Skip to main content

Osmanlı’da Türk-Müslüman Kadınların Hareketi

Berfin Atar 

Melisa Gençgül 

Sueda Köksal

Osmanlı İmparatorluğu; Türk, Ermeni, Arap, Kürt, Rum ve daha birçok milletten insanın bir arada yaşadığı bir imparatorluktu. Osmanlı’nın içerisinde var olan milletler farklı haklara, imtiyazlara ve yaşama biçimlerine sahipti. İmparatorluk içerisindeki bu çeşitlilik dönemin kadın hareketine de yansımıştı. Rum, Ermeni, Kürt, Türk-Müslüman gibi çeşitli kimliklerden kadınların farklı taleplerde bulundukları kadın hareketleri mevcuttu. Bu yazıda Osmanlı İmparatorluğu içerisinde yalnızca İstanbul ve çevresinde yaşamış olan Türk-Müslüman kadınların kılık kıyafet, çalışma hayatı, aile, eğitim ve siyaset gibi alanlarda yürüttükleri hak mücadelesini dönemin önemli bir kadın dergisi olan Kadınlar Dünyası üzerinden aktaracağız.

Osmanlı’nın Modernleşme Dönemi

Osmanlı İmparatorluğu’nun son 200 yılına denk gelen dağılma dönemi, bir dizi reform ve ıslahat hareketine sahne oldu. 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı ile başlayıp Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam eden süreçte reform hareketleri hız kazandı.

Bu süreçte Batı’daki gelişmeler yakından takip edilmiş, medeniyetin ne olduğu ve ona ulaşmak için nasıl bir yol haritası izlenmesi gerektiği konusunda farklı bakış açıları benimsenmişti. Bunlardan biri olan Batıcılık, modernleşmenin evrensel değerler üzerinden şekillendiğini ve bu değerlerin de Batı merkezli olduğunu savunuyordu. İslamcı ideoloji ise kültürü medeniyetten ayrı tutuyor; Osmanlı’nın kültürel ve ahlaki mirasıyla manevi değerlerinin muhafaza edilerek Batı uygarlığının yalnızca teknik, idari ve maddi yönlerinin alınması gerektiğini iddia ediyordu. Türkçülük ideolojisini benimseyenler geleneği muhafaza etmek istiyor ama onu sadece din temelli olarak ele almıyor, ulusal kültüre sahip çıkılması gerektiğini savunuyorlardı. Bu yaklaşım farklarına rağmen hepsinin ortak amacı “İmparatorluk, içinde bulunduğu krizlerden nasıl kurtarılabilir?” sorusuna çözüm bulmaktı çünkü İmparatorluk bu dönemde siyasi ve ekonomik krizler yaşıyordu.

18. yüzyılda Batı’nın teknik üstünlüğü Osmanlı’nın askeri yenilgiler ve toprak kayıpları yaşamasına sebep olmuştu. Üstelik Fransız Devrimi’nin etkisiyle artan özgürlük, eşitlik ve vatandaşlık talepleri ile milliyetçilik ideolojisi de Osmanlı topraklarında güçlü bir şekilde hissedilmeye başlamıştı. Batı’ya verilen ekonomik ayrıcalıklar nedeniyle Osmanlı ekonomisi yarı sömürge hâline gelmişti. Bu nedenle yükselen milliyetçilik akımının karşısında Osmanlı, 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı ile çeşitli etnik gruplardaki erkekler arasında yasal eşitliği sağlamayı ve onları yeniden etki alanına çekmeyi hedeflemiş- ti. Ancak Genç Osmanlılara göre Tanzimat kuşağı yaptığı reformlarla yalnızca Batı’yı taklit ediyordu. Tanzimat’ın reform politikaları hiçbir zaman halkın isteğine dayanmamıştı. Tanzimat Fermanı, başı çeken bürokratlar gerekli gördüğü veya büyük devletlerin temsilcilerince harekete geçmeye zorlandıkları için kabul edilmişti.

Tanzimat Fermanı’nın vadettiği eşitlik henüz sağlanmamış olmasına rağmen Avrupalı devletler Osmanlı içerisinde ikinci sınıf tebaa olan Hıristiyan cemaatlerinin konumunun iyileşmesi için baskıda bulunuyorlardı. Osmanlı Devleti bu baskılara son vermek ve devam eden ayrılıkçı isyanların önüne geçmek için 1856’da Islahat Fermanı’nı ilan etti. Gayrimüslimlere Müslümanlarla eşit haklar verilmesi yönünde hükümler içeren bu ferman, halk arasında tepkilere yol açtı.

Reform hareketleri devam ederken imparatorluk siyasal ve ekonomik bir bunalımın içine sürükleniyordu. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu zamanla dış borçlarının faizini ödeyemez hâle gelmiş ve 1875’te iflasını ilan etmişti. Öte yandan payitaht da güç kaybetmiş ve 1876’da Sultan Abdülaziz tahttan indirilip yerine anayasayı ilan etme sözü veren 2. Abdülhamit geçmişti. Anayasanın ilanı ile daha özgürlükçü bir sistem kurarak bağımsızlık isyanlarının önlenmesi ve Avrupalı devletlerin reformlar bahanesiyle Osmanlı’nın iç işlerine karışmasının engellenmesi umuluyordu. Böylece 1876’da Osmanlı’nın ilk ve son anayasası olan Kanun-i Esasi ilan edildi. Ancak 1878’de Osmanlı-Rus Harbi gerekçe gösterilerek anayasa ve meclis askıya alındı ve 30 yıllık İstibdat Dönemi başladı.

Abdülhamid yönetiminin muhalifleri olan Jön Türkler anayasal ve meşruti yönetimi geri getirmek amacıyla 1889’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurdu. 1908 yılında Jön Türklerin “hürriyet, eşitlik, adalet, kardeşlik” şiarıyla II. Abdülhamit’in yönetimine son verildi. Ardından II. Meşrutiyet’in ilanı halkta büyük bir sevinç ve ferahlamaya sebep oldu. II. Meşrutiyet ile basın yayın hayatı özgürleşti. Kadının toplumdaki konumu modernleşmenin önemli bir göstergesi sayıldığından bu döneme kadar Osmanlı aydınları kadın-erkek eşitliği ve kadının toplumdaki rolü üzerine yazmaktaydı. Bu konuda da farklı kesimlerde farklı bakış açıları mevcuttu. Batıcı aydınlar yazılarında kadınların özgürleşerek insanlık mertebesine erişeceğini ve toplumu da medeniyet mertebesine eriştireceklerini savunuyorlardı. Batı’yı taklit etmeye karşı olan İslamcı aydınlar ise kadınların ahlaki ve dinî kurallara sadakati olmazsa toplumsal hayatın tahrip olacağını düşünüyorlardı. II. Meşrutiyet’in ilanı gazete ve dergilerin yalnızca sayısının değil aynı zamanda çeşitliliğinin de artmasını sağladı. Bu sayede kadınlar da basın hayatında yer almaya başladı. Yayın hayatına başlayan kadın dergilerinde yazılan yazılar sayesinde eğitim, çalışma hayatı, giyim, evlilik, aile, annelik ve toplumsal yaşam gibi konularda kadınların yaşadıkları sorunlar ele alınmış, çözüm önerileri sunulmuş ve talepler dile getirilmişti.

Cumhuriyet’in ilanına kadar Demet, Hanım, Kadınlar Alemi, Kadınlık, Aile, Süs, İnci, Firuze, Kadınlar Dünyası, Türk Kadını gibi 30’u aşkın dergi çıkarılmıştı.[1] Bu dergilerden Şükufezar, sahibi ve kadrosunun tamamı kadın olan ilk dergiydi. 13 yıl boyunca çıkarılan Hanımlara Mahsus Gazete ise en uzun yayın hayatına sahip kadın dergisiydi. Dergilerde kadınlar çok eşlilik ve erkeğin isteği ile boşanmanın kaldırılması, giyim yasaklarının kalkması, kamu yaşamına katılım, kız çocuklarının ve kadınların eğitimi gibi somut taleplerde bulunuyorlardı. Gündelik hayatta karşılaştıkları problemleri okur mektupları aracılığıyla anlatıp toplumsal kabulleri tartışıyorlardı. Bu dergilerin çoğu İstanbul merkezliydi ve üst sınıfa mensup az sayıda kadına hitap ediyordu. Dolayısıyla dergilerde konak eğitimi görmüş, yabancı basını yakından takip eden, çoğunlukla üst düzey bürokratların eşlerine veya kızlarına ait argümanlar ve talepler bulunuyordu.[2] Dergilerde edebiyat, tarih, sanat, sağlık, çocuk terbiyesi, aile hayatı, aşçılık, moda gibi pek çok konuda kadınları bilgilendirme ve geliştirme amacıyla yazılar yayımlanıyordu.

Osmanlı toplumu kadının ve erkeğin ayrı alanlarının olduğu bir yapıya sahipti. Erkeğe dışarının rolleri yani kamusal alan bırakılmışken kadın eve ait rollerle yani özel alanla sınırlandırılmıştı. Bu ayrım üzerinden oluşan toplumsal yapı beraberinde kadınlara bazı değişmez kuralları da dayatıyordu. Bunlar aile içi yaşamdan eğlence türüne, eğitimden çalışma hayatına, giyimden ev mimarisine, seyahat biçimine kadar her alanı etkiliyordu. Kadının kamusal alana çıkışı, gideceği ve gezeceği yerler devlet tarafından sınırlandırılmıştı. Örneğin; kadının nerelerden alışveriş yapacağı, hangi camilerde ibadet edeceği, hangi araçlara bineceği gibi konular ayrıntılı bir şekilde fermanlarla düzenlenmişti.

Giyim

Kadınlar ev dışında vücutlarını ve yüzlerini gizleyen yeldirme, ferace ya da çarşaf giyerlerdi. Tesettür, kadını toplumdan soyutlayan en önemli olgulardan biri olarak kabul ediliyordu. Örtünme dinî bir olgu olmasına rağmen bu konuda kadınlara hem kocaları hem de devlet tarafından müdahale ediliyordu. Çünkü tesettür sadece mahremiyeti ve cinselliği değil, toplumsal düzeni de koruyacak bir araç olarak görü- lüyordu. Devlet çıkardığı fermanlarla makbul kadının kılık kıyafetinin nasıl olması gerektiğini belirliyordu. Ayrıca görünüş açısından gayrimüslim kadınların Müslüman kadınlara benzememesi için de fermanlar çıkarılmıştı. Bu fermanlar ile giysinin biçimi, rengi, kumaşı gibi pek çok husus detaylandırılmıştı.

Meslek sahibi olmaya başlayan Osmanlı kadınının yeni konumuna uygun olarak giyinmesi konusu beraberinde pek çok eleştiriyi ve tartışmayı getirmişti. Örneğin Kadınlar Dünyası’nda başlayan tartışmalarda giysinin tektipleştirilmesi ve millileştirilmesi istenmiş, bu amaçla bir dernek kurulması düşünülmüştü. Hatta bunun için bir yasa çıkarılması önerilmişti. Fakat bu öneriler hayata geçirilmedi. Her ne kadar giyimle alakalı farklı birçok görüş bulunsa da çoğunluğun fikir birliğine vardığı nokta peçenin kaldırılmasıydı.[3] Tesettürün kaldırılması da tartışılan bir konuydu. Kadınlar, bu taleplerinin İslamiyet’e uygun olduğunu söyleyerek taleplerini meşrulaştırmaya çalışıyorlardı. Ayrıca peçe kamusal hayata giren, çalışan kadın için engelleyici ve aşağılayıcı bir unsur olarak görülüyordu. Kadınlar, Kuran’a referanslar vererek şeriatta peçenin olmadığını savunuyorlardı. Peçenin evlenmek isteyen gençlerin birbirlerini tanımalarına engel olduğu, bu yüzden mutsuz evliliklere sebebiyet vereceği gibi söylemlerle argümanlarını destekliyorlardı. Kadınlar Dünyası’ndaki şu sözler de peçenin aşağılayıcılığını vurguluyor: “Kız erkeği görebilir; fakat erkek kızı göremez… Zerre kadar aklımız yok mu ki, onu yüzümüze ayıblı, kabahatli gibi örtüyoruz? […] Onu yırtacak kadar da ellerimizde kuvvet yok mu? Yoksa, yazık!..”[4]

Çalışma Hayatı

Osmanlı bir tarım toplumuydu. Tarım ekonomisinin yükü Anadolu’daki ailelerin özellikle de kadınların üzerindeydi. Anadolu’da yaşayan kadınlar tekstil üreticiliği ve ipek dokumacılığı gibi işlerle ekonomiye katılıyorlardı. Büyük kentlerde yaşayan orta sınıftan kadınlar da 1900’lü yıllarda iş yaşamına girmeye başlamıştı. Ancak kadınların ekonomiye katkı sunup çalışma hayatına katılmaları erkeklerle eşit muamele gördükleri anlamına gelmiyordu. Örneğin, kadınlar fazla mesai yapmalarına rağmen düşük ücret alıyorlardı. Ancak bu eşitsizlikler karşısında kadınlar çeşitli gösteri ve grevlere aktif olarak katılarak mücadele etmeye devam ediyorlardı. 1872-1907 yılları arasında örgütlenen 50 grevin 9’u kadınların çalıştığı dokuma işkolunda gerçekleşmişti.[5]

Çalışma yaşamına katılmak isteyen kadınlar argümanlarını dine referans vererek, aile ve devletin selameti üzerinden şekillendirmişlerdi. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu ekonomik krizde ve savaş ortamında, devletin ekonomik bağımsızlık kazanabilmesinin kadın- erkek bütün toplumun çalışmasıyla mümkün olacağını savunuyorlardı. Örneğin Kadınlar Dünyası dergisinde; kadınların ekonomik bağımsız- lığa katkı sağlayabilmesi için yerli malı ürünleri tercih etmeleri hatta bu ürünlerin alışverişini teşvik etmeleri gerektiği söylenmiş, yerli mamuller satan dükkânların adresleri dergide yayımlanmıştı. Ayrıca kadın da çalışırsa aile içindeki refahın ve huzurun artacağı, böylece çocukların güzel terbiye edileceği savunulmuştu.

Kadınlar çalışma hayatına katılabilmek için Kuran’a ve İslam’a referans vererek kadının çalışmasının dine uygun olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı. Örneğin, Kadınlar Dünyası imzasıyla yayımlanan yazıda şöyle deniyor:

Unutulmasın ki, din, mani’-i terakki [gelişmeye engel] değildir. Din, kadınların dahi erkekler gibi çalışmasını şiddetle emretmişdir. Biz sokağa çıkıyor muyuz? Bir dükkanda erkek satıcıdan bir şey iştira’ [satın alma] edebiliyor muyuz? Evet, değil mi? O hâlde rica ederiz. “İştira” ile “bey” [satma, satın alma] arasındaki fark nedir? ... Dine riayetkar olmak şartıyla kadınların dahi ticaret edebilecekleri hakkında icabında fetva bile [çıkarılabilir] istihsal edilebiliyor.[6]

Çalışma yaşamına katılımın toplumsal bir mesele olduğunu düşünen kadınlara göre hükümet dahil herkese sorumluluk düşüyordu. Bu konuda dernek ve kurumlara da önemli görevler atfediyorlardı. Kadınların çalışma hayatında yer alabilmelerine katkı sağlaması amacıyla 1913 yılında Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti kurulmuştu. Bu cemiyet ile kadınların ekonomik olarak bir başkasına bağımlı olmadan yaşayabilmesi hedeflenmişti. Kadınlar Dünyası dergisi ve bu cemiyetin çalışmaları neticesinde 1913 yılında Telefon İdaresi ilk kez 7 Türk kadınına memuriyet hakkı tanıdı.[7]

Bu dernek ve dergiler, kadınları sadece var olan kurumlara dahil etmek için değil aynı zamanda kadınlara yönelik yeni iş alanları oluşturabilmek için de çalışıyorlardı. Mesela çamaşırhaneler, ticarethaneler, lokantalar açılarak hem kadınlara yeni iş alanları yaratılmış olacak hem de çalışan kadınların ev işleri nedeniyle yorulmaları önlenecekti.

Toplumda kadınların çalışmasına dönük eleştirilere de dergiler aracılığıyla yanıt veriliyordu. Örneğin, çocuklu kadınların çalışmasının çocukları için sorun olabileceğine dair görüşler vardı. Kadınlar bu görüşlere karşı bugün çocuk yuvası olarak adlandırılan bir kurum tipi önermişlerdi. Böylece hem kadının çalışması kolaylaşacak hem de çocuklar bilimsel bir tarzda yetişmiş olacaktı.

Karşıt görüşlerden bir diğeri de kadınların çalışmasının ev işlerinin ihmal edilmesine yol açma ihtimaliydi. Ancak bu görüşe karşı da kadınlar hem ev içi hem de ev dışındaki mesailerini sürdürmeye devam edeceklerini açıklamışlardı. Bu bağlamda ev işine statü kazandırılması konuşulmuş ve ev işlerinin ücret karşılığında başkalarına yaptırılması tartışması da gündeme gelmişti. Kadınların taleplerine bakıldığında çalışmayı, ekonomik güce sahip olmanın ve kendi geçimini sağlamanın temel koşullarından biri olarak gördükleri söylenebilir.

Aile

Toplumun en küçük birimi olarak tanımlanan ailenin devamlılığı ve refahı toplumun devamlılığı ve refahı ile ilişkilendirilmiş ve bunun için kadına birtakım roller ve sorumluluklar yüklenmişti. Ancak kadının aile içindeki konumu, eşlerin birbirlerini tanımadan yaptıkları evlilikler, özellikle kız çocukların yetersiz eğitimi, çocuklara verilen terbiyenin cinsiyete göre farklılık göstermesi aile içi sorunlara sebep oluyordu.

Evlilikte kadın ve erkeğin karşılıklı hak ve yükümlülükleri incelendiği zaman erkeğe üstünlük tanındığı görülmektedir. Kadın kocanın makul ve meşru isteklerini kabul etmeli ve ona itaat etmeliydi. Koca müşterek ikametgâhı belirleme, kadının evden çıkışını ve eve ziyaretçi kabulünü yasaklama gibi haklara sahipti.

Kadınlar Dünyası dergisinde de evlilik konusu tartışılıp dergide bu konuda okuyucu mektuplarına çokça yer veriliyordu. Dergi çevresindeki kadınlar görücülük ve çok eşlilik gibi usulleri eleştirip değişimi savunuyorlardı. Örneğin, kadın ile erkeğin sağlam bir aile kurması isteniyorsa cinslerin karşılıklı ilişki içinde birbirlerini tanımaları ve birbirlerine alışmaları gerektiği önemle belirtilmişti. Kadının ve erkeğin birbirleri ile konuşmasının sıradan bir eylem olması gerektiği Kadınlar Dünyası dergisinde “[…] bir tüccar ile bir ihtiyaç üzerine konuşulmasına şeriat izin verdiğine göre, evliliğe aday kişilerin de birbirleriyle konuşmaları engellenmemeli.”[8] şeklinde vurgulanmıştı.

Kadınlar tarafından eleştirilen bir diğer usul de çok eşlilik konusuydu. Şerî hukuka göre bir erkek aynı anda dört kadınla evli olabilir. Ancak bu durum eşler arasında her konuda eşitliğin özellikle de ekonomik eşitliğin sağlanması şartına bağlanmıştı. Aslında şerî hukukta önerilen tek eşlilik olmakla birlikte çok eşliliğe de icazet verilmişti. Nitekim yapılan birçok araştırmaya göre çok eşlilik, eşler arasında ekonomik eşitliğin sağlanması şartından dolayı daha çok yönetici sınıf ve zengin kesim ile sınırlıydı.[9]

Tanzimat sonrası dönemde kadınların çok eşlilik konusuna dair artan tepkilerinin de etkisiyle 1917 yılında Hukuk-i Aile Kararnamesi yayımlandı. Kararname ile erkeğin evliyken ikinci eşle evlenemeyeceğine dair bir düzenleme getirilmiş ve evlilik yaşına dair düzenlemeler yapılmıştı. 9 yaşından küçük kızlar velilerinin izni olsa bile evlendirilemeyecekti. 17 yaşını dolduran kadınlar ise veli izni olmadan evlenebilecekti.[10]

Osmanlı Devleti’nde boşanma konusundaki hukuki düzenlemelere bakıldığında 4 çeşit boşanma metodu olduğunu görüyoruz:[11]

Talak: Herhangi bir kurumun onayına bağlı olmaksızın erkeğin tek taraflı irade beyanına dayalı olarak boşanmadır. Erkek bu hakkıdilediği biçimde kullanabilirdi.

Tefviz-i Talak: Kocanın verdiği yetkiye dayanarak kadın tarafından boşamadır. Bu yetki daha çok padişah kızlarının evliliklerinde kullanılırdı.

Muhalaa: Karşılıklı rıza ile boşanmadır.

Tefrik (Adli boşanma): Belirli sebeplerin varlığı hâlinde hâkim kararıyla boşanmadır.

Hukuk-i Aile Kararnamesi ile tefrik (adli boşanma) sebepleri artırılmıştı. Bu yeni düzenleme ile evli kadınlar zührevi hastalıklar, cüzzam, baras ve akıl hastalığı, kocanın iktidarsızlığı, şiddetli geçimsizlik ve kötü muamele sebeplerinden birinin varlığı hâlinde hâkime başvurarak boşanmayı talep edebilecekti.[12] Ayrıca Kararname, “nafaka bırakmadan veya bıraktığı hâlde uzun süre kaybolması” durumunda kadına boşanmayı talep etme hakkı veriyordu. Bu günümüz hukuk sisteminde var olmayan bir uygulamadır. Günümüzde eşlerin boşanması durumunda nafaka konusu gündeme gelir. Ancak Osmanlı toplumunda erkek evlilik birliği içerisinde de kadına nafaka ödüyordu. Bu uygulamanın şerî hukuktaki adı evlilik nafakasıydı. Evlilik süresince verilen bu nafaka boşanma hâlinde yerini “iddet nafakası” adlı bir nafaka türüne bırakıyordu. İddet nafakası, iddet süresi boyunca devam eden bir nafaka türüydü. İddet, evliliğin herhangi bir sebeple sona ermesi durumunda nikâh hükümlerinin tamamen ortadan kalkması ve kadının yeni bir evlilik yapabilmesi için beklemek zorunda olduğu süredir.[13] Bu iddet süreleri konusunda mezheplerin farklı uygulamaları bulunmaktaydı.

Sonuç olarak, kararname ile kadınların etki alanı artmıştı ve kadınlar aile hukukuna ilişkin önemli kazanımlar elde etmişti. Ancak Hukuk-i Aile Kararnamesi klasik aile yapısına aykırı hükümler içerdiği gerekçesiyle İslamcılar ve Müslümanla ile aynı hukuki uygulamaya maruz kaldıkları için gayrimüslim liderler tarafından tepki gördü. Oluşan bu tepkiler sonucunda kararname 1919 yılında yürürlükten kaldırıldı. 1919 yılından Medeni Kanun’un kabul tarihi olan 1926 yılına kadar aile hukukuna ilişkin yeni bir düzenleme yapılmadı.

Eğitim

Aile yaşamına dönük düşünsel değişimlerin eğitim hayatına da yansımaları oldu. Nesil yetiştiricisi olarak görülen kadınların ailenin, milletin ve vatanın selameti için eğitimli olması gerekiyordu. Kadınlar, iyi ev kadınlarının yaratılması ve evliliğin gerçek amacının anlatılması için okullara “izdivaç dersleri” konulmasını talep ediyorlardı. Ailenin verdiği terbiye “manevi çeyiz” olarak adlandırılıyor; ailelerin evlenecek kızlarına maddi çeyizden ziyade, manevi çeyiz vermeleri isteniyordu. Böylece, sorun yalnızca anne-baba sorunu olmayıp, toplumsal bir boyut kazanıyordu. Bunun için özellikle kız okullarının niteliğinin artırılması, yeni okulların açılması gerektiği savunuluyordu. Eğitimin önemi Kadınlar Dünyası dergisinde “İyi bir kız mektebi tesis etmek her ailenin kucağında bir mekteb açmak demektir… Millet analarını nasıl terbiye ederse öyle mahsuller alacak.”[14] denerek vurgulanıyordu.

Ancak kız çocuklar sadece sıbyan mekteplerine gidiyordu. Kız çocukların ilkokuldan sonra okula devam edebilmesi için karma olmayan okullar yani kız rüştiyeleri gerekiyordu. Kız rüştiyeleri içinse kadın öğretmen yetiştirilmesi gerekiyordu. İlk kız rüştiyesi 1859’da İstanbul’da açıldı. Sonraki dönemlerde İstanbul çevresinde kız rüştiyeleri açılmaya devam edildi. Ancak bu okullar İstanbul merkezli kaldı, Anadolu’ya ulaşmadı. Rüştiyelerde dikiş nakış gibi dersler ağırlıktaydı.

II. Meşrutiyet dönemi ile ilköğretimin zorunlu, parasız olması ve eğitimde birliğin sağlanması gibi yenilikler geldi. Kadınların yükseköğretime katılımı da gündeme gelmeye başladı. Böylece Osmanlı Devleti’nin ilk yükseköğretim kurumu olan Darülfünun’da (İstanbul Üniversitesi) önce bazı dersler kadınlara açıldı sonra 1914’te İnas Darülfünun’a yani kadın üniversitesine dönüştürüldü. Yükseköğrenim 1921’e kadar kadın-erkek ayrı ilerledi.

Siyaset

Osmanlı’da Türk-Müslüman kadınların haktalepleri Batı’daki feminist hareketin talepleri ile paralellik gösteriyordu. Ancak farklılaşan noktalardan biri oy hakkı talebi oldu. Osmanlı’da kadınlar henüz oy hakkı istememekle beraber dergilerde dünya kadınlarının siyasal hak mücadelesinden örnekler vererek dönemin okuyucularını bilinçlendirmeye çalışıyorlardı. Kadınlar Dünyası dergisinde yer alan aşağıdaki alıntıda kadınların oy ve seçim hakkı gibi siyasi haklara dair bilinçli olarak daha az söz ürettikleri ve eylemlilikte bulundukları sonucunu çıkarabiliriz: “Bizim sükûtumuz bizim hakk-ı intihabı [seçim hakkı] istemediğimiz için değil, henüz onun zamanı gelmediğine kani’ [inanmak] olduğumuz içindir.”[15]

Kadınlar arasında da siyasi haklar elde etmeye dair ikilik hâli söz konusuydu. Bir kesim seçme-seçilme hakkının kazanılması için kadınların yeterli formasyona sahip olmadığını düşünürken diğer kesim ise çalışma yaşamı ve ülke yönetimi gibi konularda kadınların erkekler- den aşağı olmadığını, sorunun kadının yeteneğini körelten yaşam anlayışından kaynaklandığını savunuyordu.

Sonuç Yerine

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında modernleşme sürecinde olan Osmanlı Devleti’ndeki kadınlara da kendi özgürlüklerini, eşitliklerini talep etmek ve haklarını savunmak için alan açılmıştı. Ancak bu dönemdeki Osmanlı aydınları tüm modernleşme çabalarında gördüğümüz gibi kadınların taleplerine yönelik de aşırılığa düşme tenkidinde bulunmuşlardı. Yazıda yer alan söylemler incelenirken bir taraftan tamamen Batı’ya kapılarak özü kaybetme diğer taraftan geçmişe takılı kalma endişeleri arasında sıkışmış olan Osmanlı modernleşmesi dikkate alınmalıdır. Eğitim hakkı, çalışma hakkı, aile, giyim gibi alanlarda başlayan hak mücadelesi Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışı ve cumhuriyetin ilanından sonra da varlığını sürdürmeye devam etmiş, kadınların siyasal taleplerini de içine alarak güçlenmişti. Ancak ana akım tarih anlatılarında Osmanlı kadınlarının taleplerini ve mücadelelerini görmüyoruz. Feminist tarih yazıcılığı sayesinde öğrendiğimiz Osmanlı kadın hareketleri bize bugün bu coğrafyada hâlâ devam eden feminist mücadelenin köklü bir geçmişi olduğunu gösteriyor.

 

[1] Özge Özdemir Akkoç, “Osmanlı’da Kadın Hareketi ve Milliyetçi İdeolojinin Kesişimleri: Kadınlar Dünyası”, basılmamış yüksek lisans tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi, 2019, s. 27.

[2] Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız İnkılap: Nezihe Muhiddin, Kadınlar Halk Fırkası, Kadın Birliği, İstanbul: Metis Yayınları, 2003, s. 52.

[3] Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis Yayınları, 2016, s. 259.

[4] Mükerrem Belkıs, “İzdivaç ve Usul-ı İzdivaç”, 5 Teşrin-i Evvel 1329, no. 1 12, s. 4-5 içinde Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis Yayınları, 2016, s. 255.

[5] Şehmuz Güzel, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Toplumsal Değişim ve Kadın”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi (3-4), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 862-71., içinde Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul: Metis Yayınları, 2021, s. 45.

[6] “Kadınlar Dünyası” imzasıyla, “Teşebbüs-i Şahsi”, Kadınlar Dünyası (18), s.1., içinde Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul: Metis Yayınları, 2021, s. 364.

[7] Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul: Metis Yayınları, 2021, s. 378.

[8] Mükerrem Belkıs, “Görücülüğün Yerine”, Kadınlar Dünyası (62), s. 3, içinde Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul: Metis Yayınları, 2021, s. 273.

[9] Berna Yürüt, “Tanzimat Sonrası Osmanlı Kadın Hareketi ve Hukuki Talepleri”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi (özel sayı), 2017, s. 374-375.

[10] Berna Yürüt, “Tanzimat Sonrası Osmanlı Kadın Hareketi ve Hukuki Talepleri”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi (özel sayı), 2017, s. 390.

[11] A.g.e., s. 389.

[12] A.g.e., s. 390.

[13] Suat Erdem, “İslam Hukukuna Göre İddet ve İddet Bekleyen Kadının Nikâhı”, C.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi (2), 2013, s. 76.

[14] Sacide, “Kızlarımızın Cihazı Ne Olmalıdır”, Kadınlar Dünyası (103), s. 10, içinde Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul: Metis Yayınları, 2021, s. 326.

[15] “Kadınlar Dünyası” imzasıyla, “Kadın ve Hakk-ı İntihab”, Kadınlar Dünyası (133), s. 2, içinde Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul: Metis Yayınları, 2021, s. 395-396. 

 

 

 

 

 

 

 

 

Turkish