Helen James
Çev.: Elif Esra Taş
Nebile Sena Başar
8 Mart Dünya Kadınlar Günü, dünyanın dört bir yanından kadınların dayanışma içinde gururla bir araya geldiği bir gün. Oy hakkı söz konusu olduğunda da bu dayanışmayı görmeyi bekleriz. Fakat durum, İsviçre için çok farklı.
Kadınların oy hakkına sahip olması gerektiğine inanmayan kadınlardan biri, 1950’lerin sonunda Kadınların Oy Hakkına Karşı İsviçreli Kadınlar Birliği’ne (League of Swiss Women against Women’s Suffrage) katılan Rosmarie Köppel-Küng’dür.
İsviçre’nin oy hakkı hareketinde bir paradoks ortaya çıktı: Siyaseten aktif olmamak için kadınlara oy hakkı verilmesine karşı çıkan kadınlar, siyasi olarak aktif olmak zorunda kaldılar. Yine de yapabileceklerinin bir sınırı vardı. Oy hakkı destekçileri yaratıcı ve sansasyonel aktivizmle medyanın ilgisini çekebilirken oy hakkı karşıtlarının yapabilecekleri reklamlar, yuvarlak masa tartışmaları ve söyleşilerle sınırlıydı. Karşıtlar, kendilerini zamanın ruhuna kaptırıp sert bir söylem kullanmayı denediler ancak bu pek kadınsı bulunmadığı için kısa süre sonra bundan vazgeçtiler.
Oy hakkı karşıtlarının başlıca argümanı cinsiyet rollerinin doğal dağılımıydı. Bern Üniversitesi’nde eczacılık okuyan ve 1930’da mezun olan oy hakkı karşıtı Gertrud Haldimann-Weiss şöyle yazmıştı: “Gerçek görevimiz hizmet etmek, vermek, şükretmektir; hükmetmek, talep etmek ya da soğukkanlı hesaplar yapmak değil.” Koca, siyasi karar alma ve devlet işlerinden sorumluyken karısı evle ilgilenmeliydi fakat elbette bunu her zaman kocasının “babacan otoritesinin” gözetimi altında yapmalıydı.
1946’da kadınların oy hakkı konusunda İsviçreli kadınlarla yapılan bir söyleşide tütün satıcısı Bayan Feller ise şöyle diyordu: “Ben buna karşıyım. Kişisel olarak siyaset hakkında hiçbir şey bilmiyorum ve ilgilenmiyorum. Kadın kocasıyla konuşmalı ve siyaseti böyle etkilemeli. [Kadın] Aileye ait olduğunu düşünmeli ki orada gereken siyaset değil, huzurlu bir yuvaya yönelik derin bir anlayış ve sevgidir. Birçok kadın için [oy hakkı], büyük bir ihtiyaçtan ziyade çok sonradan akla gelen bir şeydir. Oy hakkını savunan kadınlardan pek azı aslında neyin tehlikede olduğunu tam olarak biliyorlar!”
Zürihli Bayan Haab da oy hakkına karşı çıkarken yine kadınların aile içindeki rolüne dikkat çekiyor: “Kadınlara oy hakkı vermenin ne anlamı var? Kadın, kocası için dostane bir yuva hazırlamalıdır. Daha az zevk ve çekicilik peşinde koşmalı, biraz daha az temizlik yapmalı ve güzelmiş gibi davranmalı fakat daha içten olmalı ve daha fazla iyilik yapmalı. Ama bu erkeklerin kendi hatası. Onlar gösterişli ve abartılı küçük şeylere odaklanmaya o kadar meyilliler ki kendi ailelerini ve eşlerini unutuyorlar. Bu yüzden kadınların oy hakkı peşinde koşmak, etrafta gazete dağıtmak yerine şunu söylüyorum: Siyaset konuşup çocuk yetiştirmeyi unutan kadın yeniden anne olmalı, güçlü oğullar ve anne adayları yetiştirmeli. Ben üç kızımı böyle büyüttüm, üçünün de mutlu evlilikleri var ve bu görüşümü paylaşıyorlar.”
Zürihli, iki çocuk annesi ve sebze satıcısı Bayan Surbeck ise kadınların oy hakkı kazanmasını prensip olarak desteklese de bunun pratikte yol açacağına inandığı sorunlardan bahsediyor: “Prensip olarak destekliyorum ve oy kullanma hakkıyla birlikte gelen görevleri üstlenmeye de hazırım. Ancak siyaset için zamanım yok – iş ve annelik görevi her şeyden önce gelir. Eğer oylar yanlış çıkarsa, erkekler bunun kadınların oy kullanmasından kaynaklandığını söyleyebilir ve böylece her şey kadınların üzerine yıkılır.”
Zürih’teki “Kathya” kafenin sahibi ve 20 yıldır evli olan Bayan Emmi Guendel ise kadınların oy hakkı almasına şu şekilde karşı çıkıyor: “Ben buna temelden karşıyım! Kadınların asıl görevi ev, aile ve çocuk yetiştirmektir. Bu şekilde kamusal yaşamı da etkiliyorlar. Kadınları etkileyen önerilerin oylanmasında kadınlar kocalarını etkilemelidir.”
Zürih’te bir markette şube müdürü olan 23 yaşındaki bekâr Elisabeth Hudreoli ise benzer şekilde siyasetin erkeklerin işi olduğunu savunuyor: “Bunu [siyaseti] erkekler yapmalı! Kadınlar ev işlerini yapmalı, çocukları eğitmeli ve güzel bir yuva kurmalı. Reddedişim kendi düşüncelerimin ürünü. Kadınlara oy hakkı verilse bile prensip olarak kabul etmem.”
Zürih’te oy hakkı karşıtı kadınlardan oluşan bir gruba gönderilen mektupta ise şöyle deniyordu: “Ancak kadınlar için siyasi eşitliğin reddedilmesi; eş ve anne olarak, kız kardeş ve kız evlat olarak, profesyonel çalışanlar olarak yaptıkları işlerin kesinlikle en az devleti yönetmek kadar yüksek bir mertebeye sahip olmasına dayanır.”
Eşitlik için kampanya yürüten erkekler genellikle zayıf görülüyordu. Gertrud Haldimann-Weiss, “Bazen neredeyse patlayacak gibi oluyorum (…) ama erkeklerin böyle şeylere nasıl katlandıklarını gördüğümde sık sık dişlerimi gıcırdatıyorum.” diye yazıyordu.
İsviçre’nin kadınların oy kullanmasını yasallaştırmasındaki yavaş ilerlemeye rağmen İngiltere ve ABD gibi özgürleşmenin gidişatını çoktan belirlemiş olan diğer ülkelerde 1960’larda erkeklerin kadınsılığından ve ev işlerine entegre olmalarından yakınma eğilimi vardı. 1955 yapımı Asi Gençlik2 filminde babanın önlükle dolaşıp aileye hizmet ettiği bir sahne vardır -James Dean’in sonunun iyi bitmemesine şaşmamalı!3
Bu görüşler, Eşit Haklar Değişikliği’ne4 (ERA) karşı kampanya yürüten ve kadınların evde kalması gerektiğini savunan Harvard eğitimli avukat ve yazar Phyllis Schlafly tarafından özellikle desteklenmiştir. Paradoksal bir şekilde, aynı zamanda antikomünist olan Schlafly oldukça politize olmuş ve 1952’de Cumhuriyetçi Kongre’ye adaylığını koymuştur. Ayrıca daha sonra ERA’nın cinsiyetsiz tuvaletlere ve eşcinsel evliliğin teşvik edilmesine yol açacağını iddia etmiştir –tam bir vizyoner, daha azı değil(!)
Ev kadınlığına yapılan vurguya rağmen kadınların oy kullanmasına karşı çıkanların çoğu ev işlerinde yardım almayı karşılayabilecek durumdaydı ve varlıklı, orta sınıf kesimlerden geliyorlardı. Yalnızca statükonun korunmasında çıkarları vardı. Nitekim Soğuk Savaş sırasında, toplumsal cinsiyet eşitliği arzusu komünizmin “eşitlikçiliği” ile eşdeğer tutuldu. Demir Perde’nin5 arkasında kadınların durumunun biraz farklı olduğu bilinse bile kadın haklarının reddedilmesi komünizmle mücadele gerekçe gösterilerek meşrulaştırıldı. İsviçre’de kadınların oy hakkının ülkeyi sarsacağından ve solcuların yıkımına açık hâle getireceğinden korkuluyordu. Örneğin bir senaryoya göre kadınların oy hakkı hareketi orduyu hedef alabilir ve ülkeyi zayıflatabilirdi. Bu aynı zamanda diğer kadınların manipülatif ve mantıksız davranacağına dair temel bir güvensizliğe de işaret etmektedir. Kendini antifeminist olarak adlandırmak bugün hâlâ yaygın bir ifadedir ve çoğunlukla gündelik toplumsal cinsiyet meselelerine atıfta bulunur: Çocuklara kim bakacak? Kim yarı zamanlı çalışacak? Ancak yine de kadınların oy hakkından vazgeçmesi gerektiği fikri düşünülemez hâle geldi. Rosmarie Köppel-Küng bile 50 yıldan uzun bir süre sonra verdiği bir röportajda şöyle demiştir: “Bugün olsa kadınların oy hakkını desteklerdim.”
