ezilme ilişkilerinde, toplumdaki diğer ezme ezilme ilişkilerinden farklı olarak kadının ezilmesiyle ortaya çıkan ürün sonuçta yine insan. Toplum da kadını ezerek ezilmiş oluyor. İhtiyacımız olan, önleyici toplumsal örgütlenme. Bir erkek sorun yaratıyorsa ve biz kadınlar arasında örgütlüysek veya birbirimize bağlıysak, bir arada konuşup zaten bu kişiyi bir şekilde yola getirecek ya da uzaklaştıracak mekanizmaya sahip olabiliriz. Biz konuşmuyoruz. Kendi aramızda da o kadar bireyselleşmişiz ki “kadına şiddete hayır”, “bana şiddete hayır”a dönmüş. O yüzden de bunun önünü tıkıyor ve hatta kadınlar arasında ifşa sürecinde husumetler oluşuyor. Kadınların kiminle konuşup konuşmayacağına karar veren kadınlar oluyor. Mesela bu da kadın sorunu açısından yanlış, kadına kimse müdahale edemez. İsterse suçluyla da konuşabilir. Bunu politik olarak eleştirebilirsin ama yasaklayamazsın. Sonuç olarak burada örgütlenmeden kastım şu: Farklı zeminlerde bir araya gelen ve güçlenen kadınlar kendilerine şiddet uygulayan ya da kendileri için risk oluşturan erkeklere karşı zaten öncesinde birbirlerini bilgilendirebilir ve bir arada durarak erkeğin cesaretini de kırabilir.
Soru: Kadın örgütlerinin başka alanlarda gündemleri olabileceğini ve bu yolla söylemlerini güçlendirebileceklerinden bahsetmiştiniz. Bu söylemlerin neden dönüştürülmesi gerekiyor, nasıl dönüştürülebilir? Biz kampüste söylemlerimizi kadınlar olarak nasıl dönüştürebilir, güçlendirebiliriz?
Mine Şirin: Biraz önce bahsettiğimiz bağlam üzerinden, tek bir gün- dem içinde kalmaktan kaçınmamız gerektiğini düşünüyorum. Farklı sorunları, kamusal gündemleri de ele alırsak oradaki varlığımız diğer alanlardaki saygınlığımızı artıracaktır diye düşünüyorum. Örneğin asgari ücrette de kadın örgütleri olarak açıklama yapmanın başka bir anlamı var. Özellikle iptal kültüründen sonra şiddet gündeminde takılı kaldık. Başka konularda kadınlar olarak örgütlü bulunmaya ihtiyacımız var.
Şiddete Karşı Önleyici ve Dönüştürücü Mekanizmalar
Nurseli Yeşim Sünbüloğlu: Ben şiddet karşıtı çabaların sac ayaklarından bir tanesi üzerinde duracağım. Hem cinsiyet temelli şiddetin önlenmesi hem de cinsiyet eşitliğinin sağlanması çabalarına erkeklerin dahil edilmesi üzerine konuşacağım. Daha sonra ne tip çalışmalardan bahsettiğimiz hakkında fikir vermesi açısından birkaç tematik örnek vereceğim. En son da bu tip çalışmalara yönelik birkaç eleştiriyi sıralayacağım çünkü o eleştirilerden bahsetmek bu çalışmaların daha verimli hâle gelmesi, istenen yolda gitmesi anlamında önemli.
Son 30 yıldır özellikle feminist hareketin çabalarıyla ve eleştirel erkeklik alanındaki çalışmalarla hem akademik hem de politik alanda, özellikle erkekleri hedefine alan, onlarla cinsiyet eşitliği ve şiddet karşıtlığı konuşmayı hedefleyen çalışmaların sayısı epey arttı. Türkiye’de de dünyanın aklınıza gelebilecek her yerinde de bu çalışmalar var. Sahada talep var. Aklınıza sadece cinsiyet ve cinsiyet eşitliği üzerine çalışan örgütler, feminist örgütler gelmesin. Faaliyet alanı bu konuların dışında olup, örneğin göç üzerine çalışan bir örgüt göçmenlerle çalışırken bu noktada kritik bir ihtiyaç olduğunu gördüğünde, karşılaştıkları durum onları bu konuda da çalışmaya zorluyor.
Erkeklikle ilgili normların sorgulanması ve bu normların cinsiyet grupları arasındaki iktidar ilişkisinin şiddetle nasıl bağlantılandığı meselesi mutlaka erkeklerle de bir arada yürütülmesi gereken bir tartışma. Bu tartışmalar şöyle bir varsayımla ortaya çıkıyor: Her erkek şiddet ve ayrımcılık faili değildir, farklı öznellikleri vardır ve kendi cinsiyet kimlikleri üzerine düşünebilirler, böyle bir kapasiteye sahiptirler. Erkeklik çalışmaları bu kapasiteyi geliştirmeyi hedefler. Hiç kolay bir iş değil çünkü ataerki bir iktidar ilişkisi ve bu çalışmalar iktidarın güçlü tarafına odaklanıyor. Hangi iktidar ilişkisi olursa olsun onun ezilen gruplarıyla çalışmak her zaman daha kolaydır. Güçlü olan taraf, ayrıcalıklı olduğu için ve eşitlik tam da bu ayrıcalıkların en azından bir kısmından vazgeçmeyi de getirdiği için ayrıcalıklı özneleri bu çalışmalara çağırmakta karşılaşılan bir direnç vardır. Bir yandan erkeklerin kendi cinsiyet kimlikleri üzerine konuşma pratikleri de çok sınırlı, bu tartışmalar için kendilerine ait kavramları yok. Buna en güzel örnek birkaç sene önce bianet’in yaptığı “52 Erkek, 52 Hafta”[2] serisiydi. Bu o zamanki #MeToo hareketine yanıt olarak erkeklerin bu meseleyi, eşitsizliği, şiddeti önlemeyi önemsiyoruz deyip kendi deneyimlerini anlatmalarını hedefleyen, bu meselelerdeki rollerini tartışmaya açmaya çalıştıkları bir yazı dizisiydi. 52 hafta boyunca 52 tane erkek –genel olarak memleketin entelektüel anlamda kaymak tabakası; yazarlar, gazeteciler, sinemacılar– yazılar yazmış. Burada dikkat çeken, bunla- rın sınıfsal olarak da avantajlı erkekler, kültürel sermaye açısından da bu tartışmalara ve kavramlara daha aşina olmalarını bekleyeceğimiz insanlar olmaları. Fakat enteresan bir biçimde erkeklik üzerine konuş- maktan neredeyse kaçan 52 yazıdan bahsediyoruz. Âdeta erkekliğin nasıl konuşulmayacağını gösteren bir koleksiyon. Kendi erkekliklerini ve ataerkil pratiklerini sorgulamaktan uzaklar ve kendilerini problemin parçası olarak eleştirmiyorlar. Bu, aslında bir ihtiyacı da gösteriyor; bu konuları konuşmaya, tartışmaları kamusal alana taşımaya daha çok ihtiyaç var. Ayrıcalıktan vazgeçmek zor, öte yandan sürekli egemenliğini kanıtlama meselesi doğdukları andan itibaren erkeklere dayatılan bir şey. Dolayısıyla erkeklerin etnik, cinsel, dinî kimliklerinin farklı yönleri sebebiyle baskılandıkları söylenebilir. Burada baskılanan ve baskılayan arasında her iki tarafa savrulmaya açık karışık bir ilişki var: Hem ayrıcalıkları hem de ezildikleri koşullar var, bu iki durumu gözeterek dengeli götürmek belki de bu işin en çetrefilli kısmı.
Bu çalışmalar hangi temel ilkelere dayanıyor? Küresel anlamda yürütülen çalışmalar bağlamında da söylüyorum, özellikle hak temelli olması meselesi önemseniyor. Kadın hakları örgütleriyle ve feminist teoriyle çok yakın ilişkide olmaya devam etmesi de önemli. Aslında eleştirel erkeklik çalışmaları feminist çalışmaların içinden çıkmıştır ama zaman zaman oradan biraz uzaklaşmakla da eleştirilir. Özellikle sahada yürütülen çalışmaların bazen böyle bir sıkıntısı olabiliyor. Tabii erkeklerin ve oğlan çocuklarının hayatlarını da iyileştirme perspektifi olması gerekiyor. Erkekler arasındaki farklılıklara karşı duyarlı olması, erkekleri homojen bir grup olarak görmüyor olması meselesi kritik. Bir de farklı eşitsizlik alanlarıyla cinsiyet eşitsizliğinin bağlantısını kurarak toplumsallık boyutunu atlamaması gözetilmeli.
Ne tür çalışmalar yürütüldüğü konusunda fikir vermek için tematik birkaç örnek üzerinden gitmek istiyorum. Bu çalışmaların türü ve hangi gruplarla yapıldığı çok çeşitlenebiliyor. Hangi grup erkekle çalıştığınız, bu çalışmaların finansmanını kimin sağladığı, fon verenin çalışmadan ne tip beklentileri olduğu gibi bir sürü mesele bu çalışmaları, çalışmanın nasıl yürütüldüğünü, çalışmadan nasıl bir etki beklendiğini çok ciddi şekilde değiştirebiliyor. Burada homojen bir çalışma bütünü var gibi düşünmeyin. Bir grup gönüllü erkek, bir sivil toplum kuruluşunun yürüttüğü bir çalışma etrafında bir araya gelebiliyor ve kendi aralarında erkeklik konuşabiliyor. Bir taraftan da Birleşmiş Milletler gibi büyük fon verenlerin sınırlarını çok net çizdiği ve ona göre sonuçları belirlediği çalışmalar da mümkün. Özellikle Türkiye’de şu anda bu konuda en açık alanlardan biri –kamuyla iş yapmak bu konuda çok zor olduğu için– şirketler. Şirketlerden çok talep geliyor ama bu da kendi dezavantajlarını getiriyor.
Erkeklerle çalışmak ve onları bir araya getirmek çok kolay bir iş değil. O yüzden özellikle entry point (giriş noktası) denen belli alanlar gözetiliyor, belli temalar ya da mekânlar üzerinden gidiliyor. Bunlardan bir tanesi spor. Erkeklerin takip ettikleri spor kulüpleri aracılığıyla onlara yaklaşılırsa bu çalışmalara dahil olmaya çok daha istekli olduklarına dair bir bulgu var sahada. Babalık bu alanlardan bir diğeri. Sadece biyolojik babalık değil, bir çocuğa yakınlığı olan bütün erkekleri bu konularla ilgili teşvik edecek, o çocuğun gelişimine de olumlu katkı sağlayacak birçok çalışma var. Bu çok ilgi gören, erkeklerin daha rahat bir şekilde katıldığı çalışma alanlarından bir tanesi. Anne ve Çocuk Eğitim Vakfı’nın (AÇEV) da Baba Destek Programı (BADEP) buna örnek gösterilebilir. Erkek sağlığı yine önemli bir çalışma alanı. Sağlığa doğrudan etki eden bazı erkeklik normları var: risk almanın romantize ediliyor olması, sağlık hizmeti almaktan kaçınma, acı ve ağrı gibi meseleleri göz ardı etmeye alışık olma, ağrıya veya hastalığa rağmen çalışmaya veya sporcuysa spora devam etme gibi. Erkeğin birden fazla cinsel partneri olmasının, kondom kullanmamasının da egemen erkeklik anlayışında teşvik ediliyor olmasının sağlıkla ilgili birtakım sonuçları var. Özellikle yurt dışında bu yönde çalışmalar yürütülüyor. Kadınların rızası kavramı konusunda Hindistan’da erkeklerle yapılan bir çalışma, o konuda farkındalıklarının arttığını ve artık en azından cinsel ilişkinin sadece erkeğin istediği bir şey değil, karşılıklı istenen bir şey olduğuna dair bilincin geliştiğini gösteriyor. Bir de iş yeri kaynaklı çalışmalar var. Orada biz de çalışma yürütüyoruz, epey ilginç şeyler, eleştirilmesi gereken noktalar da var. İş yerindeki çalışmalarla ilgili eleştirilerden biri, iş yerlerinin böyle çalışmalara katılma motivasyonu. Türkiye’de olup uluslararası bir grubun parçası olan şirketlerin bazı hedefleri karşılamak için yapması gereken cinsiyetle ilgili çalışmalar oluyor, bu da çalışmaya göstermelik bir taraf kazandırabiliyor bazı durumlarda. Yürütülen çalışmanın eleştirel erkeklik perspektifine sahip olmasının önündeki en büyük engellerden biri bu. Katılımcılara olumlu mesaj vermeye çok odaklı oluyorlar, olumsuz şeylerden bah- setmeyelim, ağzımızın tadı kaçmasın gibi bir tutuma sık rastlanıyor. Belli şeylerin konuşulamadığı, toplumsal cinsiyet deyip, erkeklik deyip şirketin içindeki erkekliklerin eleştirel şekilde konuşulamayacağı ortamlara dönebiliyor bu çalışmalar. Tartışmaların gelişmesi şirket içinde feminist bilinci olan birinin konuları açmasına kalıyor. Bir başka eleştiri de farkındalığa çok fazla odaklanılıp davranışsal dönüşüm gözetilmemesi.
Etki değerlendirme ve izleme çalışmalarının sistematik bir şekilde yapılamadığı, çalışmaların etkisinin düzgün şekilde gözlemlenemediğine dair eleştiriler de var. Türkiye’de bu çalışmalar zaman, bütçe gibi kısıtlarla zaten oldukça sınırlı ama yurtdışında da aynı durum geçerli. Dolayısıyla erkeklerin cinsiyet eşitliğine dahil edilmesi için çok çalışma yapılıyor ama bu çalışmaların nasıl sonuç verdiğini somut bir şekilde gözlemleyememek de bir problem teşkil ediyor.
Soru: Projelere gelen eleştirilerden bahsederken dönüşümlerin bireysel boyutta kaldığı gibi bir eleştiriden bahsetmiştiniz. Bu dönüşümler bireysel boyuttan toplumsal boyuta nasıl geçebilir sizce? Ya da buna yönelik atılan adımlar var mı?
Nurseli Yeşim Sünbüloğlu: Bireysel boyuttan çıkmayı sağlayacak en önemli faktörlerden bir tanesi örgütlülük. Nafaka mağdurlarını, boşanmış babalar platformları gibi erkek hakları platformlarını veya incel’leri düşünün. Sosyal medyada müthiş bir örgütlülük var ama hep aksi yönde bir örgütlülük. Bizim ihtiyacımız olan, bireyselden toplumsala ya da daha yapısal bir dönüşüme yol açacak eşitlikçi erkeklerin örgütleniyor olması. İyi örnekler de mevcut: AÇEV’in Baba Destek Programına katıldıktan sonra kendi inisiyatifiyle bir araya gelen, örgütlenen ve birlikte bir şeyler yapmaya çabalayan erkek grupları var. Örgütlenme olmadan eşitliğin sağlanması ve şiddetin önlenmesi mümkün değil. Mardin’de yaptığımız çalışmalardan birinde duyduğum bir bakış açısı nedenini açıklıyor: “Ben eşitlikçi iş bölümünü önemsiyorum ama komşularım beni camdan mutfakta görürlerse tefe koyarlar. Ben yapayım ama gözükmemem lazım.” diyorlardı. AÇEV’in birkaç sene önce yaptığı bir araştırmada erkekler “Tamam, ben çamaşır da yıkayayım, asayım ama balkonda beni görürlerse ne olacak?” diyorlardı. Spor gibi alanlar bu yüzden önemli çünkü erkekler için bir meşruiyet alanı. Bir kulüp; futbolcusu, antrenörü, taraftarı ile “Hepimiz eşitlikçi olabiliriz ve şu davranışlarda bulunabiliriz. Bu durumda erkekliğimize halel gelmiş olmayacak.” diyebilir. Bu meşruiyet ya bir politik örgütlülük ya da spor gibi bir araya gelme mecraları olmadan mümkün değil.
Soru: Erkeklik çalışmalarına erkekler hangi motivasyonla katılıyorlar ve hangi gruplardan erkekler bu çalışmalara daha çok katılıyor?
Nurseli Yeşim Sünbüloğlu: Kimin hangi şartlarda organize ettiğine göre bu çok değişiyor. Mesela, belediyeler kendi çalışanlarına yönelik bazen dışarıdan, sivil toplum kuruluşlarından hizmet alarak ya da kendi içlerinde çalışan sosyal hizmet uzmanlarının yürüttüğü eğitimler verebiliyorlar. Yani bir belediyede bütün erkekler böyle bir eğitimden geçebiliyor, muhtemelen belediyenin politik olarak nerede durduğu ile alakalı bir şekilde. Daha önce devlette de bir dönem polislerle, jandarmayla toplumsal cinsiyet eşitliği hakkında eğitimler yürütülüyordu.
Geçen gün Eşitliğe Değer ekibinin mavi yaka erkeklerle, ustabaşılar- la tekstil atölyelerinde yaptığı çalışmalar bağlamında şu anlatılmıştı: Fabrika ve imalathanelerde bazı çalışmalar 6-8 ay sürdüğü için davranışlara yansımalarını gözlemleyebildiklerini söylüyorlar. Bir atölyede örneğin, çalışma öncesi yemekhaneye gidilirken herkes birbirini iterek gidermiş ve kadınlar da arada ezilirmiş, şimdi ise bu değişmiş. Çok basit gibi görünse de gündelik olarak her gün yaşanılan azımsanamayacak bir sıkıntının en aza indirilmesi, yapılan çalışmanın doğrudan karşılığı. Eğitici açısından da oradaki kadın için de dönüşümü görmek çok önemli. Bir ustabaşı evdeki davranışlarının değiştiğini de gözlemlemiş: “Artık dinliyorum, hemen öfkelenmiyorum.” diye dönüt vermiş örneğin.
Serpil Sancar: Hangi erkekler dönüşüyor ve kendilerini sorgulamaya başlıyorlar? Benim sözlü tarih çalışmasında yaptığım görüşmelerden sonra en sık rastladığım durum hayatında feminist bir kadınla ilişkisi olmuş erkeklerin değişmesi ve dönüşmesiydi. Yani o feminist kadınlar geliyor, o erkekler kadınlarla ilişki kurmayı beceremediği için kadınlar gidiyor ama geride bir şey kalıyor. Erkekler eskisi gibi olamıyor, o çatlaktan yeni bir erkek çıkabiliyor.
Soru: Benim sorum özellikle üniversitelerde bulunan önleyici mekanizmalar hakkında. Bunu sorarken bugün Boğaziçi Üniversitesi’ndeki durumdan da bahsetmek istiyorum. Burada Cinsel Tacizi Önleme Komisyonu (CİTÖK) var, kuruluşunda BÜKAK da yer alıyor ve CİTÖK’ün kurucu üyesi, ayrıca komisyonda bir öğrenci temsilcisi de bulunuyor. CİTÖK çok kapsamlı bir mekanizma; sadece öğrenciyi hedef alan ve eğiten bir kapsamı yok. Personele ve hocalara yönelik eğitimleri hazırlayan bir komisyon. Bir ofis koordinatörü de vardı, 2021 yılında koordinatör görevden alındıktan sonra komisyonda yer alan hocaların inisiyatifine kalmış oldu. Bu anlamda öğrencilerin gidip başvurabilecekleri bir yer ama aynı zamanda temel çalışması önleyici faaliyet yürütmek; eğitimlerin düzenlenmesi, farkındalığın yaratılması. Son yıllarda bu eğitimlerin giderek azaldığını ya da tek tük kaldığını, sadece BÜKAK ya da birkaç hocanın inisiyatifiyle yürüdüğünü görüyoruz. Bunun dışında Boğaziçi’nin paylaştığı bir “Tutum Tavsiye Rehberi” var, bu da güçlü bir belge. Bundan önce de Yüksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) paylaştığı “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi” adında bir belge vardı fakat internet sitesinden kaldırıldı. Boğaziçi’nde durum böyle ama bu önleyici mekanizmalar yalnızca üniversitenin tutum belgeleriyle ya da alınan inisiyatiflerle mi sınırlı? YÖK gibi bütün üniversiteleri ilgilendiren ve onların üstünde görülen bir kurumun böyle bir belgeyi çekmesi nasıl bir ortam yaratıyor? Üniversitelerdeki önleyici mekanizmalar ya da cinsel tacize bakışa dair gözlemleriniz neler?
Nurseli Yeşim Sünbüloğlu: YÖK’ün bu Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi’ni kaldırması çok kritik bir mesele çünkü belge yürürlükteyken bu konuda bir şeyler yapmak isteyen üniversitelere, akademik ve idari personele ciddi bir alan açılmış oluyordu. Üniversitelerde işleyiş epey bir zamandır ölçülebilir performans üzerine kurulu. Ortada bir belge varsa bunun etkinlik, ulaşılan kişi, basılan broşür sayısı gibi sayıya dökülmesi gerekiyor. Böyle bir faaliyet varsa üniversite ona bir bütçe ayırmak veya bir şekilde destek olmak durumunda kalır. Tutum belgesi gibi mekanizmalar yoksa, bu konuda derdi olan feminist birkaç tane akademisyenin gönüllü emeğiyle yürür ve onların üzerinde yük olarak kalır. Tutum belgesinin varlığı akademisyenler arasında bu işin duygusal, bürokratik yükünü dağıtıyor ve mücadeleyi kolaylaştırıyordu.
Buradaki en önemli meselelerden bir tanesi, bütün üniversiteler için, özellikle Avrupa Birliği fonlarına başvuru yapmak isteyenler için toplumsal cinsiyet eşitliği planı yapmış olma zorunluluğu olması. Sorgulamamız gereken, o planın ne işe yaradığı, buna dair kurum içinde herhangi bir iş yapılıp yapılmadığı. Çok büyük bir çoğunluğunda bir şey yapılmıyor, yapıldığı zaman da göstermelik olabiliyor. Tüm eksikliklerine rağmen, bu tip kurumsal mekanizmalar olmadığında konu üniversite içinde birilerinin kişisel çabalarıyla bir şeyler yapmaya çalışması hâline dönüşüyor.
[1] Mine Şirin, “Kadın Hareketinde İfşa Esas mıdır?”, bianet, 2013, 29 Ocak 2025 tarihinde erişilmiştir. <https://bianet.org/yazi/kadin-hareketinde-ifsa- esas-midir-142801>
[2] bianet, “52 Erkek, 52 Hafta”, 29 Ocak 2025 tarihinde erişilmiştir. <https:// bianet.org/etiket/52-erkek-52-hafta-56328#google_vignette>
