Algın Gediz Karcı
Öykü Eke
Su Doğa Şahan
Erken cumhuriyet dönemi kadın hareketine bir giriş niteliğindeki yazımızda 1923-1935 yıllarını ele alarak kısa bir tarihsel arka plan bölümünün ardından kadınların toplumsal konumuna ve kadınların yürüttüğü mücadeleye yer veriyoruz.
Tarihsel arka plan[1]
Erken cumhuriyet döneminin en büyük gayesi Osmanlı döneminde olduğu gibi modernleşme olmaya devam ediyor. Yeni bir devlet düzeninin modernleşmeyle inşa edileceği düşünülüyor ve sonucunda da modern bir ulus devlet inşası hedefleniyor. Ulus devlet, devlet içerisinde ortak dil, kültür ve değerlerin paylaşılmasını hedefliyor. Özellikle Fransız Devrimi sonrası büyüyen ve aynı millete mensup kişilerin kardeşliği üzerine şekillenen milliyetçilik ideolojisi ulus devletin temelini oluşturuyor, modernitenin kıstası da Batılı devletler oluyor.
1908’de ilan edilen 2. Meşrutiyet öncesinde etkili olan ve bu süreçte de etkisini göstermeye devam eden, Osmanlı’nın kurtuluşu olarak görülen üç akım ön plana çıkıyor. Bunlar İslam devletlerini bir araya getirmeyi hedefleyen İslamcılık, Türki devletlerin bir araya gelmesini amaçlayan Türkçülük ile Batı’nın modernleşme ve yenilik fikirlerini benimseyen Batıcılık. Türkçülük ve İslamcılık, kendi kültürü içinde bir modernleşme arayışındayken Batıcılık akımı Batı’ya, yani “dışarıya” yüzünü dönüyor ve bu yolla bir modernleşme tahayyül ediyor. Bu akımların ortak amacı, değişen dünya düzeninde Osmanlı Devleti’nin dağılmasını engellemek. Bu akımlar toplum için gerekli Batılılaşma ölçüsünü belirlemeye ve dağılmaktan kurtulup değişen Osmanlı Devleti’yle toplumun özdeşleşme sorununu çözmeye çalışıyor. Özellikle İslamcılar, Batının teknik bilgisini alıp Türk-Müslüman ahlakını bozmamak gerektiğini vurguluyorlar. Dönemin baskın politik partisi ve İstanbul Hükümeti’ni oluşturan grup olan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) Türkçülük akımını benimsediğini görüyoruz. İTC toplum tabanında güçlü bir örgütlenmeye sahip olduğu için Türkçülük akımının halk tarafından benimsenmesi kolaylaşıyor ve güçlenen akım Türkçülük oluyor.
Demografik yapıya baktığımızda, 1877’deki Osmanlı-Rus savaşı sonrası Balkanlar’da yaşayan Türkler ile Anadolu’da yaşayan Rumlar arasındaki nüfus mübadelelerinin etkili olduğunu görüyoruz. Anadolu’da Türk-Müslüman nüfusun yoğunlaşmasıyla demografik yapı oldukça değişiyor. 1. Dünya Savaşı’na giderken gerçekleşen Balkan Savaşları’yla da Anadolu’da Türk nüfusun yoğunluğu artmaya devam ediyor. Ayrıca Ermenilerin onlara bağımsızlık vadeden Ruslar ile ortak hareket etmesi, doğudaki demografik yapının da değişmesine yol açıyor. Doğuda Ermeniler ve Türkler arasında çıkan çatışmalar Ermenilerin savaş koşullarında yaşamasına sebep oluyor: 1915 yılında Ermeniler tehcir ediliyor. Tehcir sırasında ülkeden gönderilenler genelde erkekler oluyor ve yol şartlarında ya ölüyor ya öldürülüyorlar. Geride kalan kadınlar ve çocuklar üzerinde de yoğun asimilasyon politikaları uygulanıyor. Bu şekilde Anadolu bölgesinde Türk nüfusunun yoğunluğu artıyor ve Türkçülük akımı iyice güç kazanıyor.
1920’lere geldiğimizde, devletin kuruluşunda İslamcılıkla mesafelenme önemli bir rol oynuyor. Cumhuriyete giden yolda önce hilafet kaldırılıyor, dinin siyasete atfedilmesi vatana ihanet suçu sayılıyor. İslamcılığın etkisi azaltılmaya çalışılıyor. Bunun da etkisiyle kurucu parti olan Halk Fırkası’ ndan kitlesel kopuşlar oluyor ve 1924 yılında Terakkiperver Halk Fırkası kuruluyor. Yeni rejim, toplumun her kesimi tarafından destek görmüyor. Cumhuriyet rejimine karşı çıkan isyanları bastırabilmek amacıyla 1925’te Hıyanet-i Vataniye (Vatana İhanet) Kanunu kabul ediliyor ve ağır yargılamaların yapıldığı İstiklal Mahkemeleri kuruluyor. Bu kanunla halk üzerindeki baskı da artıyor. Bu sırada Kurtuluş mücadelesi devam ederken kendilerine verilen özerklik ve dil özgürlüğü sözünü hatırlatmak isteyen Anadolu’daki Kürtler de milliyetçi hareketi benimsiyor. İstanbul’daki Kürt öğrenciler kendi cemiyetlerini kurmaya başlıyor. Özerklik isteyen bazı gruplar Türk milliyetçilerine karşı ayaklanıyor. Bu ayaklanmalar milliyetçi gruplar arasında aktif çatışmalara neden oluyor. Devletin Türk milliyetçiliği politikaları Kürtlerin İstiklal Mahkemeleri’nde ağır cezalar almasına sebep oluyor.
Kürtlerin isyanlarını bastırma amacıyla 1925 yılında ilan edilen Takrir-i Sükûn (Huzurun Sağlanması) Yasası bir sansür yasası olarak işlev kazanıyor. İstanbul’daki önemli gazeteler ve bazı taşra gazeteleri kapatılıyor, sadece hükümetin yayın organları haber yapmaya devam ediyor. Gazeteciler tutuklanıyor ve İstiklal Mahkemeleri’ne gönderiliyor. Basında muhalif siyasetin sesini duymak imkânsız hâle geliyor. Kurulduktan bir yıl sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da Kürt isyanlarını desteklediği gerekçesiyle hükümet tarafından kapatılıyor. Sansür yasası ve üstüne gelen ağır cezalarla halk ve devlet arasında bir kopuş yaşandığını görüyoruz. Özellikle savaştan yeni çıkmış ve zor durumda olan Anadolu halkı hükümete sesini duyuramıyor.
Rejim ve halk arasında çatışmaların olduğu, cumhuriyetin getirdiği yeniliklerin anlatılmaya ve halk tarafından anlaşılmaya çalışıldığı böyle bir dönemde, modernleşme açısından önemli değişimler meydana geliyor. Cumhuriyetin kurulmasıyla yaşanan bu değişimler kadınların gündelik yaşamını ve toplumsal konumunu kökten değiştirme potansiyeli taşıyor.
Kadınların toplumsal konumu
Cumhuriyetin ilanı ile yaşanan değişimin kadınların toplumsal konumuna etkisine bakarken cumhuriyetin kurucu unsurlarıyla ilişkili bir kadınlık kimliği inşa edildiğinden bahsedebiliriz. Bu doğrultuda odaklanacağımız iki temel unsur modernleşme ve milliyetçilik oluyor.
Türkiye’nin modern bir ulus-devlet olarak kurulma süreci, bu sürece özgü özellikler taşıyan bir kamusal alanın kurulmasını zorunlu kılıyor. Genel olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaş tanımları da bu kamusal alana dahil edilme ve bu alanın dışında bırakılma biçimlerine göre belirleniyor.[2] Kamusal alan ve özel alan ayrımının keskinleşmesiyle toplumda kadın ve erkek rolleri de bu doğrultuda şekilleniyor. Erkek kamusal alana, kadınsa özel alana ait görülüyor. Her ne kadar Osmanlı’dan bir kopuş hedeflense de kadınlık ve erkeklik rollerinin kamusal-özel alan ikiliğinde devam ettiğine tanık oluyoruz. Buna rağmen cumhuriyetle beraber kadınlar birçok hakka sahip oluyor ve kamusal alanda yer almaları kolaylaşıyor, hatta teşvik ediliyor.
Cumhuriyet rejimiyle kadınların sahip olduğu hakları değerlendirmek önem arz ediyor çünkü bu dönemde kadınların kamusal alandaki varlığının güçlendiğini görüyoruz. 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu’nun kabul edilmesiyle eğitim laikleştiriliyor ve para- sız hâle geliyor. Kadınlar ve erkeklerin eşit haklarla eğitim görmesinin önü açılıyor ve ilköğretim tüm vatandaşlar için zorunlu hâle getirilerek kadınların eğitime katılmasının önündeki engel ortadan kalkıyor. 1925 yılında hükümet, toplu taşıma araçlarında haremlik selamlık yolculuk edilmesini çoğunlukla kaldırıyor. Temmuz 1925’te başlatılan kıyafet reformuyla birlikte peçe ve çarşaf kaldırılıyor. Bu değişiklik sonrası kadınlar, yüzleri açık bir şekilde sokaklarda dolaşabilmeye başlıyor.3 1926’da aile ilişkilerini düzenleyen, kadınların ve erkeklerin bu ilişkiler içindeki konumunu belirleyen Türk Medeni Kanunu kabul ediliyor. Bu kanunun kabulüyle şerî hukukta bulunan erkeğin çok eşliliği ve tek taraflı boşanmasına ilişki düzenlemeler kaldırılıyor; kadınlara boşanma hakkı, velayet hakkı ve malları üzerinde tasarruf hakkı tanınıyor. Bu durum köklü bir değişim yaratıyor. Bu haklarla aile içinde kadın ve erkeğin konumlarının neredeyse eşitlendiğini[4] ve bunun da bir nevi İslam’dan kopuş hamlesi olduğunu söylemek mümkün.
1930 yılında kadınlara belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınıyor. Yine aynı yıl doğum izni düzenleniyor. Bu da çalışma yaşamında yer alan kadınlar açısından önemli birdeğişiklik oluyor. 1933 yılında kızlara mesleki eğitim vermek amacıyla Kız Teknik Öğretim Müdürlüğü kuruluyor. Rejimin, kızların eğitimine verdiği önemi anlamak için ulus-devlet paradigması içinden düşünebiliriz: Kızlar cumhuriyet rejimi için geleceğin anneleri ve bu ulusun çocuklarını yetiştirecekler. Bu ulusun annesi; ulusun laik, modern, milliyetçi değerlerini benimsemeli ve aktarmalı. Nihayet 1934 yılında kadınlar siyasi haklarına kavuşuyor ve Anayasa değişikliğiyle kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınıyor.
Cumhuriyetin üzerine kurulduğu değerleri ve Osmanlı’dan bu yana başarılmak istenen modernleşme atılımını düşündüğümüzde kadın haklarının, uluslararası arenada “modern devlet” algısı yaratmak için de işlevsel olduğunu söylemek mümkün. Ancak buradaki önemli mesele, kadınların toplumdaki konumunun devlet eliyle belirlenmesidir. Böylece devlet “makbul” kadınlığı inşa ederek topluma model olabilecektir. Bu doğrultuda dönemin bazı siyasi figürlerinin söylemleri üzerinden üç başlık altında makbul kadınlığın nasıl çizildiğini görebiliriz: şehirli kadın karşısında Anadolu kadınının yüceltilmesi, kadınların olgunlaşamaması ve kadınların erkekleşerek kadınlık rollerinden uzaklaşması.
Şehirli kadın karşısında Anadolu kadınının yüceltilmesi
Mustafa Kemal’in denetimindeki Hakimiyet-i Milliye gazetesindeki bir anlatıya baktığımızda şehirli kadın ve Anadolu kadını ikiliğini ve Anadolu kadınına atfedilen değerin, savaş yıllarına işaret edilerek milli değerlere dayandığını görebiliyoruz. Böylece kadınlığı şekillendirmesi gereken en önemli değerin millet ve vatan sevgisi olması gerektiği vurgulanıyor:
Bugünkü Türk kadının timsali, Anadolu’da, İstiklal Harbi’nde, kağnı üzerinde cepheye cephane taşıyan kadındır. Eğer kadınlık cereyanına önderlik eden hanımlar, bu arz ettiğimiz timsale yalnız bir hak ve fedakârlık örneği diye değil, fakat bütün hayatımızın esasıdır diye dikkat ederlerse, ülkülerinin asıl başlangıç noktasını keşfetmiş olurlar. Türk kadınlığı, İstanbul’dan medeniyet âlemine yürümekle bir yol almış olmaz. Anadolu’nun ortasından kağnıyı yürüten kadının yurdundan medeniyet âlemi- ne yürümekle yol almış olur ve amaca şan ve şeref içinde varır.[5]
Kadınların olgunlaşamaması
Kadınların oy verecek yetkinliğe sahip olmaması dönemde sıkça kullanılan bir argüman. Bununla ilgili kadınlara söylenen “Bekleyiniz, kadınlar olgunlaşıp zamanı geldiğinde yeterli özgürlükleri elde edecekler.” söylemi, bir yandan da kadınların sürekli aile ve annelik görevine çağrılması ile bir arada gerçekleşiyor. “Kadınlıkta ifa edilecek [yerine getirilecek] en birinci meslek zevcelik [eşlik] mesleğidir.”[6] diyen Celal Nuri, Afife Fikret takma adıyla yazdığı yazıda “Kadınları ailenin temel direği hâline getirmek gerek... İşte yeni Türk feminizmi kadınları siyasetle meşgul etmeden evvel onları ailenin bir direği, bir temel taşı hâline getirmelidir. Biz kadınlar meb’us [milletvekili], a’yan [vali], vükela [bakanlar] olmadan evvel iyi bir kerime [kız evlat], bir hemşire [kız kardeş], bir zevce, bir valide, iyi bir büyük nine olalım.”[7] diyerek kadınları etkilemeye çalışıyor.
Kadınların erkekleşerek kadınlık rollerinden uzaklaşması
Halide Edip, Atatürk’ü eleştiren bir kitap yazdıktan sonra kendisine yöneltilen eleştiriler siyasi değil; cinsiyeti üzerinden oluyor. Orhan Seyfi, Milliyet gazetesinde “Halide Edip Hanım gibi hem erkek hem dişi bir mahlûk bu kadar alakasızlığa tahammül edebilir mi? Ne yalnız kadınlık ne de erkeklik işlerinin tatminiyle kanaat edemeyen bu erkek-kadını kayıtsızlık çıldırttı.”[8] diyor ve Halide Edip’in kadınlık rollerinin dışına çıkarak adeta “elinin hamuruyla erkek işine karıştığını” ve bu yüzden de erkekleştiğini ifade ediyor. Ayrıca Yusuf Ziya, İkdam gazetesinde şunları söylüyor: “Meşrutiyet’te sizi sahneye çıkartanlar birer birer mezara girdiler... ama sizi evinizden içeri sokmak bile mümkün olmadı... Ah hele sizi cephedaşınız kaytan bıyıklı Mehmetçiklerden dinlemeli... Mebusluk mu istiyordunuz, vekillik mi? Yoksa maazallah daha büyük bir şey mi? Hacminden fazla yolcu almaktan genişleyen gönlünüzde kim bilir ne aslanlar yatıyordu!”[9] Bu alıntıda da Halide Edip’in hafif meşreplikle itham edilerek kadınlığı üzerinden aşağılandığını görebiliyoruz.
Kadınlar taleplerini nasıl dile getiriyorlar?[10]
Kadınlar, erken cumhuriyet dönemine gelindiğinde batıdaki aydınlanmacı liberal feministlerin argümanlarını savunuyorlar. Cumhuriyetin zayıfı koruyan adil bir sistem olduğuna inanan, İstanbul’da yaşayan bir grup aydın kadın, cumhuriyetin ilk partisi olan Kadınlar Halk Fırkası’nı (KHF) 1923 yılında kuruyor. Fırkanın Atatürk’ün koyduğu dokuz ilke[11] çevresinde çalışacağı belirtiliyor ve öncelikli hedefi siyasi hakları kazanmak olsa bile kadınların iktisadi ve toplumsal alanda gelişmesi için çalışmalar yürütmeyi de planladığını görüyoruz. Ancak fırkanın kuruluşu, yeni devlet tarafından engelleniyor. KHF’nin kuruluşu ve etkinlikleri hükümete danışılmadan gerçekleştirildiği ve iktidar, o dönemde kendine muhalif olan herhangi bir hareketi “bölücü” olarak nitelendirdiği için KHF’nin faaliyetleri de “rejime muhalefet” olarak algılanıyor.
KHF’nin kurulması, hükümet tarafından engellenince Türk Kadınlar Birliği (TKB) adlı bir derneğin kurulması için çalışmalar başlıyor. Birliğin kurucu heyeti, KHF’nin tüzüğünü tamamen değiştirerek hak, hukuk taleplerini geri çekiyor ve tüzüğe birliğin siyasetle ilgili olmadığına dair bir madde ekliyor. Aslında TKB grubu hak hedeflerinden vazgeçmemiş olsa da mücadeleye devam edebilmek için strateji değiştiriyor.
TKB’nin çalışmalarını kamusallaştırmak için kullandığı, Kadın Yolu adlı bir dergi yayımlanıyor. 1925-1927 yılları arasında yayımlanan dergide, diğer ülkelerde kadınların haklarının durumlarına, kadın hareketlerinin tarihçelerine ve etkinliklerine yönelik bölümler ayrılıyor.
Türk Kadınlar Birliği, 1927 yılına kadar bir sonraki bölümde değinilen taleplere yönelik politikalarını yürütmeyi sürdürüyor. Ancak 1927 yılında TKB’nin başkanı olan Nezihe Muhiddin’in devletin gözünde siyasi anlamda aşırı söylemler ürettiği düşünülünce birlikten uzaklaştırılması ve onun yerine Latife Bekir’in başkan olarak gelmesi üzerine birlik tamamen değişiyor. Bu, TKB’nin bundan sonraki ömründe hayır işleriyle ilgilenen bir kuruma dönüşmesi anlamına geliyor. 1935’te, Uluslararası Kadınlar Birliği’nin 12. Kongresi İstanbul’da düzenlen- dikten sonra TKB kendini feshediyor. TKB’li kadınlar, bundan sonra Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHF) hayır cemiyetlerinde faaliyet göstereceklerini söylüyorlar ve onlara göre “‘Türk kadınına Türk erkeği kadar hak verildiği için’ TKB’nin etkinliğine devam etmesine gerek kalmıyor.”[12]
Kadınların hak talepleri[13]
Bu dönemde, hak talebi sürecini işleten iki farklı grup öne çıkıyor: TKB çevresinde toplanmış kadınlar ve rejimin kadınlara tanıdığı hakları yeterli gören kadınlar. İlk grubun, kadınların sosyal ve ekonomik alanda gelişme taleplerini sürdürürken siyasi hak talebinde de bulunduğunu görüyoruz ancak ikinci grup, uzun bir süre oy hakkı üzerinden söylem üretmiyor. Bunun yanında, rejimin yaklaşımıyla paralel söylemler üreten kadınlar için “devlet feminizmi” diye adlandırılan bir bakış açısını benimsediklerini söyleyebiliriz. Devlet feminizmini, kısaca cumhuriyet rejiminin kadınlara haklarını verirken yarattığı makbul kadın figürler aracılığıyla kadın hareketinin hak taleplerini kontrol altında tutması olarak tanımlamak mümkün.
İki yaygın görüş arasındaki farklılık sebebiyle TKB içerisinde kadınların en çok tartıştığı konu siyasi haklar oluyor. TKB’ye göre Türk kadını, yeni kurulan devlette memleketine karşı edilgen kalmak istemiyor ve kamusal alanda da siyasette de aktif rol almak istiyor. Oy hakkı temel bir vatandaşlık hakkı olduğu için siyasette aktif olmak isteyen kadınların devlet meselelerinde söz hakkına sahip olmaması, kadınların vatandaşlık statüsünü sorgulamaya açıyor.
Oy hakkı talebi için önemli bir diğer konu da meclisteki kadın temsiliyeti. Yeni devlette yasalar oluşturulurken kadınların söz hakkı olmaması, kanunların kadınların toplumsal konum ve talepleri göz önüne alınmadan oluşturulmasına sebep olur. Bu tehlikenin farkında olan TKB’nin, seçim dönemlerinde Nezihe Muhiddin, Halide Edip gibi kadın hareketi açısından önemli isimleri siyasi hak taleplerini dile getirebilmek için milletvekili adayı olarak gösterdiğini görüyoruz.[14]
Sosyal ve ekonomik hak taleplerine geldiğimizdeyse TKB’li kadınların, öncülleri Osmanlı kadın hak savunucuları gibi kadınların yüksek statülü mesleklerde çalışabilmeleri için mücadele ettiklerini görüyoruz. Bu mücadeleyle kadınların istedikleri iş kollarına katılabilmesi ve erkeklerle eşit kazanç sağlayabilmesi hedefleniyor. Ayrıca TKB’li kadınlar sebebini alkol, kumar veya yoksulluk olarak değerlendirdikleri fuhuşun yasaklanması için çalışıyorlar. Boşanma sürecinde kadınların korunması ve haklarının savunulması TKB için önemli bir mücadele alanı. Ayrıca boşanma sonrasında kadınların ekonomik olarak bağımsızlıklarını sağlayabilecekleri bir iş bulmalarına destek oluyorlar. Kızların eğitiminin yeni toplumsal koşullara göre düzenlenmesini ve modernleştirilmesini talep ediyorlar. Kısacası, TKB’nin kadınların toplumun birçok alanında güçlenebilmesi için çalışmalar yürüttüğünü, ahlaki ve toplumsal inşada rol almak istediklerini görüyoruz.
Sonuç Yerine
Yazıda aktarılan dönemin tarihsel koşulları, kadınların toplumdaki konumu, hakları ve mücadeleleri ile resmî tarih anlatısında olmayan bir tartışmaya değinmeye çalıştık: Oy hakkı kadınların mücadelesinin sonucu mu yoksa rejimin takdiriyle mi tanındı? Bu tartışma tarih yazımıyla ilgili sorulara işaret ediyor: Resmî tarih anlatılarında kimin bakış açısını görüyoruz ve kimin tarihini okuyoruz? Ancak 1990’lı ve 2000’li yıllarda Osmanlı’da ve erken cumhuriyet döneminde kadın hareketleri tarihi üzerine yapılan araştırmalar sayesinde seçme ve seçilme hakkının, erken cumhuriyet dönemindeki kadın hareketinin temel gündemi olduğunu görebiliyoruz.
Kadınların seçme ve seçilme hakkına yönelik tartışmayı tarih yazımıyla birlikte düşünebilmek için şu alıntıya göz atabiliriz:
Kemalizmin tarih felsefesi, liberal ve Marksist tarih felsefelerinden farklı olarak, tarih dönemlerinin bir önceki dönemin tohumları içinden çıktığını düşünmez, tarihte süreklilik ve kanuniyet bulunduğunu kabul etmez; faşist tarih felsefelerine benzer biçimde, tarihin bir noktada durdurulup sıfırdan başlayabileceğini/başlatılabileceğini benimser ya da iddia eder.[15]
Alıntıyla birlikte düşündüğümüzde yeni kurulan devletin tarihin belli bir döneminden kopmaya çalışması ve yeni bir tarih yazma amacı daha anlaşılır oluyor. Bu kopuş ve sıfırlamayla kadınların tarihi de kesintiye uğruyor/uğratılıyor ve mücadeleleri tarih anlatısında “sıfırlanıyor”.
[1]Özge Özdemir Akkoç, “Osmanlı’da Kadın Hareketi ve Milliyetçi İdeolojinin Kesişimleri: Kadınlar Dünyası”, basılmamış yüksek lisans tezi, Ankara: Ankara Üniversitesi, 2019, s. 27.
[2]Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız İnkılap: Nezihe Muhiddin, Kadınlar Halk Fırkası, Kadın Birliği, İstanbul: Metis Yayınları, 2003, s. 52.
[3]Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis Yayınları, 2016, s. 259.
[4]Mükerrem Belkıs, “İzdivaç ve Usul-ı İzdivaç”, 5 Teşrin-i Evvel 1329, no. 1 12, s. 4-5 içinde Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis Yayınları, 2016, s. 255.
[5]Şehmuz Güzel, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Toplumsal Değişim ve Kadın”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi (3-4), İstanbul: İletişim Yayınları, s. 862-71., içinde Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul: Metis Yayınları, 2021, s. 45.
[6]“Kadınlar Dünyası” imzasıyla, “Teşebbüs-i Şahsi”, Kadınlar Dünyası (18), s.1., içinde Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul: Metis Yayınları, 2021, s. 364.
[7]Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul: Metis Yayınları, 2021, s. 378.
[8]Mükerrem Belkıs, “Görücülüğün Yerine”, Kadınlar Dünyası (62), s. 3, içinde Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul: Metis Yayınları, 2021, s. 273.
[9]Berna Yürüt, “Tanzimat Sonrası Osmanlı Kadın Hareketi ve Hukuki Talepleri”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi (özel sayı), 2017, s. 374-375.
[10]Berna Yürüt, “Tanzimat Sonrası Osmanlı Kadın Hareketi ve Hukuki Talepleri”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi (özel sayı), 2017, s. 390.
[11]A.g.e., s. 389.
[12]A.g.e., s. 390.
[13]Suat Erdem, “İslam Hukukuna Göre İddet ve İddet Bekleyen Kadının Nikâhı”, C.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi (2), 2013, s. 76.
[14]Sacide, “Kızlarımızın Cihazı Ne Olmalıdır”, Kadınlar Dünyası (103), s. 10, içinde Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul: Metis Yayınları, 2021, s. 326.
[15]“Kadınlar Dünyası” imzasıyla, “Kadın ve Hakk-ı İntihab”, Kadınlar Dünyası (133), s. 2, içinde Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul: Metis Yayınları, 2021, s. 395-396.
