Skip to main content

Kadın Hakları Mücadelesi ve Irkçılık[1]

Dilruba Akdağ

Zeynep Kurt

Kadınlar farklı şekillerde hem cinsiyet hem de ırk temelli ayrımcılığa maruz kalıyor. Bu yazıda amacımız toplumsal cinsiyet eşitsizliğini toplumdaki diğer ayrımcılıklarla birlikte değerlendirmek ve hiyerarşik yapıları bu ilişkilerle birlikte analiz edebilmek.[2] Kadın hakları mücadelesi ile ırkçılık arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için öncelikle ırkçılığın ne olduğunu anlamamız gerekir. İngiliz tarihçi ve Marksist düşünür Eric Hobsbawm’a göre, ırk ve etnisite gibi kavramlar, tarih boyunca toplumsal, siyasal ve ekonomik faktörlerin etkisi altında şekillenmiştir. Hobsbawm, ırkı biyolojik bir temele dayandırmak yerine, toplumsal inşa ve tarihsel süreçlerin sonucu olarak görmeyi önerir.[3]

Yani bu kavramlar değişmez değildir, toplumsal dinamiklere ve tarihsel süreçlere bağlı olarak evrilirler. Biz de ırkçılığı bu perspektifle, 19. yüzyıl Amerika’sında kölelikle ve toplumsal cinsiyetle ilişkisi üzerinden ele alacağız.

Kadınlar ve Kölelik

Kölelik, bir kişinin başka birinin mülkiyeti altında zorla çalıştırılması veya hizmet etmesi durumunu ifade eder. Amerika’da kölelik, 15. yüzyılın sonlarından 19. yüzyılın ortalarına kadar devam eden bir  dönemde, büyük ölçüde Avrupa, Batı Afrika ve Amerika kıtaları arasındaki transatlantik köle ticareti ile uygulanmıştır.

Angela Davis, kölelik dönemi hakkında birçok araştırma yapılmasına rağmen bu çalışmaların siyah kadınların durumlarını yeterince analiz etmediğini belirtmektedir. Amerika’daki siyah kadınlar, beyaz kadınlara göre ev dışında daha çok çalışmışlardır. Bu nedenle köle siyah kadınların koşullarını incelerken öncelikle onların işçi olarak rollerine değer verilmesi gerektiğini söyler. Bu konuyu sadece ırk ayrımcılığı üzerinden değil, sınıfsal boyutuyla da ele alır.[4]

“Köle sahipleri” için siyah kadınlar ve siyah erkekler cinsiyetsiz olarak görülürdü. Halbuki 19. yüzyılın kadınlık ideolojisine göre kadın, anne ve eş rolüyle tanımlanır. Ancak köle kadınlar, bu tanıma oldukça ters düşecek şekilde her zaman işçi konumundadır. Çocuklarına iyi bir eğitim vermesi gereken ve ahlaki olarak yüceltilen anne tanımına hiçbir zaman dahil olamaz. Siyah köle kadınlar, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın çoğu erkek köle gibi tarlada ağır koşullar altında çalıştırılır.[5]

Ayrıca kadın köleler cinsel istismar ve tecavüz gibi daha şiddetli cezalara maruz kalır. Köle sahibinin gözünde sadece doğurganlıkları üzerinden değerlendirilirler. Kısacası, köle kadınlar “yavru verenler”, yeni doğmuş çocukları da “buzağı” olarak görülür. Hamile kadınlar ve bebekli anneler de tarlalarda aynı ağır koşullar altında çalışmaya ve cezalandırılmaya devam eder.[6]

Kölelik Karşıtı Hareketler

Amerika’daki kölelik karşıtı hareketler, 1830’larda Hıristiyanlık dininin değerleri temel alınarak yükselmeye başlar. Örneğin 1831’de Nat Turner, Tanrı tarafından köleliğe son vermekle görevlendirildiğine inanarak bir ayaklanma çıkarır. İlk önemli ayaklanmalardan birisi olan Nat Turner ayaklanmasının üzerine köle sahipleri çok daha sert önlemler alacaktır.[7]

Aynı yıllarda işçi kadınların da çalışma koşullarına karşı protestolar ve grevler örgütledikleri görülür. Bu dönemde, beyaz orta sınıf kadınlar ve işçi kadınlar kölelik karşıtı harekete aktif olarak katılırlar. Angela Davis, beyaz kadınlar ve siyah kölelik karşıtı hareket arasındaki bu ilişkiyi, iki ezilen kesimin arasında bir bağ atmanın temeli olarak ifade eder.[8]

Angela Davis beyaz orta sınıf kadınların kölelik karşıtı harekete katılmasıyla politik deneyim kazandığını söyler. Kadınlar, aile dışında bir alanda var oluyorlar ve ayrımcılığa karşı çıkıyorlardı. Daha sonra kadın hakları için bir araya geldiklerinde bu deneyimler önemli olacaktı. Örneğin kadın hakları hareketinin öncülerinden Lucretia Mott, Philadelphia’da Kölelik Karşıtı Kadın Topluluğu’nun kurucu toplantısını örgütler. Daha sonra 1848’de Elizabeth Cady Stanton ile Seneca Falls’taki tarihî kadın hakları kongresini[9] düzenlerken bu deneyimden faydalanır.[10]

Amerikan İç Savaşı

Amerika’daki kölelik tarihinin en önemli kırılma noktası İç Savaş’tır. Savaşın ana nedeni, Kuzey ve Güney eyaletlerinin köleliğin kaldırılması konusunda ayrışan pozisyonlarıdır. Bu ayrışma, temel olarak ekonomik koşullardaki farklılığa dayanır. Güney eyaletlerinin ekonomisi tarım üzerine kuruluyken Kuzey eyaletlerinde sanayi gelişmektedir. Kuzey’de serbest işgücüne geçişle birlikte daha masraflı olan kölelik, çoğu Kuzey eyaletinde yasaklanır. Köleliğin kaldırılmasına karşı çıkan Güney eyaletleri Konfederasyon adı altında birleşerek bağımsızlıklarını ilan ederler. Kuzey eyaletleri ise Birlik adı altında toplanır. 1861 yılında Konfederasyon ve Birlik arasında İç Savaş başlar.

İç Savaş, 12 Nisan 1865’te Kuzey’in zaferiyle sonuçlanır ve siyah vatandaşlara eşit sivil hakların sağlanması amacıyla “yeniden yapılanma” süreci başlar. Bununla birlikte Anayasa’da 13., 14. ve 15. maddeler değiştirilir. 13. maddedeki değişiklikle kölelik tüm eyaletlerde resmen yasadışı hâle gelir. 14. madde değişikliğiyle, 21 yaşını dolduran tüm erkekler vatandaş olarak kabul edilir ve cinsiyet ifadesi Anayasa’da ilk kez yer alır. 15. maddeyle siyah erkekler oy kullanma hakkına sahip  olur.[11]  Ancak bu süreç kadınların ve siyahların oy hakkı mücadelesinde büyük bir ayrışmaya sebep olur. Elizabeth Cady Stanton 14.  madde değişikliğine şu sözlerle karşı çıkar: “Eğer ‘erkek’ ifadesi anayasaya bir kez eklenirse onu çıkarmamız 100 yılımızı alır.”[12]

Kölelik statüsünün resmî olarak kaldırılması ve siyahların Anayasa’da vatandaş olarak kabul edilmesi önemli bir kazanım olsa da eşitlik pratikte hemen gerçekleşmez. Yeniden yapılanma süreci, uygulamalarda başarısız olur ve siyahların vatandaşlık haklarını elde etmesi çok uzun yıllar alır.

1877’de Güney eyaletlerinde kabul edilen Jim Crow Yasaları ile siyahların ve beyazların oteller, tiyatrolar, kütüphaneler, asansörler ve okullar gibi bulundukları birçok kamusal alan ayrılır. Bu uygulamalar, 1964 yılına kadar, neredeyse 100 yıl devam eder.

Özetlemek gerekirse, İç Savaş sonrasında köleliğin kaldırılması ve siyah erkeklerin oy hakkı elde etmesi hareket için önemli adımlar olsa da hem halk düzeyinde hem de kurumsal düzeyde siyahların temel vatandaşlık haklarının tam anlamıyla sağlanabilmesi çok daha uzun bir mücadele gerektirir.

Siyah Kadın Hakları Hareketi

Kölelik karşıtı hareketin öncü kadınlarından Sojourner Truth, Akron Kadınlar Kongresi’nde yaptığı konuşmasıyla siyah kadınların hem beyaz kadınlardan hem de siyah erkeklerden farklı koşullar altında olduğuna dikkat çeker:[13]

Şu adam, kadınların at arabalarına çıkmalarına, çukurların üzerinden geçmelerine yardım edilmesi ve her yerde en güzel yerin onlara verilmesi gerektiğini söylüyor. Kimse hiçbir zaman benim bir at arabasına binmeme, bir çamur birikintisinin üzerinden atlamama yardım etmedi ve herhangi bir yerin en iyisini vermedi! Ve ben kadın değil miyim? Bana bakın! Koluma bakın! Ben toprak sürüp tohum ektim, ahırlara tıkıldım ama hiçbir erkek başıma geçemedi! Ve ben kadın değil miyim? Bir erkek kadar çalışıp, bulabildiğimde bir erkek kadar yiyebilirdim ve kırbaca da dayanabilirdim! Ve ben kadın değil miyim? On üç çocuk doğurdum ve çoğunun köle olarak satıldığını gördüm ve anne tasasıyla ağladığımda beni İsa’dan başka kimse duymadı! Ve ben kadın değil miyim?[14]

Sojourner Truth, siyah kadınların koşullarıyla hem beyaz kadınlar hem de siyah erkeklerden ayrıştığını söyler. Bu ayrışma mücadelele- rine de yansır. Mücadelelerinin gelişimi ancak köleliğin resmî olarak kaldırılması ve siyah kadınların kamusal alana “özgür” bir biçimde çıkması ile mümkün olur. Bu özgürlüğün sınırları ve anlamı da yine hem beyaz kadınların hem de siyah erkeklerin özgürlüğünden farklıdır. Bu durumu siyah kadınların oy hakkı, çalışma hayatı ve eğitim alanındaki deneyimleri üzerinden inceleyeceğiz.

Siyah Kadınlar ve Oy Hakkı Mücadelesi

Amerika’da 1867’de artık kölelik resmî olarak sona erer, 1870’te siyah erkeklere oy kullanma hakkı verilir. Ancak kadınlar, elli yılı aşkın süren mücadelelerinin ardından 1920’de oy hakkını elde ederler. 1867- 1920 yılları arasındaki oy hakkı mücadelesi, siyah kadınları görmez- den gelir ve beyaz orta sınıf kadınların deneyimlerini merkezine alır. Beyaz kadınlar, kendilerine eğitim ve mülkiyet açısından yakın dahi olmayan siyah erkeklerin kendilerinden daha önce oy hakkına sahip olmasına karşı çıkarlar.

Hareketin en önde gelen isimlerinden Elizabeth Cady Stanton, sonradan kadın hakları savunucularının, köleliğin kaldırılması konusuna yoğunlaşarak kadınları ikinci plana düşürdüğünü ve bunun stratejik bir hata olduğunu söyler.[15] Ona göre beyaz kadınların İç Savaş deneyimlerinden çıkarmaları gereken ders, asla “ikinci sınıf erkeklerin işleriyle uğraşmamak ve onun cinsiyetini kendininkinden önde tutmamak” olmalıdır.[16] Oysa yalnızca cinsiyet eşitsizliğine odaklanan yaklaşım, birçok siyah kadın için çalışma hayatlarında ve kamusal alanda gördükleri çok boyutlu eşitsizliği inkâr etmek demektir.

Dolayısıyla, beyaz kadınların oy hakkı mücadelesini başlattığı dönemde siyah kadınların belirli temel haklara erişimlerindeki  zorluklar, bunun yanı sıra oy hareketinde artan ırkçılık ve siyah erkeklere yönelik artan ayrımcı tutum, 1910’lardan önceki oy hakkı mücadelesini beyaz orta sınıf odağında tutmaktadır. Ancak hem beyaz hem de siyah kadınların oy hakkını aynı zamanda kazanabilmesi ve bu mücadelelerin ortaklaşması, kadınların emek piyasasındaki eşitsizlik ve sömürüye karşı birleşmesiyle mümkün olacaktır.

Siyah Kadınlar ve Çalışma Hayatı

Beyaz kadınların çalışma hakkına erişmesi, erkek egemen toplumlarda kendi bağımsızlıkları adına bir kazanım olarak görülür. Çalışmak, beyaz kadınlar için kamusal hayata katılma ve kendi kararlarını alabilme anlamına gelir. Ancak bu görüş, yüzyıllardır çalışmakta olan siyah kadınların durumlarıyla örtüşmemektedir. 1890 nüfus sayımına göre, 10 yaşından büyük 2,7 milyon siyah kadının 1 milyonundan fazlası emek piyasasında çalışmaktadır.[17] Bu sebeple köle iş gücünün büyük bir kısmını oluşturan siyah kadınların, kölelik döneminde ve köleliğin kaldırılmasından sonra da dile getirdikleri talep, emek piyasasına dahil olmak değil, çalışma ve yaşam koşullarını olabildiğince iyileştirmektir. Yalnızca köleliğin kaldırılması, siyah kadınların yaşam koşullarında nitelikli bir iyileşme sağlamaz. Endüstrilerde çalışan kadınlar, en kötü koşullarda ve en düşük ücretle çalışırlar.

Kölelik, kaldırılmasından önceki dönemde tarımdaki emeğin bel kemiğini oluşturur. Köleliğin sona ermesinin ardında tarım sektörü ciddi bir krize girer ve bu sebeple devlet kira sistemi adı verilen yeni bir sistem oluşturur. Bu yeni sistem, mahkûm siyahların tarlalarda çalışmak üzere çiftçiler tarafından devletten kiralanmasını sağlar. Bu durum, siyahları köleliğe benzer hatta daha sert koşullarda çalışmaya zorlar. Bu sistem, özgür siyahlar için de kira sisteminin devam ettirilebilmesi için hukuksuzca mahkûm edilme riskini beraberinde getirir. Tarlalarda çalışmayan kadınların çoğu ev içi işlerde çalışmaya başlar; aşçılık, çocuk bakıcılığı, çamaşırcılık gibi işler yapar; genellikle çalıştıkları evlerde tam zamanlı kalır; kendi ailelerini nadiren ziyaret edebilirler. Kamusal alanlarda ayrımcılığa uğramaya devam ederler. Örneğin otobüs veya trenlerin beyazlar için ayrılan bölümlerine eğer yanlarında baktıkları beyaz çocuklar varsa binebilir, aksi takdirde “zenci koltuklarına” gönderilirler. Artık köle değildirler ancak ne iş hayatında ne de kamusal alanda eşitlik kesinlikle yoktur. Fabrikalarda, tarlalarda ya da evlerde patronları, kölelikten kalan alışkanlıklarını bırakmaz ve siyah kadınlar düşük ücretlere çalışırlar.

Amerikan İç Savaşı’ndan sonra beyaz kadınlar da emek piyasalarına her zamankinden daha fazla dahil olmaya başlar. Kadınlar özellikle tekstil, yayıncılık ve tütüncülük gibi sektörlerde çalışır, buralarda örgütlenirler. Öte yandan kölelik henüz kaldırılmamışken işçi beyaz kadınların Nat Turner Ayaklanması sonrası başlayan grevlerde sık sık kendilerini ve yaşam koşullarını kölelikle kıyaslamaları ilginçtir. Grevlerde “Bir köle olmayacağım, özgürlüğe çok aşığım!” sloganları atarlar.[18]

Emek piyasalarında bu tür eşitsizlik ve sömürü uygulamaları hakimken hem beyaz hem de siyah işçi kadınların ana gündemi, oy hakkı talebinin ötesinde daha acil ve somut olan sorunlarına yani eşit işe eşit ücret, çalışma saatleri, iş güvenliği gibi alanlara kayar. Bu durum özellikle oy hakkı savunucusu kadınlar tarafından sık sık eleştirilir, bu kadınlar işçi sınıfı ailelerin koşullarını göz ardı ederler. Susan B. Anthony, Elizabeth Cady Stanton gibi figürler, cinsiyetçiliğin sınıf eşitsizliği ve ırkçılıktan daha baskın olduğunu iddia eder. Bu sebeple be- yaz orta sınıf kadın hareketi, çalışma hayatındaki sorunları gündemine pek almaz. Bu bağlamda, beyaz kadınların oy hakkı hareketi ile işçi hareketi hâlâ ortaklaşmamıştır.

Bu iki mücadeleyi birleştirecek, kadınların çalışma hayatındaki hak taleplerini örgütlü ve uzun bir mücadele hâline getirecek  direniş,  20.000’lerin Ayaklanması[19] olur. Bu ayaklanma iki yönüyle çığır açıcıdır: Hem kadınların emek hareketindeki rolünü hem de oy hakkı mücadelesinin seyrini önemli ölçüde değiştirir. Emek hareketi hâlâ erkeklerin egemen olduğu bir alandır çünkü kadınlar sınırlı sayıdaki sektörlerde çalışmaya devam etmektedirler. Bu nedenle erkek sendikacılar, kadınları iş gücünün geçici bir parçası olarak görme eğilimindedirler ve onların asıl işlerinin evde anne ve eş olmak olduğunu düşünmektedirler. Kadınlar bu tarz örgütlenmelerin kimi zaman dışına itilirlerken 20.000’lerin Ayaklanması kadın işçilere yönelik var olan önyargıların gözden geçirilmesine zorlar ve kadın işçilerin konumunu işçi hareketinde de ileriye taşır. Bu ayaklanma ve özellikle hemen ardından yaşanan New York’ta bir fabrikada çıkan ve 146 kadının hayatını kaybetmesine neden olan yangın, çalışan ve direnişçi kadınlara yasal bir güvenceleri olmadığı müddetçe koşullarını iyileştiremeyeceklerini düşündürtür. Bu nedenle kadınların yasama ve yürütmede söz sahibi olmaları gerektiği fikri işçi sınıfı tarafından da benimsenmeye başlanır. Oy hakkı daha iyi iş koşullarının sağlanmasında, ücretlerin iyileştirilmesinde bir araç olarak kullanılabilir ve işçiler yönetime katılarak siyasetin vaatlerini, yapısını değiştirebilirler. Oy hakkı hareketine bu bakış, başlarda değindiğimiz politik özgürlükle ekonomik özgürlüğü bir tutan ve oy hakkı mücadelesini emek hakkına göre önceleyen bakıştan epey farklı. Burada acil ve somut diye nitelendirdiğimiz sorunların mücadelesinde oy hakkı kampanyasının da bir mücadele alanı olarak kullanılması gözümüze çarpıyor. Elbette bu, dönemin değişen perspektifiyle, sosyalist hareketin artan etkisiyle de yakından ilintilidir.

Siyah Kadınlar ve Eğitim Hakkı Mücadelesi

Siyah kadınlar ve siyah erkekler, kölelik dönemi boyunca eğitim hakkından mahrum bırakıldılar. Öte yandan yüzyıllar boyunca eğitimsiz kalan siyah topluluğunun kimi entelektüel alanlarda eksik oluşları ırkçı söylemi desteklemek için kullanılır. Bu bilgisizliğin, siyahların eğitimsizliğinden ziyade biyolojik yetersizliklerinden ve aşağı bir topluluk olmalarından kaynaklandığı iddia edilir. Dolayısıyla eğitim hakkı mücadelesi, bireysel kazanımların ötesinde politik bir mücadele olmuştur.

İç Savaş öncesi dönemde, evlerde çalışan bazı köle kadınların, gazeteler ve evdeki kitaplar aracılığıyla okuma yazma öğrendiğini, diğer köle kadınlara da bunu öğrettiklerini ve kendi özgürlük kağıtlarını yazarak kaçtıklarını görüyoruz. Eğitim hakkının gündeme ilk gelişinin 1787’de Boston’daki bağımsız okullara girmek için siyahların verdiği dilekçelerle başladığı söylenebilir.[20]Dilekçelerinin reddinden sonra, hareketin öncülerinden Prince Hall kendi evinde bir okul açar. Onun öncülüğünde uzun yıllar ve geniş coğrafyaya yayılan çeşitli okulların, genellikle beyaz kadın öğretmenler tarafından, siyah öğrenciler için açıldığı bilinmektedir. Katy Ferguson, Prudence Crandall, Myrtilla Miner gibi idealist öğretmenler bireysel inisiyatifleriyle onlarca siyah çocuğun eğitim almasını sağlarlar. Angela Davis’e göre, Prudence Crandall bu sebeple tutuklanıp hapse atıldıktan sonra bir zafer sembolü olarak görülür. Tüm bu örnekler beyaz kadın öğretmenlerin dayanışmacı tavırları ve siyah halkın da eğitimde ısrarcı olması sayesinde gerçekleşen deneyimlerdir. Bu deneyimlere karşın eğitim hakkı mücadelesinde ne ulusal düzeyde bir örgütlülük ne de merkezî karar ile onanan bir hak yoktur.

Sonuç Yerine

Bu yazı ve bu yazı öncesinde yaptığımız seminer çalışması ile Angela Davis’in de bahsettiği üzere tarih araştırmalarında yeterince görünür olmayan siyah kadınların mücadelesini öğrenmeye ve daha görünür kılmaya çalıştık. Kölelik, ırkçılık, ataerki gibi çok katmanlı eşitsizlikleri deneyimleyen siyah kadınların durumunu incelemek, farklı ayrımcılık biçimlerinin birbirini nasıl beslediğini gösterdi. Buna karşın ataerkil sömürüye ve köleciliğe karşı bütünsel bir mücadele deneyimini de görmüş olduk.

[1]2023-2024 eğitim dönemi Temel Feminizm Okumaları kapsamında hazırladığımız “Kadın Hakları Mücadelesi ve Irkçılık” sunumu Beyzanur İyitütüncü, Dilruba Akdağ ve Zeynep Kurt tarafından hazırlamıştır. Bu yazı, sunum metninden yola çıkarak Dilruba Akdağ ve Zeynep Kurt tarafından derlenmiştir.

[2]Bu yazıda Angela Davis’in Kadınlar Irk ve Sınıf adlı kitabı ana referans kaynağı olarak alınmıştır. Bu kitap, Amerika’da kadın hakları mücadelesini siyah özgürlük hareketiyle birlikte ele alıyor. Kitap için bkz. Angela Davis, Kadınlar, Irk ve Sınıf, İnci Çeliker (çev.), Sosyalist Yayınlar, 1994.

[3]Eric Hobsbawm, “Milliyetçilik ve Etnisite”, Cem Tanır (çev.), Dans Müzik Kültür: Folklora Doğru (64), 2002, s. 19-25.

[4]Angela Davis, Kadınlar, Irk ve Sınıf, İnci Çeliker (çev.), Sosyalist Yayınlar, 1994.

[5]A.g.e.

[6]A.g.e.

[7]A.g.e.

[8]A.g.e.

[9]Seneca Falls’ta düzenlenen kadın hakları kongresi ile ilgili tartışmanın detaylarına ulaşmak için bkz. Ada Çavuşoğlu, Selen Aktaş, Selenay Boz, “Aydınlanmacı Liberal Feminizm”, bü’de kadın gündemi (46), 2024, s. 9-20.

[10]Angela Davis, Kadınlar, Irk ve Sınıf, İnci Çeliker (çev.), Sosyalist Yayınlar, 1994.

[11]13., 14. ve 15. madde değişiklikleriyle ilgili detaylı bilgi için bkz. National Archives, 30 Ocak 2024 tarihinde erişilmiştir. <https://www.archives.gov/milestone-documents/list>

[12]Allison Lange, “The 14th and 15th Amendments”, 2015, 30 Ocak 2024  tarihinde     erişilmiştir.     <https://www.womenshistory.org/resources/ general/14th-and-15th-amendments#:~:text=The%20Fourteenth%20 Amendment%20also%20added,%E2%80%A6on%20account%20of%20 race.%E2%80%9D>

[13]Sojourner Truth ile ilgili daha detaylı bilgiye ulaşmak için bkz. Dilruba Akdağ, “Özgürlüğü Kazanmak: Sojourner Truth”, bü’de kadın gündemi (43), 2022.

[14]Women’s Rights National Historical Park“Sojourner Truth: Ben Kadın Değil Miyim?”, Serap Çınar (çev.), 26 Ekim 2018, içinde Dilruba Akdağ, “Özgürlüğü Kazanmak: Sojourner Truth”, bü’de kadın gündemi (43), 2022.

[15]Angela Davis, Kadınlar, Irk ve Sınıf, İnci Çeliker (çev.), İstanbul: Sosyalist Yayınlar, 1994, s. 82.

[16]Elizabeth Cady Stanton, “Eight Years and More”, 1898, s. 241, içinde Angela Davis, Kadınlar, Irk ve Sınıf, İnci Çeliker (çev.), İstanbul: Sosyalist Yayınlar, 1994.

[17]Barbara Wertheimer,We Were There: The Story of Working Women in America, New York: Pantheon Books, 1977, s. 228, içinde Angela Davis, Kadınlar, Irk ve Sınıf, İnci Çeliker (çev.), İstanbul: Sosyalist Yayınlar, 1994, s. 94.

[18]A.g.e., s. 50.

[19]19 20.000’lerin Ayaklanması, New York giyim sanayisine 1909-1910 kışı boyunca ciddi darbe indiren ayaklanmadır. Ayaklanmanın ana aktörleri kimi zaman siyah kadınlardan bile daha ucuz maaşlara tekstil fabrikalarında çalışan yirmili yaşlarındaki göçmen kadınlardır. Grevlerini 11 hafta boyunca sürdürürler ki bu Amerikan tarihinin o güne kadarki en uzun grevidir. Bkz. Angela Davis, Kadınlar, Irk ve Sınıf, İnci Çeliker (çev.), İstanbul: Sosyalist Yayınlar, 1994, s. 140

[20]A.g.e., s. 106.

 

 

 

 

Turkish