Skip to main content

Hande Ortaç ile Edebiyat Söyleşisi Metni

Düzenleyen: 

Ada Çavuşoğlu
Emine Yalçın
Selen Aktaş

Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında Kadın Eserleri Kitap Sergisi düzenledik. Her yıl düzenlediğimiz bu sergide, edebiyat alanındaki kadınlar ile söyleşi yapıyoruz. Bu sene de öykü yazarı Hande Ortaç’ı ağırladık. Hande Ortaç, 1980 yılında Adapazarı’nda dünyaya geldi. Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Bölümü’nden mezun olan Hande Ortaç, üniversite yıllarında hem Kadın Araştırmaları Kulübü’nün kuruluşunda hem de Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları’nda (BÜO) yer aldı. 1999 Gölcük depremi sonrasında Mimar Sinan Üniversitesi Oyuncuları ve BÜO tarafından yazılıp oynanan Deprem oyununda da rol aldı. 2008 yılında “Kankurutan”1 öyküsü ile altKitap 2008 Öykü Yarışması’nda birinci oldu, ardından 2011 yılında Kankurutan2 isimli ilk öykü kitabını çıkardı. Çeşitli edebiyat dergilerinde ve sitelerinde yazdı. 2015 yılında Üç İki Bir Kayıt3 isimli öykü kitabı yayımlandı ve yakın bir zamanda da, 2021 yılında, Daha İyi Misin?4 isimli üçüncü öykü kitabı yayımlandı. Sizlerle Hande Ortaç ile yaptığımız söyleşinin metnini paylaşıyoruz.

**BÜKAK:** Bütün kadınların geçmiş 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyoruz! Hepinizin bildiği üzere, Türkiye’de 10 ili ve Suriye’yi etkileyen, birçok can kaybına sebep olan Maraş depreminin üzerinden bir ay geçti. Yaşanan felakette evlerini, sevdiklerini kaybedenlere bir kez daha baş sağlığı ve yaralananlara acil şifalar diliyoruz. Deprem sonrasında azınlıkların ve dezavantajlı grupların daha çok ayrımcılığa uğradığını, bölgedeki kadınların birçok konuda sıkıntı yaşadığını ve çocukların özellikle riskli bir durumda olduğunu hepimiz gördük. İçinden geçtiğimiz bu zorlu günlerde, üzgün olmakla birlikte aynı zamanda öfkeliyiz. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne de bu öfke, dayanışma ve dayanışmanın yarattığı umutla girdik. Bugün de her 8 Mart haftasında yaptığımız gibi sergi kapsamında bir kadın yazarı ağırlayarak edebiyat ve kadınlık deneyimi üzerine yaptığımız söyleşiyi gerçekleştiriyoruz. Kadın Eserleri Kitap Sergisi ve söyleşisinin en temel amaçlarından biri kadın yazarları, şairleri, araştırmacıları ve aynı zamanda kadınlık, toplumsal cinsiyet ve hak mücadeleleri hakkında yazılmış kitapları daha görünür kılmak. Bu etkinliklerde bu sene depremden etkilenen bölgelere göndermek üzere kitap bağışı topladık. Deprem bölgesine gönderilmek üzere kadınlar olarak bir araya gelip oyuncaklar yaptık. Aynı zamanda bölgedeki kadınların emeğiyle yapılan takıları ve çantaları satarak elde edilen gelirleri deprem bölgesine bağışladık. Böylelikle bir arada olmanın, dayanışmanın ve birlikte söz üretmenin önemini bir kere daha hatırladık.

Sizi aramızda gördüğümüz için çok heyecanlı ve sevinçliyiz. Kulübümüzde faaliyet yürüttüğünüz zamanlarda etkinliklere katılan bir öğrenciyken şimdi bu etkinliğe konuşmacı olarak gelmek eminim sizin için de oldukça heyecanlıdır. Dilerseniz yazarlık yolculuğunuzdan bahsederek başlayabiliriz.

**Hande Ortaç:** Buradaki o ortaklaşa, kolektif deneyimin yarattığı enerjiyi çok özlüyorum. Sizin sayenizde bugün burada tekrar bunu hissetmek beni çok heyecanlandırdı. Çok teşekkür ediyorum her şeyden önce. Bu çok kıymetli. Ben BÜKAK’ın ilk üyelerinden biri olarak çok gururluyum. Kulübün kurucu üyelerinden biriyim. Buradaki çalışmalarla, Kırmızı Salon’da yapılan etkinliklerle Kadın Araştırmaları Kulübü’nün büyüyen entelektüel dünyasını zenginleştirmeye çalışanlardan biriyim. Burada öğrendiğim deneyimi hâlâ hayatımda kullanıyorum. Bu deneyim sadece bir entelektüel birikim değil, aynı zamanda dayanışma ve bu dayanışmayla ortak bir şeyler yapabilme, ortak düşünme, kendinle ilgili geri bildirim alabilme ve bu geri bildirim doğrultusunda da kendini daha iyi bir noktaya götürebilme belki de. Bu çok kıymetli, umarım sizler de bunun keyfini sürüyorsunuzdur güzel günlerde, kampüste olabildiğiniz zamanlarda. Biliyorum ki bu çok sıklıkla kesintiye uğruyor. Ama inatla burada olmaya ve burada çalışmaya devam etmeliyiz diye düşünüyorum.

Öncelikle size yazarlık sürecimden bahsetmek istiyorum. Ben Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi olmayı, Siyaset Bilimi Bölümü’nde okumayı çok istedim. Gerçekten okula Kenya’ya büyükelçi olmak üzere girdim ve gerçek hayatın hiç de beklediğim gibi olmadığını üniversitede gördüm. Daha doğrusu üniversitede karşılaşmadım ama dış dünyayı öğrenmeye başladıkça en baştaki o hayallerin gerçek dünyadan çok farklı olduğunu gördüm. Bu yüzden de özellikle BÜO’da çalışıyor olmak, aktif bir öğrenci olmak, BÜKAK ya da Edebiyat Kulübü’nde farklı okumalar yapmak insana başka bir bakış açısı kazandırıyor. Dünyayı anlıyorsunuz, eleştirel bir bakış açısı kazanıyorsunuz ve olayları bu gözle görmeye başlıyorsunuz. O zaman aslında hiçbir şeyin, hiçbir kurumun o kadar da temiz olmadığını görüyorsunuz. Ben açıkçası okuldan mezun olduğumda çok net bir şekilde “Ben oyuncu olacağım, bu pratiğe devam edeceğim.” diyordum. Fakat ekonomik olarak ne yazık ki bunu sürdüremedim. Ailemin bana ihtiyacı vardı, bu yüzden çalışmak durumunda kaldım. Çalışma hayatından önce de özellikle burada, kulüpte çalıştım. Halkla ilişkilerde çalıştım, Mezunlar Derneği’nde görev aldım, bir sürü etkinlikte bulundum. Kulüplerde yönetim kadrolarında yer aldım. Bu yüzden de hayatım hep çalışarak geçti ve açıkçası bu deneyimin dışarıda bir karşılığı olduğunu düşünüyordum. Fakat gerçek anlamda bir kurumsal şirkete gireceksem staj yapmam gerektiği ortaya çıktı. Bir şekilde staja girdim. Arkasından da kurumsal dünyada çalışmaya başladım. Mezuniyet sonrasındaki oyunculuk deneyimiyle kurumlarda çalışma hâli, o dünyada yeni olmak ve tutunmaya çabalamak çakıştı; beni gerçekten zorladı ve açıkçası yetişemedim. Özellikle kolektif bir yaratım sürecinin bir parçasıysanız bunun getirdiği sorumluluklar var. İş hayatına tutunma gayretiyle teatral üretimin gerektirdiği ortak sorumlulukları hayata geçirirken zorlandım. Nefesim yetmedi. En azından zamanı bireysel olarak yönetebileceğim yazmaya yönelmek benim için öncelikle pratik bir tercih. Bu tercihi yapana kadar üniversitenin sağladığı her türlü olanağın keyfini sürdüm diyebilirim. Politika öğrencisiyim; sınıfta tartışıyoruz, çıkıyoruz kulüpte tartışıyoruz, tartışmalar doğrultusunda sahneyi şekillendiriyoruz. Kulüpler Arası Kurul’da yer alıyordum mesela. Kulüpler Arası Kurul’da genel gidişat, ülke ya da dünya gündemine yönelik tepkimizi ortaya koyabileceğimiz etkinlikler organize edebiliyorduk. Savaşı protesto edebilmek için sanat festivali yapmak, sahne bulamayan grupları sahnemizde ağırlamak gibi. Sürekli olarak bir düşünme, işleme, sahneye koyma ya da çabanızı gösterme hâlindesiniz. Bu canlı damar birdenbire kesildiğinde kendimi kurumsal hayatın içinde, sudan çıkmış balık gibi buldum. İtiraf etmeliyim ilk yılları kolektiflikten sıyrılıp bireysel kimliğimi kurmakla geçirdim. Bu süreçte ister istemez başka bir şeye dönüştüğümü fark ettim; konuşan ve şikâyet eden ama bununla mücadele edecek hiçbir şey yapmayan o sinik gruba katıldığımı hissettim. Oysaki ben böyle bir şey olsun istemiyordum. Buradaki mutsuzluğumu, eleştirilerimi gerçek anlamda bir yerde göstermek istiyordum. Böylece ilk göz ağrım, kendimi ifade edebileceğim eski bir pratiğimi hatırladım.

Ben ilkokuldan beri yazıyorum. O günlük tutan çocuklardan biriyim. İl birinciliklerim, kompozisyon birinciliklerim, okul birinciliğim var. Bu ortaokula kadar da devam etti ve hep çok okuyan birisi oldum. Liseye geldiğimde yazmayı bıraktım. Yazmayı bırakmamın en temel sebebi kendimi yeterli görmememdi. Burada bunu yapacak olan kelli felli amcalar, abiler varken bana mı düşer bu iş? Ben yazmayı hak ediyor muyum? Kendimi yazarak ifade etme hakkı bende var mı? Yok. Bana mı düşer canım söz söylemek? Hem anlattıklarımın bir karşılığı yok, kimi ilgilendirir benim yazdıklarım? O zaman ben çok iyi bir okur olacağım. Bunun üzerine de ancak ufak tefek notlar alan bir insana dönüşmüştüm. Sonrasında üniversite döneminde de yine bu kolektif pratik ve yoğunluk içerisinde açıkçası kendi yazma pratiğimi de unutmuşum. Tekrar ileri sarıyoruz; kurumsal hayattayım, çabalıyorum, sabah yedi buçukta işbaşı yapıyorum, akşam sekize kadar çalışıyorum ve bu düzen içinde var olmaya çalışıyorum. Bir genç kadın olarak, bir yeniyetme olarak, tamamen tecrübesiz bir kişi olarak var olmaya çalışıyorum. Bunun içinde bir sürü mutsuzluğum ve kendi başıma yaptığım şeyler var. Ne yapacağım? Kendime yakıştıramıyorum sürekli şikâyet edip kendimi aşağıya çekmeyi. Ben yazıyordum, yazmayı kendime yakıştıramadım ama döndüm, oturdum, yazarak ne yapabileceğimi düşündüm. Yazmaya, çabalamaya başladım. Bir zamanlar bu genç kadın kendini layık görmüyordu yazma pratiğine, yazar titrini taşıyamayacağını düşünüyordu. Bunlar benim için bir karşılaşma yarattı. Ardından yazmaya karar verdim. Çok uzun süre çok utandım, yazdığım hiçbir şeyi kimseye gösteremedim ama yazdığınızı paylaşmadığınızda hiçbir şey olmuyor. O yüzden de bir cesaretle Boğaziçi Üniversitesi’nde bir yazma atölyesine katıldım. Çok doğru bir karardı çünkü yazmayı konuşabileceğim insanlara ihtiyacım vardı, çok şanslıydım, buldum. Onlarla birlikte tekrar cesaretlendim. Önce sesim titreyerek sonra daha emin bir şekilde yolumu bulmaya başladım.

Peki yazma atölyesi ne, yazmak öğrenilebilir mi? Her şeyin bir formu var. Yazdığınız şeyin formatını değil ama içinde olması gereken ögeleri öğrenebilirsiniz. Atölyelerde eğer şanslıysanız, iyi insanlarla ve doğru kişilerle çalışabilirseniz neyin doğru olmadığını bulabilecek o içgüdüyü geliştirmeye başlıyorsunuz. Bu benim işime yaradı ve ilk defa “Kankurutan” öyküsünü elim titreyerek altkitap’ın yarışmasına gönderdim ve birinci oldu. Sonrasında o platformun editörlerinden biri oldum ve şu ana kadar yaklaşık 14 tane ödül verdik. Bu birincilik yetmedi tabii, sadece beni cesaretlendirdi ve ondan sonra da öyküleri biriktirip bir dosya hâline getirip yayınevlerine gönderme süreci başladı. İlk öykü kitabım Kankurutan ve ikinci öykü kitabım Üç İki Bir Kayıt, Ayizi Yayınları’ndan yayımlandı. Ayizi Yayınları, Türkiye’de bilinen ilk feminist yayınevi olarak geçiyor ve kitaplarımın buradan yayımlanması benim için bir gurur kaynağı. Sonrasında yayınevi ekonomik sıkıntılara girdi ve kapanmak zorunda kaldı. Ben de şimdi İletişim Yayınları’yla çalışıyorum. Yani yazma konusu benim için uzun soluklu bir mücadele alanı. Romantik bir ilişkim yok yazmayla, benim için çok somut. Ben yazmayı bir varoluş ve mücadele alanı olarak görüyorum.

**Yazarlığın yanısıra kurumsal iş hayatına da devam ediyor musunuz?**

İş hayatı devam ediyor. Yani o başka, o rakı masasının konusu. Şaka bir yana, o işi o kadar uzun süre yaptım ki bir noktadan sonra oradan geri dönüş yok. Türkiye’de yazarak hayatını kazanan insanlar var ama bunlar çok az. Bu bir gerçek. Ayrıca hem yazarak hayatını kazanan hem de sektörde çalışan insanlar da var; yani sadece kitap, roman, kurmaca yazmıyorlar. Sektörde başka şeyler de yazıyorlar, bu da bir başka gerçeklik. Bir de çoğu insanın zaten bir işi var ve bunun yanında öykü ve kitap yazıyor. Ben bu üçüncü kategorideyim. Bu bana büyük bir özgürlük alanı sağlıyor, hiçbir şeye bağlı değilim. Yazdığım metinlerden hayatımı idame ettirmek için ekonomik bir beklentim olmadığından performans kaygım da yok. Bu bir özgürlük sağlıyor ama zamanımı da kısıtlıyor. Bu da benim ikilemim.

**Bir kadın yazar olarak hiç cinsiyetçi pratiklerle karşılaştınız mı bu süreçte?**

Benim şansım en baştan itibaren Ayizi Yayınevi ile çalışmak oldu. Benim aktif olarak yazmaya başladığım dönem insanların cinsiyetçilikle karşılaştıklarında doğrudan söyleyemeyecekleri bir dönemdi. Şimdi kamuoyunda destek mekanizmaları daha görünür. Bu büyük bir şans. Yıllar önce olmuş birçok taciz, kayırılma gibi vakaları yeni yeni bu sayede öğrenebiliyoruz. Tabii görmezlikten gelme, duymama, yıldırma, dudak bükme, küçümseme gibi adı küçük etkisi büyük tavırlardan azade olmak mümkün değil. Bir taciz ya da şiddet yaşamamış olsam da bu bahsettiğim tavırlara o kadar maruz kaldım ki. Benim en büyük şansım feminist hareketin içerisinde bulunmamdı. Ama şunu da eklemeliyim: Kadın yazarlar hâlâ ikinci planda tutuluyor, örneğin metinler arasılıkta kadın yazarlar tercih edilmiyor. Yani hâlâ referans verilen çok temel metinler erkeklerin, özellikle beyaz erkeklerin metinleri. Bu yüzden bence biz kadın yazarlara daha çok referans vermeli, bunu bilinçli olarak yapmalıyız.

**Günümüzdeki genç kadın yazarların birbirleriyle ilişkileri nasıl? Bir ortaklık ve dayanışma var mı?**

Kesinlikle, ben hem iş hayatında hem de yazma konusunda hangi kadınlarla hangi işe girdiysem her zaman dayanışmayla karşılaştım. Çok uzun süredir kadın yazarların çok güçlü bir damarı var zaten Türkiye edebiyatında. Ama özellikle entelektüel anlamda güçlendikçe ve feminist hareketle birlikte kadınların farkındalığı artıyor. Eksik olmadıklarını anlıyorlar. Gerçekten eksik oldukları için değil, tercih edilmedikleri için sahnede olmadıklarını fark ettikleri noktadan itibaren o dayanışma çok yoğun bir şekilde hissediliyor. Özellikle son on yılda kadın yazarlar birbirini okuyor ve tavsiye ediyor, bunlar çok önemli. Birbirini tavsiye etmek kadar kıymetli bir şey yok. Kadın yazarın eserlerinin dolaşıma girmesini, görünür olmasını sağlamak… Çok fazla kadın birbiriyle konuşuyor ve bunu gerçekten politik bir bilinçle yapıyorlar. Bu ağların içinde erkek yazarlar da var ama kadınlar arasında bilinçli bir desteğin olduğunu kendi deneyimim üstünden söyleyebilirim.

**Hem çalışıyorum hem yazıyorum dediniz, yazma rutininiz nasıl oluyor? Yani her gün yazmaya zaman ayırabiliyor musunuz bir iş gibi, yoksa duygusal olarak kendinizi kötü hissettiğiniz ya da bir şey ifade etmek istediğiniz zaman mı yazıyorsunuz?**

Benim öznel koşullarımda hem çalışmam hem yazmam gerekiyordu. Ama bu tek doğru yoldur diyemem. Sizler sadece yazmayı da seçebilirsiniz fakat zor bir şey. Ben tam zamanlı çalışıyorum ve benim çalıştığım yer yayıncılık sektörünün içinde değil, bambaşka bir dünya. Tam zamanlı işim de erkek egemen bir endüstride. Daha önce hep erkeklerin üstlendiği rollerde çalışan bir kadınım aslında. O yüzden de orada başka bir mücadele var. O da beni kamçılıyor. Oradaki varlığımı da anlamlandırmak, sosyal dönüşümde rol almak da benim için önemli. İki tarafı nasıl idare ediyorum diye sorarsanız mümkün olduğu kadar geçişken, birbirini besleyen bir süreç kuruyorum. Mesela uzun süre araba kullanıyorum, yolda mutlaka edebiyatla ilgili bir şeyler dinlemeye çalışıyorum. Söyleşiler, konuşmalar, podcast’ler... Her zaman aktif bir izleyici ve dinleyici olmaya çalışıyorum; sadece katarsise ulaşmanın, keyif almanın ötesinde üçüncü dördüncü katmanları da anlayabilecek şekilde bakan bir izleyiciyim. Hepsinin yanında çok düzenli birisiyim, zamanımı planlıyorum. Mutlaka haftada bir ya da iki gün yazmaya ayırdığım bir zaman var. Planlama insanın üzerinde bir baskı olmamalı tabii ki; planlar da bozulmak için var, kendime de hatırlatıyorum bunu. Ama yazmak hep aklımda. Bilgisayarın başına geçmek ya da yazacağım şey hakkında araştırma yapmak benim için bir zulümden öte büyük zevkler. Günün dört gözle beklediğim anları. Sadece bazen kafama göre esrik okumalar yapamıyorum. Her şey daha çok yazdığım ya da üzerine çalıştığım konularla ilgili oluyor. Fakat ben her daim oradan buradan çok okuyan biriydim. Bu durum arkadaşlarımın da dikkatini çeker abuk subuk okumalarım hakkında dalga konusu olurdum. Hem gündüz hem de akşam farklı iki iş için çalışan birisi olunca o çılgınlıklar ister istemez törpüleniyor.

**Bilim kurgu tarzında öyküleriniz de var. Bu öykülerinizi yazarken nereden besleniyorsunuz?**

Çılgınlık hâli diyormuşum... Aslında bilim kurguyu, daha doğrusu distopyaları burada teknik olarak da kullanacağım. Yani distopyalar aslında bugün yaşadığımız birçok şeyi biraz daha abartarak anlatmaya benziyor. Birçok yazarın, özellikle de Margaret Atwood’un böyle çok atıfları vardır bugün yaşadığımız şeyi anlatmak için. Günümüzde yaşadıklarımızı biraz daha abarttığımızda buraya, bugüne sığmıyor. Örneğin ben bir tehlike görüyorum, bir risk görüyorum ve bunun gideceği yeri abartıyorum ama bugünün gerçekliğinde burada yer alamıyor. O yüzden ileri bir zamana atıyorum, onu yerleştirebileceğim başka bir gerçeklik yaratıyorum. O gerçekliğin üzerine onu tasarlıyorum. O yüzden en başta koymak istediğim ya da abartacağım ya da burada anlatmak istediğim problemi koyuyorum bunun etrafına. Onun etrafında bu dünya şekillendi benim için şimdiye kadar, ben o dünyanın hatırına yazmadım. Anlatmak istediğim şeyin hatırına o dünyayı şekillendirdim diyebiliriz.

**Biz öykülerinizi okurken, aramızda tartışırken karakterleri ve tiplenmeleri çok teatral bulduk. Özellikle “Yıldız Haritası”nı5 okurken ayağa kalkıp canlandırabilirmişiz gibi gelmişti bize. Aynı şekilde çarpıcı ve biraz da olumsuz sonları da Brechtyen dramaturjiye yormuştuk. Tiyatro yapmış olmanız, oyunculuk geçmişiniz yazarlığınıza bir etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Olduysa nasıl bir etkisi olduğunu düşünüyorsunuz?**

Çok teşekkür ederim, bu yorumlar için çok mutlu oldum. “Yıldız Haritası”nı o kadar uzun süredir duymamıştım ki! İlk kitabımda, 2011 yılında yayımlanmış bir öyküdür o. İlk dönem yazdığım öykülerden bir tanesi. Bu şekilde anılması çok sevindirici. BÜO’daki oyunculuk deneyimi ve oyun metni okumalarının yazarlığımda doğrudan bir etkisi var, bu yadsınamaz. İşlevsel diyalog yazmak, karakterlerin sesini bulmaya çalışmak ve bunu önemsemek, mekân algısı, kurgu… BÜO’da oyun çıkardığınızda bu bilgilere haiz oluyorsunuz. Büyük bir birikim ve şans benim için. Brechtyen çok odaklı yaklaşım, tarihsel arka plan, bu arka planın karakterlere olan etkisi, dramaturji kavramı metinlere yaklaşımımı belirliyor, bu çizgide yazmaya çabalıyorum. Ayrıca gestus kavramı, yazdığım karakterleri tasarlarken en temel yola çıkış noktalarımdan biri. Stanislavski oyunculuk yöntemleri benim için karakterlerin aksiyon çizgilerini belirlerken izlediğim en temel yollar. Hatta “Daha İyi Misin?” öykü kitabında yer alan “Nostalgia” isimli öykü birebir Stanislavski yöntemi üzerinden kurulan yeni bir toplum inşasından bahseder. Ayrıca oyunculuk deneyiminden gelen ritim duygusu çok kritik benim için. Metinleri mutlaka sesli okurum, kulağı tırmalayan ve akmayan yerleri bu sayede tespit etmeye çalışırım. Diğer yandan bu farkındalığın beni bazı konularda kısıtladığını da fark ettim. Sonradan dönüp eskiden yazdıklarımı okuduğumda sabit sahne bakış açısının beni kısıtladığını da fark ediyorum. Beni sanki sahnede ve belli bir zamanda olması gerekiyormuş gibi düşünmeye sevk ediyor, bu alışkanlıktan kurtulmaya çalışıyorum.

**Hiç tiyatro metni yazmayı düşündünüz mü? Ya da neden öykü yazmayı tercih ettiniz?**

Açıkçası öyküde alan bulabildiğim için. Roman yazmayı ara ara denedim, yalan yok. Yazmayı denedim, olmadı çünkü o kadar uzun bir odağı tutmak için gerekli soluğum yoktu. Çünkü otuzlu yaşlarda hâlâ iş içinde mücadelemiz, var olma çabamız devam ediyor. Bir de örgütsel psikolojide yüksek lisans yaptım arada. Bunun da mesela yazarlık perspektifine çok katkısı olduğu gibi kurmaca pratiğimi sekteye uğrattı. O yüzden de uzun soluklu bir şeyi daha yeni yeni deneyebiliyorum. Benim yazacağım şey nedense dallanıp budaklanıyor bu yüzden teknik olarak kendimi geliştirmem gerekiyordu. Diğer yandan öyküyü daha kolay dolaşıma sokabiliyorsunuz. Öykü yazınca dergilerde, internette yayımlatabiliyorsunuz. Yazdığım oyun metinleri var ama bunun için sahne lazım, oynayacak insan lazım o yüzden ilerlemedi. En son İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin davetlisi olarak 2022 yılında ikincisi düzenlenen Mor Zirve için bir öykü yazdım. Yerel Eşitlik Eylem Planı çerçevesinde İstanbul ve çevresindeki dezavantajlı gruplardan biri hakkında yazdığım öykü Şehir Tiyatrosu Oyuncuları tarafından sahnelendi. Bu benim için müthiş bir deneyimdi. Şimdi geriye baktığımda öykü tercihimi öncelikli olarak teknik sebeplerle yaptığımı anlıyorum. Diğer yandan üzerine yazmak istediğim mesele de kendine uygun formu getiriyor. Öykü çok olanaklı bir form fakat bazen anlatmak istediklerim farklı formlara ihtiyaç duyabilir. O sebeple kendimi sadece öykü formunda yazan biri olarak kısıtlamıyorum. Yazdıklarınızın yayımlandığını görmek büyük bir mutluluk ve motivasyon kaynağı tabii. Bu anlamda öykülerin hızla dolaşıma girmeleri mutluluk veriyor. Roman yazdığınızda yayınevine gidecek de kabul edilecek de yayımlanacak da… Bugün meselenin ve anlatının ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak karar veriyorum. Öyküyle başladım ama öyküyle devam etmeyebilirim.

**Özellikle ilham aldığınız, okumayı sevdiğiniz kadın yazarlar var mı?**

Olmaz mı? Çok. Zaten özellikle kadın öykücülerden 1950 dönemi kadın yazarlar çok cesaret verici; çok yeni metinlerin olduğu dönemler. Tomris Uyar, Sevim Burak, Sevgi Soysal, Leyla Erbil... Ben Füruzan’ı ilk tanıştığım öykücülerden olduğu için her zaman çok ayrı bir yere koyarım. Dönüp dönüp Sevim Burak okuyorum mesela, “Bu nasıl bir kafa?” diye düşünüyorum. Dünya edebiyatından Alice Munro’yu örnek olarak verebilirim. Nobel ödüllü bir kadın yazar. Çok ilginç bir yazar, çok keskin ve sarih bir kalemi var. Çok az şeyle acayip duygulara, zor konulara cesaretle dalabiliyor. Onun kadar cesaretli, onun kadar uzatmayan, sade ve doğrudan olabilen bir yazar olamam muhtemelen. Bence okunması ve el üstünde tutulması gereken biri. Jeanette Winterson, onu da eksik etmeyelim. Yakın dönem Türkiye edebiyatından Ayfer Tunç’u hep söylüyorum. Onun yazdığı her yeni şey beni çok heyecanlandırıyor. O yüzden onu her zaman okuyorum. Bunlar aklıma gelenler, her zaman referans verdiğim isimler. Çağdaş kadın yazarlardan okuyorum mutlaka. Şimdi birinin adını geçirip öbürünü geçirmemek olmaz diyerek söylemiyorum ama hepsi çok canlı, o edebiyat hâlâ yaşamaya ve dönüşmeye devam ediyor.

**Deprem oyunuyla alakalı bir şey sormak istiyorum. Hem ondan bahsetmek isterseniz diye konusunu açmak istedim hem de biz söyleşiden önce beraber izledik oyunu. 24 sene önce olmuş 99 depremi üzerine bugün duyduklarımıza benzeyen o kadar çok söylem vardı ki hem medyada hem siyasette… Bu oyundan bahsetmek ister misiniz?**

Çok teşekkür ederim soru için. Ben depremzedeyim, Adapazarlıyım zaten ve tabii ki tam ortasındaydım. Çok yakın ailemden bir kaybım yok ama şehrimi ve birçok insanı kaybettim. Geçtiğimiz bir ay içerisinde şöyle ağladım: “Allah kahretsin aynı şeyin daha beteri!” Bu 24 seneyi de bir yetişkin olarak geçirdiğim için sorumluluk hissediyorum. Ben de bir yetişkin olarak buna müdahale edebilirdim diye düşünüyorum. Biz Deprem oyununu oynarken depremin üzerinden sadece altı ay geçmişti. Bir yazı vardı, bir de fotoğraf. O zamanları düşününce biz nasıl cesaret edip altı ay sonra oynamışız oyunu? Ama bizim bir yaklaşımımız vardı: Birincisi belgesel niteliğinde bir oyun yaptık, ikincisi aksiyonları dans tiyatrosu olarak yaptık. Bunlar çok doğru iki seçimdi. Üçüncüsü ise, bu iki tarafı dengeleyebilmek için drama odaklanmak yerine komedi unsurlarını kullanarak yolunda gitmeyen konuları sahneye bu şekilde taşıdık. Oyunu deprem bölgelerinde oynadık, çoğuna tanıdıklarım geldi ve özellikle duygu sömürüsü yapmak istemememize rağmen oyundan ağlayarak çıktılar. Şu an soğukkanlılıkla izlenebilir fakat o zamanlar belli soyutlamaların bile çok duygu yüklü olduğunu biliyorum. Özellikle arşiv çalışmalarında, hepimiz arşivin içindeydik. O yüzden benim de gözümün önünde her şey. Hem replikler gözümün önünde hem sahneler. O dönem çok daha ağır bir eleştiriyi hak ediyordu devlet kurumları. Zaten her şeyin sarpa sardığını, kurumların çürüdüğünü biliyorduk ama bu kadarını da bilmiyorduk. Ama bir yandan da biz sivil toplum olarak ne yaptık? Bizim başımıza neler geldi? Daha doğrusu biz bir tepki üretemediysek ne yaptık? Son dönemin bireyinin de tartışılması gerektiğini düşünüyorum. “Ben sesimi çıkaramadım çünkü…” ile başlayan bahaneler sıralanıyor hep. Tabii son 10-15 yılda başımıza gelmedik kalmadı ama yine de bahsetmekte fayda var.

Biz Gezi olaylarından sonra altKitap’ta yine bir kitap derledik, öykü ve derleme kitabı: O Yaz6. Sanatçılar da katıldılar; görsellerle ve manifestolarla katılanlar da oldu. Mesela oraya üç tane metin yazdım, internetten de ulaşabilirsiniz. O üç metin kuvvetli metinler değil ama tamamen orada geçtiğini hayal ettiğim üç tane olayı yazmaya çalıştım. O yüzden de ne olursa olsun bunlar zamana bırakılmış tanıklıklar. Onlara bakarken belki estetik yanını değil ama o tanıklığın kıymetini göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerekiyor. Deprem oyunu için de böyle düşünüyorum.

**Deprem oyununda oynamadım ama ben de oyuncuyum, BÜO’daydım o zaman. Orada çok ciddi bir sistem analizi de vardı: Bugün Twitter’dan resmen enkazın altına gittik, o çığlıkları duyduk, bölgede gibiydik. O dönem böyle bir şey yoktu. Böyle bir tanıklık çok zordu çünkü gerçekten deprem alanına gitmiş, o bölgede çalışmış arkadaşlar kendi tanıklıklarını aktarmışlardı, ara öyküler oralardan doğaçlanmıştı. Ayrıca o zamanlar, Google falan da yok, kulüpte ve aynı zamanda Feminist Kadın Çevresi’nde (FKÇ) deli gibi gazete tarardık. Yani herkes bir tane gazete okur, biz kulüpçüler en az on tane gazeteyi -İslamcının gazetesini, solcunun gazetesini, vb.- tarardık nesnel bir bakış üretebilmek için. Oyunun başarısını medyanın, devletin, ordunun, sivil toplumun o zamanlar nasıl manipüle edildiğini ortaya koyan bir yapısı olması açısından çok güçlü bir oyun olmasına bağlıyorum. Bugün yapılsa, baya farklı olurdu çünkü Twitter o rolü üstlendi bu manada. Ya da bizim o zaman canhıraş bölgeye gidip yaptığımız şey bu sefer sosyal medyadan örgütlendi. Değişen çok şey de var ama tanıklık ve belgesel yönü çok güçlüydü. Ben de Adapazarı’nda yaşıyorum; o yaz orada değildim, depremzede olmadım. Adapazarı’nda, İzmit’te neler olduğunu oyundan öğrendim. Gidip görmüyorsanız bilgilenme ihtimaliniz yoktu. Bilgilendiriyorduk ve bunu bir çerçeve içerisinde veriyorduk.**

Çok haklısın. Ben hem oyunun hem de olayların çok içindeydim. Mesela biz televizyon arşivlerine gidip kayıtlar aldık. Televizyonlardan izin istedik, haber arşivlerine girdik. Onları burada bütün ekip izleyerek anekdotlar çıkarıp kurgulamıştık. Sosyal medyanın olmadığı zamanı tamamen unutmuşum. Oradaki arşivcilik çalışması çok kıymetliydi gerçekten. Evet, bugün tamamen bambaşka olurdu, bildiğimiz şeyleri tekrar ediyor olabiliriz. Ama zaten mevzu bildiklerimizi politik çerçevenin içine oturtmak.

**Yazarlık ve mesleki yaşantınızı iki farklı kapı, iki farklı anahtar gibi anlattınız; bu alanları ayırdınız. Bu belki yazarlığınızı daha özgürce sürdürmeniz açısından size birçok avantaj da sağladı. Diğer taraftan yazdıklarınızda iş hayatınızdan da beslenen birçok şey var çünkü iş hayatı da bir nevi distopik bir dünya olabilir. Yani bir dünya var ve o dünyaya karşı sorumluluk duyan ve bazen bu dünya karşısında dehşete kapılan, orayı izleyen, gözleyen ve orada kendi bireysel devrimini yapan karakterler var. Her bir karakterde, her bir hikâyede öyle bir başkaldırı hissediyorum. Özellikle de ilk iki kitabınız çok etkileyici bu yüzden. Bence bu iki alan aslında çok da ayrılmayan alanlar, bunları gözlemliyor olmak da bir yazar için çok besleyici olsa gerek, değil mi?**

Kesinlikle. Ben de açıkçası onu yadsıyamam, bir de o meslek hayatında bir kadın deneyimi var. O yüzden olumlu olumsuz bir tepki üretmeden önce, anlayabilmek için yaklaşıp bakmak gerekiyor. Benim öyle bir şansım var. Yeni deneyimleri, dayanışmayı, farklı olanakları görmemi de sağlıyor bu ama bir yandan da her yapıdaki gibi yolunda gitmeyen şeyler var. Ama şunu da unutmamak lazım: öyle sistemler var ki çalıştırıldığı zaman; insanları, hayatımızı etkileyebilecek, hiç ulaşamayacağımız insanların fikrini değiştirebilecek mekanizmalar. Çünkü büyük insanların etki alanı olan kurumlar var ve bu kurumlar birçok insanın hayatına dokunuyor. Bir babanın doğum iznine ayrılması, bir babaya anneye verildiği kadar doğum izni verilmesi gibi adımları bu kurumsal yerlerde atabiliyorsunuz. Bunları da görmek ya da buralarda yolunda gitmeyen şeyler için el kaldırmak benim için kıymetli. Yapmaya çalıştığım şey, içinde bulunduğum yerlerde küçük değişiklikler yaratmak. Farklı bir bakış açısını ve dayanışmayı bu alanlara da yansıtabilir miyiz sorusuna cevap arıyorum ve bunun hep karşılığını gördüm. Mesela çalıştığım firmada Türkiye’nin kapsayıcılık ve hakkaniyet lideriyim, burada çeşitli global kadın ağlarında çalışıyorum. Bu ağlarda Türkiye’de kadın olma hâlini ve sorunlarını doğrudan dile getirme şansım oluyor. Bu yüzden yakından bakmak ve buradaki deneyimi de aktarmak için orayla da harmanlanıyorum diyebiliriz. Biraz bahsettiğim günlük telaşı kapatıp başka bir telaş açmak, başka yere odaklanmak önemli. Bir yandan da benim için yazma hâli ya da burada bir dünya yaratma durumu hiçbir şeyin o kadar da hayati olmadığını hissettiriyor. Bu anlamda benim kendi hayatım da çok dengeli.

**Konuyu çok sıcak bir gündem olduğu için depreme çekeceğim. Toplumsal cinsiyet rollerini afet bölgelerinde yaşananlar üzerinden de düşünüp tartıştık. Sizin de öykülerinizde deprem konusu var. Sizce deprem vb. afetler edebi olarak nasıl anlatılabilir, nasıl vurgulanabilir?**

Bugün depremin üzerine bir şey yazmayı düşünmek benim için çok zor, henüz her şey çok taze. Ama daha önce yazdığım metinler var. Mesela son kitabımın ilk öyküsü iki kardeş gözünden depremi anlatıyor. Deprem anında bir tanesi korkudan kaçıyor ve yaralanıyor. Ablası ise zaten bütün hayatını depremde var olmak üzerine kurmuş. Yani başına kötü bir şey geldiğinde hayatta kalmak için her şeyi hazırlamış. Olayı anlatırken bir felaketle kesintiye uğramış olan hayatların yeni koşullarda nasıl var olacağı üzerine düşünüyorum. Mesela bir afet oldu, dezavantajlı olanların gözünden nasıl yeniden bir hayat kurulabilir ve bir hikâye nasıl güçlenerek çıkar? Benim özellikle ilgilendiğim şey o. İlk öykülerimde cinayetler işledim, arkada bıraktığım bir sürü leş var. Daha umutlu bakıyorum artık. Bu yüzden anlatırken dezavantajını fark ettiğinde ve bunun üzerine bir dayanışma mekanizması kurduğunda zaten var olunabileceğine inanıyorum. Yeni duruma getirdiğin yeni bakış açısıyla güçlenecek ve devam edeceksin. Kısacası, anlatacağım şey muhtemelen bir güçlenme hikâyesi olur. İlk kitapta depremle ilgili yazdığım bir öykü denemesi vardı. Orada da anlamsız bir kelimenin peşine düşen ve bütün hayatını deprem felaketiyle şekillendirmiş bir karakteri anlatıyordum. Burada da deprem sonrasında hayata bakış açıları değişmiş gençleri anlattım. Felaket anını anlatmak çok zor, galiba ben o tarafıyla ilgilenmiyorum. Daha çok depremden sonra ayağa kalkma hâliyle ilgileniyorum. Zaten biz Deprem oyununu da tamamen tanıklık, geriye dönüp orayı bir toparlama ve hesaplaşma olarak kurgulamıştık. Yine Daha İyi Misin?’de yer alan “Pembe ve Eflatun”7 öyküsündeki gibi felaketin ardından oluşan yeni dünyayı tasvir etmek istiyorum. Açıkçası bugünün tutunamayanları gelecek için bir umut; değişime ve yeni formüllere daha açıklar. Çünkü oradan yaratıcılık ve varoluşsal olarak güç çıkıyor.

**Biz aramızda hikâyelerinizi okurken özellikle ilk iki kitabınızdaki hikâyeleri çok trajik bulduk, olumsuz sonla biten hikâyeler var. Bunun arkasında bir sebep var mı?**

Tabii var. İlk olarak öyküleri yazdığım dönemdeki çabalama hâliyle ilgili her şey. O zamanlar “Çabalıyoruz, çabalıyoruz ama hayat galiba böyle akıp gidecek.” diye düşünüyordum, karamsardım. Daha doğrusu karamsarmışım, şimdi fark ediyorum. Yazmak böyle bir şey, dönüp baktığımda eskiden böyle düşünüyormuşum diyorum. Bir değeri olmasa bile kendim için tarihsel bir anlamı var. Hayatta tecrübelendikçe yerimde sayıklamadan ilerlediğimi gördüm. Bu yüzden hayata artık daha olumlu bakıyorum ve politik olarak mücadeleyle beraber düşünüyorum. Özellikle üçüncü kitabımda mücadele ve sonuca doğru giden bir yol var. Hâlâ acemiyim ama ilk kitap bayağı acemilik zamanı. Acemilikte öykü bitmiyor, karakterlerden kurtulamıyorsunuz, nasıl bitireceğinizi bilemiyorsunuz, karakterleri öldürüveriyorsunuz. Teknik de bir problem aslında, hikâyeleri daha açık ve belirsiz bırakmak galiba tecrübe istiyor. İtiraf ettim, kurtuldum.

**İtiraf ettiğinize göre artık Daha İyi Misin’iz? 8**

Daha İyi Misin? tam pandeminin göbeğinde, 2021’de çıktı. İçinde “Daha İyi Misin?” diye bir öykü yok. Öykü kitaplarında genellikle içinden güçlü ve hatta havalı olduğuna inandığınız bir öykü başlığı seçilir ve kitabın ismi olur. Fakat benim hiçbir öykü başlığım yeterince havalı değildi. Öykülerden birinde birbirlerine “İyi misin?” diye soran karakterler vardı. Açıkçası birbirlerine gösterdikleri şefkat okurla kurabileceğim bağ hakkında beni cesaretlendirdi ve okura “Daha İyi Misin?” diye sormak istedim. O dönem pandemi sürecinde olduğumuzu düşünürsek bir iyileşmeden bahsedebiliriz. Çeşitli zor süreçlerden geçiyoruz, bunun bir başı ve sonu yok. Hep ortasındayız, hep bir kriz, bir afet var ve olmaya devam edecek. Bu coğrafya böyle ama dünyanın gerçeği de bu. Bu yüzden yapmamız gereken, daha iyi misin diye kendimize, birbirimize sormak. Süreçte olduğumuzu, bunun devam edeceğini bilerek ama bir şekilde daha iyiye gideceğini ümit ederek...

**Lise zamanınızda yazmaktan uzak durduğunuzu söylediniz. Ama yazmak bir var olma alanı da demiştiniz. Böyle bir alan olarak betimledikten sonra uzak kalmak zor olsa gerek. O süreçte kendinizi yazmaktan nasıl alıkoydunuz? Başka bir şeye mi yöneldiniz? Kadın yazarların az olması, görünür olmaması gibi sebeplerden dolayı bu alana ait hissedememe gibi bir durum yaşadınız mı? Bu süreçte neler yaşadınız, bahsedebilir misiniz?**

Ben Adapazarlıyım. Anne, babam üniversite mezunu, ekonomik düzeyimiz fena değil. Aslında eğitimli ve her zaman bana üniversiteye gidecek gözüyle bakan bir aile. Asla oradan bir tepki görmedim. Ama ben taşralıyım ve taşrada kazanmak istediğim üniversiteye bile laf söyleyen vardı çünkü kimse kendini bir yere layık görmüyordu. Layık görmemek çok acayip bir şey bence. Bence taşralılığın en temel ögesi, aynılaşma hâliyle birbirini sürekli aşağı çekmektir.

Bir de büyüdükçe kendi bedeninle olan durumları zaten çözemiyorsun, zaten o zamanlar benim lisede olduğum dönem, 95-98 yılları. O dönemde çok az kadın yazar var. Dünyada da duyduğumuz çok az kadın yazar var. Bugün dönüp bakıyoruz -şükürler olsun ki araştırmalar yapıldı- erkeklerin üzerlerine kendi işlerini kurguladıkları ne kadın yazarlar, sanatçılar varmış aslında. O yüzden bu çalışmalar çok önemli. Feminist bir kadın şöyle diyor: “Görmediğin bir şeyi olmayı istemek çok kolay bir şey değil.” Çok temel olarak kendimi layık görmüyordum. O yüzden de tamamen “Bizim buradan çıkışımız üniversiteyi kazanmak” deyip kendimi ders çalışmaya verdim. İnekliğimle de gurur duyuyorum. Bu alanı anlamam ve tanımlamam mezuniyetten sonra olan bir dönem. Yani kendi alanıma ihtiyacım var dedim ve hatırladım: “Benim böyle bir pratiğim, böyle bir ilgim vardı ve buradan devam edebilirim.” dedim. Bu şekilde alanı tanımladım ve bu politik var oluşu kendime yakıştırmam bundan sonra başladı. Kimse çıkıp bana “Hande senden de yazar olmaz.” demedi ama kimse çıkıp “Hande’ciğim senden yazar olur.” da demedi. Buna ihtiyacım olmadığını da kendi kendime öğrendim. Yazmaya, daha iyi yazmaya, çalışmaya devam ettim. Hep şanslıydım, bizim kuşağımızın iş hayatına girdiği dönem kadınların yeni yeni daha üst rollerde olmaya başladıkları, kadın rol modellerin olduğu dönemlerdi. BÜKAK vardı, FKÇ vardı, 8 Mart kutlamaları vardı... Zaten çocukluğumdan beri de hep ilgim vardı, böyle bir bakış açısıyla gelmiştim, politika okumuştum. İş hayatına girdim, bir şeyler yolunda gitmiyor ama neyin yolunda gitmediğini anlamıyorum. 30 yaşıma geldiğimde problemin bende olmadığını anladım. Tabii ki kendini geliştireceğin, tecrübeleneceğin alanlar var ama bir türlü asıl olması gereken şeyler olmuyor. İnsanlar beni iyi, çalışkan görüyorlar ancak donanımlı olmama rağmen o fotoğrafa uymuyorum. O zaman gözlerinin önündeki fotoğrafları yırtmaya başlıyorsun. Yazarlıkta da benim için çok benzer bir şey oldu. Bugün utanmadan yazarım diyorum, yazma pratiğine devam ediyorum ve kendimi buna adadım. Kendim için yapıyorum çünkü varoluşum için çok kıymetli. Sizler de okuyup beğeniyorsanız, benim misyonum bu, başımın tacısınız. Umarım metinler sizlerin zihninde ve sonra başka zihinlerde kendi yollarını bulurlar.

**Ben de aynı şekilde taşra yolculuğundan geliyorum. Genel olarak biraz daha kapalı ve muhafazakâr bir çevredeydim ve ben de kendi çapımda okuyan bir insandım. Buraya geldiğimde, diğer insanları gördüğümde dehşete düştüm. İnsanlar kendilerini ne kadar çok geliştirmişler diye düşündüm çünkü çevremde böyle şeyler görmüyordum. En fazla ders çalışıyorduk, başka bir gelişme imkânımız yoktu. İnsan bu layık görememe hissinden nasıl kurtuluyor, nasıl adapte oluyor ve nasıl yazarım diyebiliyor?**

Hâlâ böyle olması, aynı deneyimi bir genç kadının yaşıyor olması beni gerçekten çok üzdü. Muhafazakârlık sadece din değil, biliyorsunuz. Faşizm, kendine tanımlı çekirdek aileden çıkamamak, belli kalıpların dayatılması gibi şeyler de muhafazakârlık. Bu yüzden ben de seninle aynı şeyi deneyimlediğimi düşünüyorum. Kitap bulmakta, dergilere ulaşmakta zorlanıyordum. İnternetin de olmadığı bir dünyada kaynağa ulaşmak çok zordu. Bugün kaynağa ulaşmayı konuşurken kendi kişisel deneyimimden konuşuyorum. Hakkaniyeti, kaynağa ve fırsata ulaşmayı konuşuyoruz. Tabii ki zaman alıyor ama bu noktada ben dayanışma mekanizmalarına dönüyorum. “Ben yazmak istiyorum” ya da “Yazıyorum” diyen birisine, “Biz bunu yapabilir miyiz ki, yok canım bunu yapmak için kırk fırın ekmek yemek gerek” dememeliyiz. Bu tarz cümleleri duymaya başladığımızda “Tamam ama birinci ekmekten başlayalım” dememiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü kırk fırın ekmeği tek seferde ağzına atamıyorsun. Tek tek yemen lazım onları, o da bir süreç. Bazıları bu süreci üç senede geçiyor, bazıları yirmi beş senede geçiyor. Ama sonuçta eğer bu işi yapmak için kırk fırın ekmek yenecekse, bir noktada bitiyor ya da daha yenecek başka ekmekler olduğunu fark ediyorsun. Hiçbir şey bugünden yarına olmayacak. Bunu umutsuzluğa kapılmanız için söylemiyorum. Birinci denemeyi yaptığınızda ve olmadığında umutsuzluğa kapılmayın diye söylüyorum. Birincide olmayacak, beşte olmayacak, on beşte belki yine olmayacak. Ama neyin olmadığını anladığınızda olacak. Bunu bazen yirmi beşinci, bazen de kırk beşinci ekmekte göreceksiniz. Ama gerçekten isteğiniz varsa, “Kendimi yazarak ifade etmek istiyorum” diyorsanız “Ben yazarak ifade etmek istiyorum ama benim yolum bu olacak” diyebilmelisiniz. Mesela neden erkek edebiyatı konusunu çok konuşuyoruz. Edebiyat uzun bir süre tek tip ya da birbirine çok benzeyen metinlerle doluydu. Siz kendi hikâyenizin orada yer bulmayacağını düşünüyordunuz. Dışarıda bırakan şeylerden biri de bu. Ama aradan sıyrılan ilk kadınlar, orijinal seslerdi. Mesela bugün Sevim Burak çok konuşuluyor. Sevim Burak öyle bir kitap yazmış ki... Afrika Dansı9. Bu kitapta makine konuşuyor, makinenin sesini taklit etmiş yazdığı eserde. O dönem bu kitabın edebiyatta bir yeri yok çünkü buna benzeyen hiçbir şey yok. Başka bir kadın Jeanette Winterson. Kendi lezbiyenlik deneyimi üzerinden bir şeyler yazmaya başlıyor. Edebiyatta böyle bir şey yok, bu herkese garip geliyor. Yazarın kendi deneyimi yer bulamıyor, oysaki kıymetsiz ya da teknik olarak kötü metinler değil. Bu metinlerin kendilerine yer bulması, farklı bakış açılarının edebiyat dünyasına girmesi, süreçleri ve konuları zenginleştiriyor.

**Hikâyelerinizde çok çeşitli kadınlık deneyimlerinden bahsediyorsunuz. Neden bu kadınları yazmayı tercih ediyorsunuz? Ayrıca çok geniş bir yelpazeniz var, nerelerden besleniyorsunuz?**

Çok teşekkür ederim, bunu duyduğuma çok sevindim. Neden kadın yazıyorum, erkek de yazabilirdim, sorun olmazdı. Ama benim deneyimlerim kadınlarla. Özellikle ailemde kadın çok fazla ve büyüme çağında daha çok onlarla vakit geçirdim. Ayrıca çok meraklı bir çocuk olarak büyüdüm ve sonrasında da hep çok meraklı bir insan oldum. İnsanlarla konuşmayı da çok severim, bunun bir faydası olabilir. Kısacası kadınlık deneyimini daha çok biliyorum, bu deneyime daha hâkim olduğum için de kadınları yazmayı tercih ettim.

**Yeni yazmaya başlayan kadınlar için tavsiyeleriniz var mıdır?**

Birincisi, neyin olmadığını anlamak gerekiyor. Neyin olduğunu anlamaya takılmayın, bu tektipleştirici bir şey. Özgün sesi bulmak için olmayan şeyi anlamak lazım. Edebiyat dünyasının içerisinde yer bulmak kolay değil, bu yerleri siz yaratmalısınız. Biz arkadaşlarımızla uzun zaman çevrimiçi platformlar kurduk, oralarda edebiyat konuştuk. O yüzden benim yazma pratiğim için altKitap e-kitap yayınevi ve altZine dijital edebiyat dergisinin yeri çok başka. Edebiyat üzerine konuşmayı, yazmayı ve paylaşmayı gündemimde tutmamı sağladı. Yalnızlaşmamı engelledi. Yapmak istediğiniz neyse, bunun için bir çevre geliştirmelisiniz ve bu pratiği günlük hayatınızın bir parçası hâline getirmelisiniz. Bu düzenli basılı dergi çıkarmak, düzenli bir yere yazmak ya da bir grupla yazmak olabilir. Tek başına yapmak ve bir yerlerde yayımlanmasını beklemek çok kolay değil. Şu anda bütün dergiler teker teker kapanıyor. Benim öngörüm önümüzdeki dönemin, özellikle yurtdışından fonların gelmesiyle ve bu alanlara aktarılmasıyla daha iyi olacağı. Bu yüzden de yazma pratiğini devam ettirmek gerekiyor. Tabii ki bu alanda bol bol okumak lazım. Hiçbir şey bugünden yarına değil ama bugünden sonraya. Önemli olan inatla sürdürmek, inat ederek olmayacak şey yok.

**BÜKAK**: Geldiğiniz için çok teşekkür ederiz. Çok keyifli bir söyleşiydi.

 


1 Hande Ortaç, *Kankurutan*, "Kankurutan", Ankara: Ayizi Kitap, 2011.
2 Hande Ortaç, *Kankurutan*, Ankara: Ayizi Kitap, 2011.
3 Hande Ortaç, *Üç İki Bir Kayıt*, Ankara: Ayizi Kitap, 2015.
4 Hande Ortaç, *Daha İyi Misin?*, İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.
5 Hande Ortaç, *Kankurutan*, "Yıldız Haritası", Ankara: Ayizi Kitap, 2011.
6 Aylin Sökmen (der.), *O Yaz 2013 Yazına Kurmaca Bir Bakış*, altKitap, 2013.
7 Hande Ortaç, *Daha İyi Misin?*, "Pembe ve Eflatun", İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.
8 Hande Ortaç, *Daha İyi Misin?*, İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.
9 Sevim Burak, *Afrika Dansı*, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2006.

Turkish