Skip to main content

“Güvenli Alan” Nedir? Kavramın 50 Yıllık Tarihine Bir Bakış

“Güvenli Alan” Nedir? Kavramın 50 Yıllık Tarihine Bir Bakış1

Fusion Web Sitesi Ekibi Çev.: Nazlı Nehir Güzelce Su Doğa Şahan

Oxford fellow’u 2 ve çok satar bir yazar olmasının yanı sıra biyolog olan Richard Dawkins Twitter’da tam bir pislik gibi davranıyor. At sineği3 tavrını taviz vermeden sürdürmekten oldukça keyif alıyor, öyle ki sırf popüler düşünceye karşı çıkmak için gördüğü fırsatlara atlıyor. Richard Dawkins, özellikle yükseköğretim söz konusu olduğunda, sözde politik doğruculuğun karşısında sıkça tavır alıyor. Yeni yazdığı, beden eğitimi hocası tarzı4 olan tweet’inde “Üniversite ‘güvenli bir alan’ değildir.” demiş. “Eğer bir güvenli alana ihtiyacınız varsa burayı terk edin ve eve gidin, üniversiteye hazır hâle gelene kadar oyuncak ayıcığınıza sarılın ve baş parmağınızı emin.” Peki, “güvenli alan” dediğimiz şey nedir ve bir üniversite niye güvenli alan olmamalıdır? Richard Dawkins’in bu tweet’i, okuldaki bir silahlı saldırıya ya da kampüsteki bir tecavüz vakasına karşı yazılmış olsaydı hasta ruhlu bir cevap olurdu. Ancak onun bahsettiği güvenlik türü bu değil. Richard Dawkins’in hoşuna gitmeyen güvenli alanlar, kuir ve feminist aktivistlerin onun alanına yaptığı müdahalelerdir. Richard Dawkins gibi kendini “halk aydını” olarak tanımlayan biri, aniden tekil bir kişiye seslenmek için cinsiyet belirtmeyen they5 zamirini kullanmak zorunda kalır, aksi takdirde kınanma riskiyle karşı karşıyadır. Oysaki o, doğal bilimler için üniversiteye gelmişti, sosyal bilimler için değil. Richard Dawkins, bu hayal kırıklığını yaşayan tek kişi değil. Missouri Üniversitesi’nde başkan ve rektör Siyah öğrenciler için güvenli alan yaratamadıkları suçlamasıyla eylemci öğrenciler tarafından istifa etmeye zorlandı.6 Yale’de bir öğretim görevlisi ve eşi, ırkçı ve rahatsız edici cadılar bayramı kostüm giyme hakkının arkasında durdukları için ulusal çapta bir kınamayla karşı karşıya kaldı.7 “Güvenli alan” kavramı, kampüs topluluklarının işleyişini değiştirmek isteyen öğrenci aktivistler için bir mücadele sloganı hâline geldi. Ancak bu kavramın daha eski bir geçmişi var. Akademisyen ve aktivist Moira Kenney, Mapping Gay L.A.8 [Los Angeles’daki Geyleri Haritalamak] adlı kitabında, “güvenli alan” fikrinin başlangıcını 60’lı yılların ortalarındaki lezbiyen ve gey barlarına dayandırıyor. Eşcinsellik karşıtı kanunların hâlâ yürürlükte olduğu bu dönemde güvenli alan -en azından polisler gelene kadar- açıkça kimliğinizi yaşayabileceğiniz ve iyi bir arkadaş çevresi bulabileceğiniz bir yer anlamına geliyordu. Ancak gey barlar, riskten tamamen uzak olma anlamında “güvenli” değildi ya da sadece geylere ayrılmış alanlar da değildi. Güvenli alan, insanların politik ve sosyal baskıya karşı pratik bir şekilde direnebilecekleri bir yerdi. Moira Kenney’e göre, “güvenli alan” kavramı ilk kez tutarlı bir şekilde 60’lı ve 70’li yıllarda kadın hareketi tarafından kullanılmaya başlandı. Burada güvenlik ise erkeklerden ve ataerkil düşünceden uzak olmak anlamına geliyordu ve bilinç yükseltme gruplarını tanımlamak için kullanılıyordu. “Kadın hareketi içinde ‘güvenli alan’ demek bir sonuçtan ziyade bir aracı anlatmak için kullanılırdı. Ayrıca yalnızca fiziksel bir alan değil; aynı zamanda topluluk arayışında olan kadınların bir araya gelmesiyle yaratılan bir alandı.” Moira Kenney, 70’lerin başında kurulan New York Radical Women [New York Radikal Kadınlar] adlı grubun kurucularından Kathy Sarachild’ın bilinç yükseltme grupları hakkındaki sözlerini şu şekilde aktarıyor: “Amaç, kadınları değiştirmek değildi; daha fazlasını bilmek dışında kendimizi değiştirmek gibi bir amacımız yoktu. O zaman da şimdi de değiştirmek istediğimiz şey, kadınların karşı karşıya olduğu koşullar ve erkek üstünlüğü.” Güvenli bir alan, hiçbir zaman anlaşmazlıkların olmadığı bir yer değildi ancak ortak politik bir amaca bağlılık söz konusuydu. Hareketi bilinçli ya da bilinçsiz şekilde baltalamayı deneyenler dışarıda tutulacaktı. 60’ların ve 70’lerin kimlik siyaseti yapan ve savaş karşıtı radikalleri, son birkaç on yılda sistem tarafından yenilmiş ve sindirilmişken solcu gruplar güvenli alan arayışını benimsemişlerdi. Asiler ve toplum arasındaki büyük bir çatışma hayali gittikçe çökerken anti-kapitalistler (özellikle küreselleşme karşıtı anarşistler) öngördükleri modellere yöneldiler. Görmek istedikleri değişiklikleri somutlaştırmaya çalışmışlardı. 2000’lerin başında, solcu ortamlara dahil olduğum zamanlarda bu, çoğunluğun yönetimi yerine yatay örgütlenme ve fikir birliği anlamına geliyordu. Aynı zamanda cinsiyetsiz tuvaletler, insanların tercih ettikleri zamiri sormak, tetikleyici içerik uyarıları, grup içi “baskı karşıtı” eğitimler ve kimlik gruplarının kendi özel sorunlarını tartışabilmeleri için ayrı destekleyici alanlar kurmak anlamına geliyordu. “Occupy Wall Street”9 [Wall Street’i İşgal Et] hareketi, bu fikirlerin uluslararası arenaya çıkmasını sağladı ancak bunlar yeni değildi. Benzer görüşleri taşıyanlar arasında “güvenli alan”, saygı çerçevesindeki birtakım standart pratikleri imleyen bir kavrama dönüşmüştü. “Güvenli alan” kavramının gelişiminin şekillenmesine, aktivizme ek olarak teori de yardımcı oldu. 60’lı yıllardaki yenilgilerinden sonra çoğu solcu akademiye, özellikle beşerî bilimler ve sosyal bilimlere çekildi ve burada da kendi deneyimlerini temel alarak gittikçe daha ayrıntılı politik şemalar geliştirdiler. Belki de tam olarak nerede hata yaptıklarını kâğıt üstünde çözebilirlerdi. Fransız teorisyen ve kuir aktivist Michel Foucault, günlük ilişki ağlarından doğan güç kavramıyla geniş, disiplinlerarası bir takipçi kitlesi edindi. 1976’da şöyle yazdı: “Güç; elde edilen, ele geçirilen veya paylaşılan; birinin elinde tuttuğu ya da elinden kayıp gitmesine izin verdiği bir şey değildir. Güç, eşit olmayan ve hareketli ilişkilerin etkileşimi içinde, sayılamayacak kadar çok yerden uygulanır.” Foucault’nun popülerleşmesinin ardından gelen on yıllarda radikaller için bu içgörünün derin pratik sonuçları vardı: Artık doğru örgütü desteklemek ya da doğru tarafta olmak yeterli değildi. Aynı zamanda mikro seviyede bile yeniden ürettiğimiz güç ilişkilerinden sorumluyduk. Bir alan, herkesin kendini aynı harekete adamasıyla “güvenli” olmuyordu. Egemen güç ilişkileri, bir şekilde bu alanın içine sızmanın yolunu buluyordu. 80’lerde ve 90’larda Amerikalı düşünürler, ulusal çaptaki eşitsizliklerin ayrıntıları üzerinde özenle çalıştılar. 1989’da hukuk alanında çalışan akademisyen Kimberlé Crenshaw, “Demarginalizing the Intersection of Race and Sex: A Black Feminist Critique of Antidiscrimination Doctrine, Feminist Theory and Antiracist Politics”10 [Irk ve Cinsiyet Arasındaki Kesişimi Birleştirmek: Ayrımcılık Karşıtı Doktrine, Feminist Teoriye ve Irkçılık Karşıtı Siyasete Siyah Bir Feministin Eleştirisi] adlı makalesini yayımladı; içinde “kesişimsellik” terimini tanımladı ve bu kavramı popülerleştirdi. Kimberlé Crenshaw, kadınları ve Siyahları ayrı ayrı koruyan ama özellikle Siyah kadınları korumayan ayrımcılık karşıtı yasadaki bir boşluğu görünce bu yazıyı yazmaya karar vermişti. General Motors, bu boşluğu kendini bir dava sürecinden kurtarmak için kullandı: Siyahlara açık olan üretim işleri için sadece erkekleri işe alırken kadınlara açık olan sekreterlik pozisyonları için sadece beyazları işe alıyorlardı. Siyah kadınlar işe alınmıyorlardı ama ellerinde ne bir kadın olarak ne de Siyah olarak elle tutulur bir savunma vardı. Bunu fark eden Kimberlé Crenshaw, Siyah kadınların feminist hareket ve Siyah Özgürlük Hareketi içinde nasıl ikili ayrımcılığa uğradığına dair daha geniş bir anlayış geliştirdi. Bu anlayış, özellikle kampüslerdeki genç aktivistler arasında popülerlik ve etki kazanmaya devam ediyor. Kimberlé Crenshaw’ın çalışması, kapsayıcılık projesinde temel bir soruna işaret ediyordu. Sosyolog Patricia Hill Collins de dönüm noktası olan ve 1990 yılında yayımladığı Black Feminist Thought11 [Siyah Feminist Düşünce] adlı kitabında benzer fikirleri geliştiriyordu: 

Okulları, endüstrileri, hastaneleri, bankaları ve emlakçıları siyah kadınlara ayrımcılık barındırmayacak şekilde düzenlemek diğer toplumsal kurumların da bu düzenlemelere uyacağı anlamına gelmez. Kanunlar değişebilir ama bu kanunların düzenlediği kurumlar nadiren kanunlar kadar hızlı değişir. Bu kadınlar, kurumların çeşitli yollarda yaptıkları ayrımcılığa dair yeni bakış açıları edindikçe kurumlar da siyah kadınlar üzerinde baskı kurabilmek için yeni yollar aradı.

 

Bu baskı fikri, bir kere benimsendiğinde kapsayıcı liberalleri muhafazakârlardan daha fazla sorumlu hâle getirdi. Bu görüşü benimseyen insanlar için güvenli alanı koruma konusunda pratik bir zorluk açığa çıktı. Hiçbir politika ya da yasa, kesişimsel kimliklerin tüm çeşitliliğini gösteremez. Bu imkânsızlık, muhafazakârları on yıllarca süren bir çılgınlığa sürüklemiş, onları alışmak zorunda kalacakları ve iyice özelleşen azınlık gruplarını hayal etmeye itmiştir. Ancak bir kuruluşta farklı ırktan insanlara ve kadınlara ayrı ayrı güvenli alanlar yaratmak, gruplardaki kesişimsel bölünmeleri hızla ortaya çıkarıyor. Kimberlé Crenshaw’ın örneğine bakıldığında siyah kadınlar, bir kadın olarak çeşitli ırklar arasında ve kadınlar arasında da siyah bir ırka mensup olarak tekrar dışlanıyor. Peki, bu kadınlar nereye gitmeli? Bu durum, birçok gerçek ve güncel güç dengelerinden sadece ikisini barındırıyor. Kapsayıcılık programları -çeşitlilik olarak da geçiyor- aynı probleme sahip, asla yeteri kadar kapsayıcı olamıyorlar. Tercih edilen liberal çözümler olan uzlaşma veya çeşitlilik, kesişimsel bir eleştiriye iyi bir cevap olamıyor. Gücün nasıl işlediğine dair bu yeni anlayışıyla beraber güvenli bir alanı neyin oluşturduğuna dair standartlar değişti. İki insanın bir arada olduğu ve eşitsiz herhangi bir güç ilişkisinin üretilmediği bir alan yaratmak neredeyse imkânsız, bununla birlikte kendi başınıza siyasete girmek de mümkün değil. Manhattan’daki radikal feminist Bluestockings Kitabevi12 gibi bazı kuruluşlar tam olarak neyle karşı karşıya olduklarını bildikleri ve kendilerini yanlış tanıtmamak için “daha güvenli”13 tanımlamasını kullanmaya başladılar. Muhafazakârların sandıklarının aksine, güvenli alan söylemi bütün dünyada kabul görmüş değil. Hatta bazı acımasız eleştiriler de kuir teorinin kendi içinden geliyor. Akademisyen ve aynı zamanda Female Masculinity14 [Kadınların Maskülenliği] kitabının yazarı Jack Halberstam, güvenli alan ve tetikleyici unsur uyarılarına karşı öyle şiddetle yazılar yazmıştır ki “Jock Halberslam” adlı parodi hesabın ortaya çıkmasında ilham kaynağı olmuştur. Jack Halberstam, Vajina Monologları15 adlı kitabın trans kadınları dışlayıp dışlamadığını ele aldığı blog yazısında, “Bizim ihtiyacımız olan yeni ve özgün protesto biçimleridir, daha fazla güvenli alan değil.” şeklinde yazmıştır. Jack Halberstam’ın eleştirisi, öğrencilerinin ikili cinsiyet ideolojisini yıkmak için güçlenmesi yönünde yaptığı çağrılara bakıldığında, solcu Dawnkinizm16 gibi. Amerikan çalışmaları akademisyeni Christina Hanhardt, Safe Space: Gay Neighborhood History and the Politics of Violence17 [Güvenli Alan: Gey Mahallelerin Tarihi ve Şiddetin Politikası] adlı kitabında daha ikna edici argümanlar sunuyor. Geylerin yirminci yüzyılın son çeyreğinde ana akım topluma dahil edilmesiyle, güvenli alan arayışları emlak sektörünün kalkınma hedeflerinin bir parçası hâline geldi ve kentsel soylulaştırma sürecini körükledi. Christina Hanhardt, “Ana akım politik LGBT söylemi, LGBT karşıtı şiddetin kategorisini derinden dönüştürerek sosyal bir kategoriden kriminolojiye dönüştürdü.” şeklinde yazmıştır. Devrimci bir politik hedefin yokluğunda, güvenli alan, suçun kontrol altına alınması talebi ve Stonewall18 eylemlerine kıyasla daha çok mahalle bekçiliği olarak anlaşılabilir. Güvenli alan ideali gittikçe daha karmaşık hâle gelse de bu söylem yaygınlaştı. Örneğin üniversite kampüsleri muhtemelen bu söylemin en çok kamusallaştığı yerler ancak başka örnekler de var. Kareem Reid, Fader dergisi için yazdığı bir yazıda Londra’da geceleri düzenlediği partileri güvenli alan olarak kurmak ve yürütmek üzerine şöyle demiştir:

Gece hayatını kuir, siyah ve renkli bireyler için güvenli bir alan olarak lanse ettim; homofobi yok, transfobi yok ve ataerkil gösteriş yok gibi şartlar koydum. Bu bir süreliğine işe yaradı ama mükemmel değildi. Kamusal alanlarda bulunmanın gerçekliği eşitsizliklerle doludur ve kadınların benim düzenlediğim gecede tacize uğradığını duyduğumda üzülsem de bu tarz olaylar çok yaşandığı için şaşırmadım. En sonunda kendi organizasyonumu ‘güvenli’ olarak tanıtmaktan vazgeçtim.

Meyve suyunu “organik” olarak etiketlemek gibi “güvenli alan”ı bir uyumluluk etiketi hâline getirmenin tehlikeleri vardır. Bu tehlikelerden bir tanesi de ideal olanın ulaşılmaz olmasından dolayı insanların buna ulaşma arzusundan vazgeçmesi. Bir başka risk de bu konuda bilgisi olmayan kişileri bu alanlara yabancılaştırma riskidir. Bu, güvenli alanlarda deneyimli insanların kendi söylemlerini ve düşüncelerini ifade etme şekillerini alana yeni girecek kişilerden de beklemesinden kaynaklanmaktadır. Üçüncüsü ise dikkatli olmazsanız güvenli alan talebinin kendisi, var olan mevcut güç ilişkilerine etki edebilir. Ancak bu kavramın son elli yıldaki değişimi, kavramın esnek ve dayanıklı olduğunu gösteriyor. Güvenli alan hâlâ bir şey ifade ediyor. Çoğu hak savunucusu bile kelimenin tam anlamıyla güvenli alanın ütopik bir fikir olduğunu kabul eder. Bir arada yürütülen radikal bir hareket olmayınca ütopyacılık, anlamsız inatçılık ya da dünyanın olduğu hâlini reddetmekten ziyade onunla başa çıkamama gibi görülebilir. Yıllar içinde bir araya getirilen deneyimlerle, akademik çalışmalarla ve mücadeleyle, çoğu sol görüşlü insan, güç ilişki ağının içinde gerçek bir sığınak bulunamayacağını anladı. Hiç kimse bir toplantıya, partiye, konsere ya da sınıfa girmeden önce kendini bütün baskıcı ideolojilerden arındıracak kadar bilinçli ve dikkatli olamaz. Sonuç olarak, güvenli alanın anlamı tekrar değişti. Richard Dawkins’in üniversitenin güvenli alan olarak görülmesi fikrinden nefret etmesinin nedeni bu etiketin, sınıfın dışında duran “Uyarı: İçeride Siyaset Var.” yazan bir tabela gibi olmasıdır. Richard Dawkins, toplumsal ilişkilere ve bilgi üretimine dair acımasız eleştiriler üreten bir gruba dahil olmak istemiyor; o bir şeyleri anlatmak ve açıklamak istiyor. Güvenli alan, bilindik tanımının aksine, insanların bir araya gelebileceği ve burada yaptıkları diğer şeylere ek olarak kendilerini ve dünyayı aynı anda nasıl değiştirecekleri üzerine yumurta-tavuk sorunuyla uğraştıkları bir yerdir. Bu, Richard Dawkins’in göze almayacağı bir macera ve aslında endişelendiği şeyin aktivistlerin onun alanına yapacağı müdahaleler olduğu konusunda dürüst olmalı.

Turkish