Skip to main content

Depremin Yedinci Ayında Kadınların Güncel Durumu Üzerine Söyleşi

Der.: İnci Uysal
Nebile Sena Başar
Yağmur Gönenç

Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) olarak eylül ayında Hatay Deprem Dayanışması’ndan Gizem Güzel, Nar Sanat Derneği’nden Merve Karataş ve Kadın Zamanı Derneği’nden Newroz Ünverdi ve Berivan Saruhan ile söyleşiler gerçekleştirdik. Bu söyleşilerde depremin üzerinden 7 ay geçmişken kadınların güncel durumuna, ihtiyaçlarına ve bölgedeki kadın dayanışmasına dair sorular sorduk. Gizem Güzel Hatay’daki, Newroz Ünverdi ve Berivan Saruhan Maraş ve Adıyaman’daki, Merve Karataş ise Antep’teki duruma dair deneyim ve gözlemlerini aktardı. Üç dernekle ayrı ayrı yaptığımız bu söyleşilerin bir derlemesini sizlerle paylaşıyoruz.

Depremlerin üzerinden yedi ay gibi uzun bir süre geçti. Birçok kadın örgütünün depremin ilk günlerinden itibaren bölgede çalıştığını görüyoruz. Kadınların bu kadar hızlı bir şekilde burada örgütlenip dayanışma ağları kurabilmesini siz neye bağlıyorsunuz?

Gizem Güzel: Türkiye feminist hareketi böyle hızlıca refleks üretme tecrübesine ve pratiğine yıllardır sahip olduğundan depremin ilk gününde hızlıca, bütün kadın örgütlerinin yer aldığı ortak bir koordinasyon oluşturmak için Afet İçin Feminist Dayanışma grubu kuruldu. O da zaten birlikte çalışma yürüten, yıllardır politik bir perspektifte birleşen ve bir sürü kampanyayı birlikte örgütleyen yapıların hızlıca “Ne yapabiliriz?” çağrısına kulak vermesiyle kuruldu. Bunun da en önemli etkeni feminist politika geçmişimiz ve kadın örgütlerinin birbirleriyle hızlıca ortaklaşma refleksleri.

Berivan Saruhan: Bunu, yıllardır süregelen güçlü örgütlü mücadeleye bağlıyoruz. Çünkü her alanda krizle ve sorunlarla baş etme yöntemlerinin biz kadınlar tarafından çok hızlı bir şekilde örülebildiğini ve hemen çözüm üretmeye yönelik çalışabildiğimizi biliyoruz. Bu, yıllardır sahadan ya da meydanlardan edindiğimiz tecrübe sonucunda ortaya çıktı diyebiliriz. Biz bu deprem sürecinde de dayanışmamızı aynı şekilde kurmaya çalıştık.

Newroz Ünverdi: Savaş dönemlerinde, afetlerde ve böyle olağanüstü koşullarda her zaman ikinci plana itilen ve bunun yanında sorumluluğu her zaman artan, sürekli bir şeyleri toparlama görevi verilen kişi genelde kadınlar oluyor. Mesela 2011’de, Van’da yaşanan depremde yine bir sürü zorlukla karşı karşıya kalan ve bunlarla tek başına mücadele etmesi beklenen kişiler kadınlardı. Daha sonra 2014 ve 2015’teki savaş süreçlerinde o süreci tek başlarına atlatmak zorunda kalanlar da yine kadınlardı. Toplumun kadınlardan beklentilerinin sürekli katlanarak arttığını gözlemledik. Bu sadece içinde bulunduğumuz bölge için geçerli değil, dünyada da böyle. Güney Amerika’da da toplumsal bir problem yaşandığında aslında en zor durumda bırakılan, sorumluluğu en çok yüklenmek zorunda kalan yine kadınlar oluyor. Biz de bunca yıllık feminist mücadelemizden bunu öğrendik. Yani böyle olağanüstü bir koşulda, neredeyse yedi sekiz ilin yarısının yerle bir olduğu bir durumda kadınların nelerle karşı karşıya kalacağını az çok önceki deneyimlerimizden biliyorduk. Mesela İstanbul Sözleşmesi süreci veya Barış için Kadın Girişimi’nin kurulması gibi örneklerden kadınların çok hızlı bir şekilde örgütlenip karşı çıkabilme, kampanyalar yürütme, sahaya inme tecrübesinin olduğunu biliyorduk. Biz böyle bir mirası devraldık. Deprem sürecinde de bunu tekrar hatırlamış olduk.

Sizin de bahsettiğiniz gibi kadınlar depremden daha farklı şekillerde etkileniyor. Depremin ardından yaşam, çadır kentlerde devam ediyor. Kadınların özel ihtiyaçları olan iç çamaşırı, regl ve hijyen ürünleri gibi ürünlere erişimleri oldukça kısıtlı. Aynı zamanda tuvaletlerin ve duşların hâlâ çadır kentlere uzak yerlerde olması da kadınlar için hijyen probleminin yanında bir güvenlik problemi de yaratıyor. Tüm bunlar düşünüldüğünde kadınların ihtiyaçlarının göz ardı edildiğini ve ancak kadınlar arasındaki dayanışmayla çözülebildiklerini görüyoruz. Bunun sebebini nedir? Kadınlar bu ihtiyaçlarına erişebiliyor mu?

Merve Karataş: Nar Sanat Derneği olarak deprem sürecinin başlangıcında Ekmek ve Gül’ün başlattığı “Kız Kardeşlik Köprüsüyle Hayatı Yeniden Kuruyoruz” kampanyasına dahil olduk ve kadınların hijyen ihtiyaçlarını dayanışmayla sağladık, sağlamaya da devam ediyoruz. Bunun yanı sıra kadınlarla yaptığımız buluşmalarda çıkan sonuçları ve toplu yaşam alanlarında gözlemlediklerimizi Ekmek ve Gül’ün internet sitesi ve basılı yayın organlarıyla paylaştık ve kadınların yaşadıklarını, seslerini kamuoyuyla buluşturmak için çalışmalarımızı sürdürdük.

Derneğimiz, depremin altıncı ayında bir heyet ile Nurdağı, İslahiye, Maraş ve Adıyaman’da bir dizi görüşme gerçekleştirdi. Gerçekleştirdiğimiz görüşme ve ziyaretler sonucunda kadınların ilk ayda yaşadığı hemen hemen bütün sorunların ve eksiklerin devam ettiğini gördük. Kadınlar gerek ayni ihtiyaçlar gerek destek ve koruma mekanizmalarına erişimde hâlâ güçlük çekiyor.

Gizem Güzel: Depremin en başından beri kadınlarla ilgili durumu gözetme kabiliyetine sahip çok az kurum vardı. Tırlar için çağrı yapılan malzemeler, kadınları gözeterek belirlenmemişti. Ama kadın örgütleri önce tam olarak “Bölgede nasıl bir ihtiyaç var, kadınlar neyi talep ediyor?” diye sorarak oradaki ihtiyaçları toplayıp çağrıyı öyle yaptılar. Akut dönemdeki gıda, hijyen, su gibi ihtiyaçların çok önemli olduğunun farkındaydık.

Çocuk bakımı kadınların üzerinde olduğu için leğen; çadır temizliği de onların üzerinde olduğu için çalı süpürgesi gibi kimsenin çok fazla önemsemediği ama kadınların toplumsal cinsiyet rollerinden kaynaklanan ihtiyaçları da var. Benzer şekilde, mesela orada kadınların -özellikle de genç kadınların- tampon kullanmakla ilgili çekinceleri var ama ped yerine bir sürü tampon geldi. Dağıtım yerinde elimizde poşet yoksa ped almak isteyen kadınlar o pedi alamadı. Bölgenin ihtiyaçları gözetilmeden gelen yardımların kadınlara böyle bir yansıması oldu.

En önemli şeylerden biri de hem hijyen eksikliğinin olması hem de kadınların bu hijyen ürünlerini temin edebilecekleri yerlere ulaşamaması. Her gittiği yer onu başka bir yere yönlendiriyor. Kadınların günlerce kapı kapı gezmeleri gerekirken erkeklerin buna çok da çaba göstermediği bir manzara ortaya çıktı. Bebek bezi, bebek maması gibi malzemeler de dahil olmak üzere hep kadınlar bunlar için koşturdu. Kimin kaç çocuğu var, hangi ailede engelli var, yaşlı var gibi bilgilerle bizim envanter çıkarabildiğimiz yerlerde devletin hiçbir kurumunun bu envanterle birlikte bir dağıtım örgütleyememesi kadınların bunlarla ilgili de ayrıca çaba göstermesine sebep oldu.

Çadır kentler ya da konteyner kentler çok sonradan kuruldu. İlk anda herkes evlerinin yakınında bulabildikleri bir çadıra yerleşti. Bu alanlarda da daha önceden mahrem olan yerler şimdi ortak kullanım alanları olunca kadınların tedirginlikleri, güvenlik sıkıntıları daha da arttı. Bir yandan çok fazla yağma, hırsızlık ve benzeri olaylar da yaşanıyordu. Bu kaotik durumda da kadınların ihtiyaçlarına ulaşımı daha zor oldu. Duş ve tuvalet ihtiyacı ise çok sonradan ele alındı. Ortak alanlarda olan duşlara ve tuvaletlere kadınların ulaşma imkânı kısıtlıydı. Diyelim ki ortak alana bir duş ve tuvalet kurulmuş ama kanalizasyona yakın olsun diye yola kurmuşlar. Geceleri kadınlar o yola gidip de tuvaleti veya duşu kullanamıyor ya da duştan nasıl çıkacaklarını bilemiyorlar, elbiselerini asabilecekleri bir alan bile yapılmamış. Böyle tedirginlikler yaşadıkları alanlar çok fazlaydı. Zaten bu ortak tuvaletleri oradaki kadınlar temizliyor çünkü erkeklerin hijyeni dert edindiği yok. Doğal olarak hijyenle ilgili bir malzeme bulamadıklarında oradaki hijyen sorunu yine kadınlara ve çocuklara patlıyor.

Berivan Saruhan: Hâlâ çok eksik var. Afetlerde de en çok etkilenenlerin kadınlar ve çocuklar olduğunu biliyoruz. Evet, sivil dayanışmanın gücü önemli ama bu tip durumlarda devletin bütün olanaklarını afet bölgesine akıtması gerekiyor çünkü sivil dayanışma bir noktada tıkanıyor. Kadına yönelik tacize, tecavüze yeterli yaptırımlar görmüyoruz. Dolayısıyla deprem bölgesinde hâlâ güvenlik konusunda sorunlar olmasına şaşırmıyoruz. Ancak tabii ki bu alanda daha fazla çaba sarf ediyoruz. Bu konuyla ilgili Afet için Feminist Dayanışma gibi bölgedeki örgütlerin birçoğuyla sürekli iletişim hâlindeyiz.

İhtiyaçların karşılanması konusuna değinecek olursak bölgede hâlâ su sıkıntısının yaşandığını biliyoruz. Sosyal çalışmacı kız kardeşimle görüştüm. Depremin üzerinden aylar geçmesine rağmen köylerde su sıkıntısının yaşandığından, kadınların hiçbir şekilde hijyen ürünlerine erişemediğinden bahsetti. Bu ihtiyaçların artarak karşımıza çıkacağını biliyorduk. İlk iki ay çok yığılma oldu, koordinasyonsuzluktan ihtiyaçlar iyi bir şekilde dağıtılamadı. Hâlâ bu ürünlere erişemeyen kadınlar var ve bunu çözebilmek için çaba sarf etmeye devam ediyoruz. Sıkıntı çözülmüş değil. İhtiyaçlar değişiyor, dönüşüyor.

Newroz Ünverdi: Depremin ilk günlerinde bölgeye gittiğimizde insanlar canını kurtarma telaşı içindeydi o yüzden temel ihtiyaçların hiçbiri gündeme getirilmiyordu. Fakat bu zamanla değişti. Mesela biz Pazarcık’taydık, Pazarcık’ın %80’i yurt dışına göç etmiş, bu yüzden Pazarcık’ta bulunan insanların %80-85’i 45-50 yaş üstü insanlardı. Ancak kadın iç çamaşırları özelinde konuşmak gerekirse bu bölgeye sürekli küçük bedenlerde ürünler geliyordu ve kadınlar çok ciddi erişim sıkıntısı yaşıyorlardı. Deneyimleri bilmeden aklımıza gelmeyen bir ihtiyaç olsa da o an o kadının ihtiyacı olan büyük beden bir iç çamaşırına ulaşamaması demek gerçekten hayatının aksaması demek. Bunlar başta önemsenmeyen meselelerdi, herkes ilk başta yeme içme ihtiyacına çok odaklanmıştı ama zamanla orada yaşayan kadınların temel ihtiyaçları -çadır kentlerin de kurulmasıyla birlikte- çadırın içini temizleyebilecek hijyen malzemelerini de kapsayacak şekilde evrildi. Bu malzemelerin içinde temizlik kovaları, çocuklarını yıkayabilecekleri büyük kovalar, sepetler, süpürgeler vardı.

Bildiğiniz üzere deprem şubatta yaşandı. Şubat’ta deprem bölgesi çok soğuktu, son yılların en soğuk zamanlarından geçiyordu. O yüzden sürekli daha kışa odaklı, mevsimsel ihtiyaçlar gönderiliyordu. Ama Nisan’a geldiğimizde o kadınların terlikleri yoktu. O kadınların terlik ihtiyacı, ayakkabıyla dışarı çıkamama sorunları politikti çünkü devlet tarafından karşılanmamıştı. Sivil dayanışmayı örgütleyen insanlar olarak bizim onu sağlamamız gerekiyordu. Farklı ülkelerde böyle olağanüstü durumların yaşandığını ve aslında afetin bir katliama dönüşmesinin yetkili kişilerin sorumluluklarını yerine getirmemelerinden kaynaklandığını biliyoruz. Burada biz ilk olarak şuna odaklandık: İnsanların dayanışmaya ihtiyaçları var, bizim gidip orada dayanışmayı örmemiz gerekiyor ama orada dayanışmayı örerken gerçek sorumluların yapmadıklarını dile getirmek, bunların her birinin politik birer mevzu olduğunu söylemek de çok önemli.

Kadınların özelinde, dediğim gibi yedi aylık süreçte her ay kadınların ihtiyaçları değişti. İlk ay temel ihtiyaç gıdayken, ikinci ay artık biraz mevsime uygun kıyafetlere, hijyen ürünlerine; yaşam alanlarını, kendilerine ait alanları kurabilecekleri araçlara ihtiyaç duyuyorlardı. Kadınlar şunu söylüyorlardı: “Benim bu alanı kurabilmem, eski yaşamıma dönebilmem için bir süpürgeye ihtiyacım var ki bundan önceki yaşamımda ben bunu yapıyordum diye hatırlayabileyim. Çünkü hatırlamak bana güç verecek.”

Depremin ilk iki haftasında insanlar duygusallıkla deprem bölgesine akın etmişti fakat bir süre sonra o kadar yığılmanın ardından ciddi bir geri çekilme ve yardımlarda da azalma oldu. Bu da aslında oradaki insanların ikinci bir travma yaşamasına sebep oldu. Yardıma gelen insanların gitmeleriyle onlara umut veren dayanışma da azaldı ve yalnızlıkla acıları daha da katlandı. Bölgede çalışma yürüten kadın örgütleri olarak dayanışma örme sürecimizi zamana yaydık. Hatay Deprem Dayanışması da Afet için Feminist Dayanışma da Adıyaman ve Maraş’ta bulunan diğer kadın örgütleri de bunu başardı. İlk iki ayda gidip, akut ihtiyaçları belirleyip onları ulaştırdıktan sonra alandan çekilmek değil; kadınlara uzun süreli psikososyal destek gibi uzun ömürlü destek göstermek temel amaçtı ve böylece kadın örgütleri yeniden inşa etme sürecinin de hep birlikte olacağını gösterdi. O yüzden bence kadın örgütlerinin örgütlülüğü ciddi önem arz ediyor.

Berivan Saruhan: Mesela biz deprem bölgesi için hazırladığımız kitlere ayna da koymuştuk. Ben şahsen şunu düşündüm: Böyle bir afet yaşasaydım o şok ve afet durumunda aklıma gelecek, yanımda olmasını isteyeceğim şeylerden biri de ayna olurdu. O an insanların böyle bir şey istemeleri lüks olarak görülmemeli. Sonuçta böyle bir afet yaşanmadan, her şeylerini kaybetmeden önce bu tarz ihtiyaçlar bu insanların normal yaşantılarının bir parçasıydı.

Newroz Ünverdi: Bunlar çok önemli mevzular çünkü depremin ilk sürecinde o dayanışmayı örerken, o hijyen kitlerini hazırlarken dışardan sürekli “Ya ne gerek var aynaya, cımbıza?” gibi yorumlar aldık. Yani insanların talep ettikleri şeyi lüks olarak görüyorlardı: “Ne gerek var, hayatta kalmışlar, onu da istemesinler, aynasız yaşanmıyor mu?” Türkiye toplumu o insanlar sanki hep böyle var olmuş, bu afetten önce de böyle bir yaşam sürdürüyormuş ve ellerinde olanla yetinmeleri gerekiyormuş gibi yaklaşıyordu. Bu yaklaşımlardan dolayı bölgedeki birçok insan şöyle söylüyordu: “Biz depremden önce evi olan, arabaları olan; sizin gibi mutlu olan insanlardık fakat bir buçuk dakika içerisinde bizim olan her şey elimizden gitti. Sonrasında da daha önce elimizde olan şeyleri talep edince biz lüks düşkünü insanlar olarak lanse edildik medyada. Biz eski yaşamımızı inşa etmek için bunlara ihtiyaç duyuyoruz ve sizden de bunları talep ediyoruz.”

Kadınların kamusal alana çıkışının erkeklere göre daha kısıtlı olması çoğu zaman kadınların evleriyle daha sahiplenici bir ilişki kurmasına neden oluyor. Bu anlamda evlerini kaybetmelerinin kadınlar için daha farklı bir anlam ifade ettiğini söyleyebiliriz. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Erkeklerin yeniden iş bulup kamusal hayata katılmaları ve sosyalleşmeleri kadınlara göre daha mümkün. Tüm bu koşullar kadınların psikolojisini nasıl etkiliyor, buna dair gözlemleriniz neler?

Merve Karataş: Kadınların iş yaşamına daha az dahil olması ve bu süreçle beraber artan iş yükleri onların psikolojik açıdan derin yaralar almalarına sebep oluyor. Evi hasarlı olması sebebiyle çadır ya da konteyner kentlerde kalan kadınlar özel alanlarına daha fazla hapsolmuş durumda. Yine bu toplu yaşam alanlarında sosyalleşebilecek alanların neredeyse hiç olmayışı kadınların sorunlarını konuşabilecekleri herhangi bir alana sahip olmadıkları anlamına geliyor. Bu durum kadınları çaresizleştiriyor, yalnızlaştırıyor. Kadınlar bunların karşısında intihara meyilli bir davranışa ve düşünce biçimine giriyor. Bu ihtiyaçların acilen giderilmesi şart. Adıyaman Yaylakonak’ta karşılaştığımız bir kadın yaşadığı zorluklar karşısında şu cümleleri kurmuştu ağlayarak: “Yalnız ve çaresiz bırakıldık. Dün gece iki kişi intihar etti mahallede. Artık benim de dayanacak gücüm kalmadı.”

Gizem Güzel: Özellikle Hatay için konuşacak olursam orada erkeklerin yurt dışında çalıştığı, kadınların zaten yıllardır tek başına evde çocuk, aile, yaşlı, engelli, bütün bakımları üstlendikleri bir toplum tablosu var. Samandağ’da da Hatay’ın genelinde de böyle. Merkezler belki hem erkekler hem de kadınlar için istihdam alanlarının biraz daha fazla olduğu yerler ama ilçeler gibi istihdamın daha kısıtlı olduğu alanlarda kadınlar zaten kamusal alanlarda çok fazla değillerdi.

Bu depremde şöyle oldu: İlk aylarda tabii ki erkekler ve kadınlar, barınma ve diğer en temel ihtiyaçlarını karşılamak üzere beraber bir çaba içerisindeydiler. Ama sonra o erkekler tekrar yurt dışına döndüler çünkü deprem bölgesinde yeniden yapılaşmanın ya da ihtiyaçların karşılanmasının devlet eliyle yapılamayacağını biliyorlardı. Doğal olarak ekonomik gelir sağlamak zorundalardı ve onlar gittiklerinde kadınlar tek başlarına kaldılar. Dolayısıyla bütün bu süreci oradaki çoğu kadın tek başına göğüslemek zorunda kaldı. Bunu göğüslerken bir yandan bir sürü kayıp yaşıyorlar, bir yandan evleri yok. “En güvenli alanları” evlerdi. Evler de çok güvenli değil ama en azından kapısını kilitleyebildikleri, biri gelecek mi diye huzursuzluk yaşamadıkları bir yerdi. Çadırda hiçbir yeri kilitlemeyip dışarıdan geçen her ayak sesinde kalktıkları, uykusuzluk problemleri yaşadıkları, sürekli kendilerini tedirgin hissettikleri bir konuma geldiler. Aynı zamanda kendilerini oraya ait hissetmiyorlardı. Bunun yanında kamusal alana çıktıklarında da daha çok bu ihtiyaçları giderecek kurumlara ulaşma amacıyla çıktılar. Zaten toplu taşıma gibi imkanlar da olmadığı için -kendilerine ait bir araçları da yoksa- kilometrelerce yürüyerek ihtiyaçlarını almaya gitmek, dönerken de aldıkları her şeyi sırtlarında götürmek zorunda kaldılar.

Yas bile tutamadı kadınlar. Mesela psikolojik iyileşme hâli ile ilgili yaptığımız grup çalışmalarında kadınlar şunu söylüyorlardı: “Bizim şu an üzülmeye fırsatımız yok, üzülemeyiz.” Çünkü o gıdaya, hijyene, çocuklarla ilgili ihtiyaçlara erişmesi gereken kişiler onlardı. Yani bakım yükü çadırlarda da onların üzerinde oldu. Hatta bu yük daha da arttı. Örneğin eskiden dört beş kişilik bir çekirdek aileden bahsediyorduk ama ortak alanlarda kadınlar kırk kişiye yemek yapıyor oldu. Kırk kişinin yemeğini, kırk kişinin bulaşığını, kırk kişinin temizliğini ve kırk kişinin çamaşırını -ki orada bir çamaşır makinesi de yok- üstlenmeleriyle aile içindeki bütün yüklerin ona katlandığı bir süreç oldu.

Berivan Saruhan: Her ne kadar şu an sivil toplum örgütleri orada olsa ve çocuklar için oyun alanları oluştursalar da sadece çalışan kadınlar için değil, afet bölgesinde bulunan her kadının çocuğunu bırakabilmesi için kreş görevi gören yerlerin sayısının artması gerekiyor. Bir kadının çalışıyor olmasına gerek yok; günün belirli zamanlarında birkaç saatliğine çocuğunu oraya bıraksın, kafasını dinlesin. Bu temel bir ihtiyaç ve mental sağlık için gerekli. Devlet ise maalesef bu konuda yeterli çaba sarf etmiyor.

Kadınların iş yaşamına katılımı da depremden etkilendi. Buna dair kadınların erkeklerden farklı şekillerde etkilendiğine yönelik bir gözleminiz var mı? Ayrıca örneğin kira yardımı konusunda mülk sahipleri genelde erkekler olduğu için yardımların da onlara yapıldığını görüyoruz. Kadınların ekonomik bağımsızlığı depremden nasıl etkilendi?

Gizem Güzel: Kadınların çoğu büyük ailelerde yaşadıkları için kendilerine ait tapuları yok, bu durumda kira yardımı da örneğin kayınbabasına yatıyor. Yani doğal olarak direkt alabileceği bir yere yatmıyor. Ya da diyelim ki dayısının apartmanında oturuyor, hiçbir fatura üstüne değil ve orada oturduğunu kanıtlayamıyor. Doğal olarak da bu kira yardımlarının kadınların eline geçmesi ikinci, üçüncü aşamadan sonra belki olabiliyor. Bir yandan da eşleri yurt dışında çalışan kadınlar geçimlerini sürdürmek için evde el işleri üretip satıyorlardı. Kendi mahallelerinden sipariş alıyorlardı. Mesela birinin bebeğine bir takım örüyorlar, diğerine çarşaf yapıyorlardı. Şimdi öyle bir mahalle ortamı kalmadı. Dolayısıyla da pazarlarını kaybettiler. Hatay ürünlerini biliyorsunuzdur. Depremden önce kadınlar kendi siparişlerini aldıkları Instagram sayfaları oluşturmuşlardı. Ürün yapıyor, satıyorlar. Domates salçası, biber salçası, zeytinyağı... Ama artık böyle bir satış alanı yok çünkü üretim yapacak bir mutfak yok.

Newroz Ünverdi: Bu bölgedeki kadınlar ekonomik bağımsızlıklarını kendi imkânlarıyla oluşturabilen kadınlar. Örneğin lif örmeleri ya da eşarp yapmaları onların erkeğe bağımlı olmasını engelliyor. Fakat kadınlar evlerini kaybettikten sonra bu yaşama geri dönmeleri çok zor oluyor. Var olan mal ve mülk erkeğin üzerinde olduğu için yardımların da erkeğe yapıldığını ve erkeğin de bunu evin içinde bir baskı mekanizması olarak kullandığını gözlemledik. Erkekler kadınlarla “Benim param var, sen de benim elime bakacaksın.” şeklinde ilişki kurdular. İstihdam meselesine gelecek olursak, bölgede yeniden yapılanma süreci de başlayınca erkeklerin inşaat işinde çalıştığını gördük. Yapıların yıkılması, enkazların kaldırılması ya da yeniden inşa edilmesi sürecinde daha çok erkekler gidip çalışıyordu. Kadınların istihdam edilmesi konusu ise her zaman olduğu gibi yine ikinci planda bırakıldı. “Zaten ortada hiçbir yapı, bina kalmadı. Kadınlar gelip nerede çalışacak? Erkek istihdam ediliyor ve aileye para götürüyor. Bizim odaklandığımız nokta o aileye paranın gitmesi, kadın ya da erkek eliyle gitmesi değil” yaklaşımı vardı. Ama burada kadının tekrardan erkeğe muhtaç olması önemsenmedi. Benzer şekilde, kadının sosyalleşme aracı olarak dışarı çıkıp çalışmasının önemi de hiç düşünülmedi. İstihdam konusuna tamamen erkek odaklı yaklaşıldı.

Merve Karataş: Maalesef Antep’te kadınların istihdam oranı çok düşük seviyelerde. Ailede mecbur olmadıkça kadınlar iş yaşamına dahil olmuyor. Çalışma yaşamına dahil olan kadınların bir kısmı hizmet alanlarında, bir kısmı kayıt dışı olarak fason üretim yapan atölyelerde çalışıyor. Fakat iş bulma konusunda da pek çok olumsuzlukla karşılaşabiliyorlar. Cinsiyeti sebebiyle kimi yerlerde işe alınmayan kadınların bu defa depremzede oldukları için de işe alınma olasılıkları düşüyor. Ya da tam tersi: Cinsiyetleri sebebiyle ucuz işgücü olarak görülen kadınlar bir de depremzede oldukları için patronlar tarafından “muhtaç” görülüyorlar ve daha düşük ücrete çalışmaya mecbur bırakılıyorlar. Bu da daha yoğun bir emek sömürüsü anlamına geliyor. Ekonomik açıdan daha da yoksullaşan kadınların aldıkları ücret de ancak çocukların ve evin masrafına yetiyor. Kadınlar aldıkları ücreti kendilerinden önce çocukları için harcıyor, kendi ihtiyaçlarını önemseyemiyor.

Deprem sonrasında ev içi bakım yükü çadırlarda da kadınların üzerine kaldı. Kadınların artan iş yükü ve çocuk bakımı ev içi emek dağılımını da etkiledi. Bu durum kadınları etkilediği gibi çocukları da etkiledi mi sizce, özellikle kız çocuklarının sosyalleşmesi ve eğitime katılım durumlarında ne gibi değişimler olduğunu düşünüyorsunuz?

Merve Karataş: Eğitim ve sağlığa erişimdeki kısıtlılık, hak ihlalleri ve geçici yerleşim alanlarının çocuklara uygun planlanmamasının yarattığı pek çok risk oldu. Depremin üzerinden 7 ayı aşkın bir süre geçmesine rağmen okullar açılana kadar okullara ilişkin herhangi bir bilgilendirme ne ailelere ne eğitimcilere yapıldı. Bu konuya dair yetkililerin okullar açılana kadar da bir çalışma sürdürmediği ortada maalesef. Depremin ilk haftasında yaşadığımız kent Gaziantep’in ilçesi olan Nurdağı’nda arama kurtarma çalışmalarının bile ağır aksak yürüdüğü süreçte, ilk haftadan çocuklara yönelik Kuran kurslarının açılması ama aylar boyunca eğitim ve okullara dair herhangi bir adım atılmaması da eğitim meselesinin pek önemsenmediğini gösteriyor bize. Bunun sonucunda pek çok çocuğun, özellikle kız çocuklarının eğitimden kopuş riski de artmış oldu. Yine çocuk öncelikli ve güvenli toplu yaşam alanlarının oluşturulmaması da kurulan alanları istismara açık hâle getirdi. Çocuklara yönelik aktivitelerin, eğitim ve oyun alanlarının yetersizliği de çocukların travmalarının giderilmesini zorlaştırdı ve onları sosyal ve bilişsel açıdan olumsuz etkiledi.

Gizem Güzel: Kız çocuklarının depremden önce de okula erişim, aile ve toplumsal gelenek baskısı ve erken yaşta evlilik gibi birçok problemleri vardı. Okulla bağları bu sebeplerle zaten kısıtlıydı. Bunun üstüne bir de pandemi, deprem gibi toplumsal durumlar ortaya çıkınca kız çocuklarının okulla olan bağları daha da azaldı diyebiliriz. Özellikle ergenler bir hayat gayesinden, üniversite okumaktan, kendi ayakları üzerinde durmaktan veya ekonomik bağımsızlıktan ziyade evliliği bir kurtuluş olarak görme yanılgısına düşmüş durumdalar. Kız çocukları evin küçük yardımcıları olarak görüldükleri için sokakta oyun oynamaları gerekirken şimdi evde veya çadırda anneleriyle ya da oradaki kadınlarla birlikte sofranın kurulmasıyla, kaldırılmasıyla uğraşıyorlar; gıda sırasına girip evdeki eksiklikleri tamamlamaya çalışıyorlar. “Çocuklar da sırada olsun ki bir tane de o alsın” gibi bir yaklaşım var. Çocuklar bir deprem yaşıyorlar, ortada bir travma hâli var ve bir gıda kuyruğundalar, hijyen kuyruğundalar. En çok da kız çocuklarını görüyorsunuz çünkü annesine yardımcı olması gerektiğini düşündükleri kişi genellikle kız çocukları oluyor.

Çadır kentlerde kadınların karşılaştığı şiddete dair haberler de okuyoruz. Peki kadınların şiddete maruz bırakıldıkları durumlarda şehirde başvurabilecekleri, yardım alabilecekleri kurumlar var mı? Devletin şiddete karşı aldığı bir önlem var mı?

Gizem Güzel: İlk başlarda karakollara şiddet başvuruları geliyor mu, geldiğinde ne yapıyorsunuz diye sormuştuk. Genelde kadınların başvurularından vazgeçtiklerini söylediler. Ayrıca Samandağ’dan örnek verecek olursak, Samandağ’da Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi (ŞÖNİM) yok, en yakın Antakya’da var. Çoğu kadın da kalkıp Antakya’ya gitmiyordur. Kısacası ulaşabilecekleri bir başvuru mekanizması ya da önleyici bir kurum yok. Mesela karakola gittiklerinde oradakiler uğraşmamak için başvuran kişinin eşini ya da şiddet uygulayan faili de çağırıyorlar. Mümkünse yan yana hatta aynı odalarda olayı anlatıyorlar, kadının eve geri dönmesini sağlayacak konuşmalar yapıyorlar. 6284’teki önleyici yasal prosedürlerin hiçbirini uygulamıyorlar, herhangi bir bilinç de yok zaten. Bunun dışında Hatay Barosu Kadın Hakları Komisyonu “Her türlü başvuruyu alıyoruz, bununla ilgili destek sağlıyoruz.” şeklinde bir açıklama yaptı. Aylar sonra bir merkeze konteyner koydular fakat bu da kadınların nasıl başvuracaklarını bilmedikleri bir yerde olduğu için erişilebilir değil.

ŞÖNİM’lerde ise önleyici politikalara hakim kişilerin olduğu ya da bu kişilerin kadınların şiddet durumlarıyla ilgili sürecin tamamına destek sunacak ya da süreci yönetecek bir mekanizmayı iyi bir şekilde işlettiği söylenemez. Kadın örgütleri de bunlarla ilgili faaliyetler yürütüyorlar. Mesela Mor Çatı ŞÖNİM’den çok daha fazla bilinen bir mekanizma. Biz Evvel Temmuz Festivali’nde Mor Çatı’yla bir “Şiddet Durumunda Ne Yapabilirsiniz?” atölyesi yaptık. Mesela o atölyeden sonra Mor Çatı dört tane başvuru aldı. Doğal olarak aslında haklarını bildiklerinde kadınlar buna yönelik yardıma başvurabiliyor. Nereye gideceklerini, o ortamdan ayrılırken çocuklarını nereye bırakabileceklerini ya da bu kadar yükün arasında bununla baş etme gücünü bulamayabiliyorlar. O yüzden de biz psikologlarla ya da kadın örgütleriyle yaptığımız çalışmalarda kadınları güçlendirmeye, şiddete uğradıkları ortamlarda kalmaya mecbur olmadıklarını ve ne gibi mekanizmalara başvurabileceklerini anlatmaya çalıştık. Ama bu konuda Hatay’da çok büyük bir eksiklik var.

Newroz Ünverdi: Mor Çatı’dan birkaç arkadaş sahada çalışma yürütmeye gitti. Gözlem de yapıyorlardı. Sahaya gitmişken deprem bölgesinde var olan ŞÖNİM’leri görmek istemişler. Onlarla nasıl ortak bir çalışma yürütebileceklerine dair görüşmeler yapılmıştı. Fakat Maraş’ta ve Adıyaman’da deprem öncesinde ŞÖNİM’lerin olmadığı görülmüştü. Yani deprem öncesinde bile ne bir sığınak ne de bir şiddet izleme-önleme kurumunun olduğunu gözlemlemişlerdi. Bu durum kadınlar için deprem öncesinde de çok büyük bir problem olduğu anlamına geliyor. Deprem sonrasında ise kadınların neredeyse ilk üç ay gidebilecekleri, başvurabilecekleri hiçbir yer yoktu. Mesela bir kadın karakola gittiğinde karakol şöyle diyordu: “Zaten deprem koşullarındayız, geri dön.” Yani kadına “Şu anda bizim yapabileceğimiz, işletebileceğimiz bir mekanizma yok.” denerek kadın geri gönderiliyordu. Mor Çatı bize bölgedeki durumu bu şekilde aktarmıştı. Onlarla farklı şehirlere de gittik. Devletin oluşturmadığı bu mekanizmayı kadın örgütleri olarak biz oluşturmaya çalıştık. Kadınları şiddete maruz bırakıldıklarında nerelere başvurabileceklerine dair bilgilendirmek için çeşitli broşürlerle tanıtım yapmaya gittik. Sonrasında Mor Çatı deprem bölgesinden çok yoğun bir şekilde şiddet başvurusu almaya başladı.

Berivan Saruhan: Deprem bölgesinde halihazırda deprem sığınakları, ŞÖNİM’ler olsaydı bile o binalar da muhtemelen yıkılmış, oralarda çalışan insanların çoğu vefat etmiş ya da bir şekilde başka illere göç etmek durumunda kalmış olacaklardı. O durumda kadınlar için hukuki bilgilendirme çadırları kurulması gerekiyor ki kuruldu da. Fakat bu yapılanlar yeterli değil. Aynı şekilde kadınların başvurabilecekleri mekanizmaları belki de çadır çadır gezip onlara anlatmak gerekiyor. En önemlisi -biz bunu göz ardı ediyoruz- deprem bölgesinde yaşamını yitiren ya da hayatta kalan çoğu insanın anadili Kürtçe ya da Arapça. Aynı zamanda çok fazla göçmen var. Dolayısıyla, bu bilgilendirmelerin çok dilli ve öncelikle kişinin anadilinde yapılması gerekiyor. Sivil toplum örgütleri bunu gözetiyor ama tercüman olduğunda o da bir bariyer yaratıyor. Bir sosyal çalışmacı bir çocukla, bir kadınla görüşüyor diyelim. Kadın tercümana söylüyor, tercüman ona söylüyor. Kadının şiddete maruz bırakıldığında başvurduğu yerde göreceği hizmetin ya da alacağı bilginin anadilinde olması gerekiyor.

Merve Karataş: Şiddet deprem bölgesinde katbekat artmış durumda. Şiddeti fiziksel ve cinsel olarak sınırlandırmayıp temel yaşamsal hizmetlere erişimdeki kısıtlılığı, psikolojik ve ekonomik şiddeti de ekleyince durum çok daha ağır bir boyuta ulaşıyor. Bulunduğumuz mahallelerde yapılan kadın buluşmalarında ya da kadınlarla yaptığımız haber ve röportajlarda da şiddetin belirgin bir biçimde arttığı bilgisi paylaşılıyor. Fakat bu denli artışın karşısında ne yerli ne de mülteci kadınlar için yeterli ve nitelikli destek ve koruma mekanizması var. Olan yerlerde de ağır aksak yürüyor, görevlendirilen memurlar arasında konuya ilişkin uzmanlığı olmayanlar da varlığını sürdürünce doğru yönlendirmeler yapılamıyor. Ayrıca şiddete uğrayan kadınları tespit etme konusunda da veriler çok yetersiz. Özellikle mülteci kadınlar şiddeti bildirme konusunda daha geride duruyor. Bu sadece ne yapacaklarını bilmediklerinden değil. Mülteci olmaları sebebiyle yaşadıkları özel sorunlar var. Bunlardan ilki bir kimliğe sahip olmamaları ve bu sebeple “geri gönderilme” kaygısı taşımaları. İkincisi de halihazırda sayıca yetersiz olan destek ve koruma mekanizmalarında dil desteğinin sağlanmaması. Kadınlar tercüman desteği olmadığı için yaşadıkları sorunları anlatamıyor ve yaşadıkları şiddet de çözümsüz kalıyor. Son olarak en büyük sıkıntılardan biri de bu mekanizmalara duyulan güven. Bu süreçte mülteci kadınların sınır memurları ve kolluk güçleri tarafından cinsel saldırıya maruz kaldığı haberlerini çokça gördük. Şiddet gören bir mülteci kadın, şiddet ya da saldırıya maruz kalacağını düşüneceği yere gidip bunu bildirebilir mi sizce? Şiddeti bildirdiği, şiddet uygulayan tarafından fark edilirse ve mekanizma tarafından bir destek sağlanmazsa yeniden şiddete maruz kalabilir. Bu da çekinmelerinin bir başka nedeni.

Bölgede birçok sağlık kurumunın yıkıldığını ve bu nedenle sağlık hizmetlerine ulaşımın da büyük oranda sekteye uğradığını görüyoruz. Bu durum kadınları özel olarak nasıl etkiledi, etkiliyor? Kadınların sağlık hizmetlerine erişimi ne durumda?

Merve Karataş: Deprem bölgelerindeki hastane yetersizliği, sağlık hizmetinde yaşanan aksaklıklar, su sıkıntısı ve hijyen malzemelerine erişimdeki zorluklar özellikle kadın sağlığı açısından ciddi problemlere yol açıyor. Kişisel hijyen malzemelerine ulaşmak artık sadece kendi imkânlarına kalmışken bu süreçte gebe kalma kaygısıyla boğuşan kadınların doğum kontrol malzemelerine erişimi yok denecek kadar az. Ayrıca kadın sağlığı için gereken ilaçlara da ulaşmakta zorluk çekiyorlar. Kadınlar çevre koşulları ve gerekli ihtiyaçların da karşılanmaması sebebiyle pek çok hastalığa da kolay bir biçimde yakalanıyorlar. Kötü hijyen koşulları sebebiyle mantar enfeksiyonu, akıntı ve kaşıntılar hemen hemen her depremzede kadının yaşadığı problemler. Psikolojik problemlere bağlı olarak regl düzensizliği de en sık karşılaşılan şeylerden biri.

Gizem Güzel: Hijyen konusunda sıkıntı yaşadıklarında kadın doğum doktoruna gitmek, jinekolojik muayene olmak gibi konularda önyargılılar maalesef. O yüzden de kadınlar sağlık hizmetlerine erişmeyi denemediler bile. Türk Tabipleri Birliği (TTB) ile kadın sağlığı üzerine birkaç çalışma yaptık, mahalle mahalle gezdik. TTB’nin ihtiyaç duydukları ilaçları kadınlara ulaştırması ve yönlendirmesiyle kadın sağlığı alanında bazı bölgelerde biraz da olsa gelişme oldu. Ama daha önce de bahsettiğim gibi kadınların kendi sağlıklarıyla ilgili bir durumda bir yere başvurmak konusunda çekinceleri ve ertelemeleri var. Genelde çocuklarla ilgili olunca hızlıca refleks gösterebiliyorlar. Onun dışında kadınların hastalıklarıyla ilgili ulaşabilecekleri çok az sağlık merkezi, uzman doktor var. Aynı zamanda çoğu yerde ekipman eksikliği var. Öte yandan bir kadın İskenderun’daki özel bir hastaneyi ekonomik olarak karşılayamayacağı için de buralara gidemiyor. Ancak ciddi kronik hastalığı varsa ilaç temini için gidebiliyor.

Berivan Saruhan: Normal şartlarda, afet olmasaydı da kamusal merkezlere, resmî kurumlara erişim sıkıntılı. Çadır kentte yaşayan ve okuryazar olmayan bir kadına sağlık merkezleriyle ilgili bilgilendirme için bir broşür götürdüğünüzde bunun onun için pek bir anlamı olmayacaktır. Alternatif üretmek gerekiyor. Sözlü, görsel çok fazla alternatif yol var. İhtiyacın belirlenmesi ve ona göre yöntem izlenmesi gerekiyor. Kadın, sağlık hizmetlerine erişemiyorsa sağlık hizmetleri kadının yanına gelecek. Yeni yapılan sağlık merkezleri ve hastaneler bu çadır kentlere ne kadar mesafede? Bunlar gözetiliyor mu? Yine aynı şekilde sağlık merkezlerinde kadınların inançlarına ve kendilerini rahat ifade edebilmelerine yönelik düzenlemeler yapılıyor mu? Buradaki kadınların çoğu muhafazakâr inançlı kadınlar, bunları da göz ardı etmemek gerekiyor. Mesela erkek bir jinekologdan çekinebilir, bunu yadırgamamalıyız. Bunların hepsinin incelikle ve detaylıca düşünülmesi gerekiyor.

Newroz Ünverdi: Sağlık ve okuma hakkına erişim mevzusunda önce devleti mekanizmalarını işletmesi için zorlamak zorundayız. Şimdiye kadarki bu 7 aylık süreç zaten devletsiz bir şekilde geçti. Sivil örgütlenmelerin dayanışmasıyla bugüne kadar gelindi. Bundan sonra yaşamın normal seyrinde devam etmesi için hastanelerin kurulması ve öncekinden daha iyi bir şekilde işletilmesi gerekiyor. Şiddet mekanizmaları da bunun içinde, sağlığa erişim de kız çocuklarının eğitime erişimi de. Elbette biz dayanışmadan vazgeçmeyeceğiz ama dayanışmayı örerken bir yandan olması gereken mekanizmaların işletilmesi için bir motor güç de olmak zorundayız.

Deprem aynı zamanda şehirlerin kültürel mirasına ağır hasarlar verdi. Bu durum kadınların şehrin kültürüyle kurduğu ilişkiyi nasıl etkiledi? Bu kültürel miras devletin bölgedeki yeniden yapılanma çalışmalarında göz önünde bulundurduğu bir şey mi, buraya dönük devlet politikalarını nasıl yorumluyorsunuz? Buna karşılık kadınların “Buradayız, gitmiyoruz” anlamına gelen “Ma Rıhna Nıhna hovn” sloganlarıyla ve ellerinde reyhanlarla yürüyüşler düzenlediğini, Hatay Dikmece’de ise zeytinliklerin kamu arazisi ilan edilmesine karşı direnişte de yine kadınların aktif olduğunu gördük. Bölgedeki kadınların bu eylemlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gizem Güzel: Öncelikle herkesin yıllardır alıştığı bir hayat tarzı var. Mesela bir apartman dairesi değil, bir bahçe. Orada çiçeği var, ektiği domatesi var, bahçesinde oturup ağacın altında sohbet ettiği bir sosyal alanı var. Doğal olarak kadınlar böyle bir alandan, şimdi yeni yapılacak olan, örneğin TOKİ konutları gibi, konutlara gitmeyeceklerini söylüyorlar. Biz orada yaşayamayız, bizim toprakla bağımız var ve biz o toprakla iyileşiyoruz diyorlar. Komşuluk ilişkileri var, bunların kopacağını düşünüyorlar. Ayrıca iç içe yaşamanın da getirdiği komünal bağlar çok gelişkin. Örneğin domates salçası yapacaksındır, komşun gelir sana yardım eder ve sen ona bir domates salçası verirsin. O zeytin kıracaktır sen de ona yardım edersin ve o sana zeytin verir. Para akışının değil de daha çok birlikte üretmenin ve birlikte paylaşmanın olduğu bir kültür var. Fakat devletin bu durum umrunda bile değil. Şöyle düşünün eski Antakya birçok dinin, birçok mezhebin, birçok fikirden, kimlikten insanın yüzyıllardır yaşadıkları bir yer. Oraya Medeniyetler Şehri denmesinin nedeni de budur. Herkes birbirinin inancına saygılıdır. Örneğin Hristiyanların bir bayramını Arap Alevileri de kutlar ya da Arap Alevilerinin bir bayramında Hristiyanlar da bir benzerini yapar. Kültürler iç içe geçmiş durumda. Mesela yaşayan tek Ermeni köyü orada, Samandağ’da. O yüzden de en çok korktukları şey bu kültürün yitirilmesi. Ayrıca vahşi kapitalizmin bireyci hâli de onlara ait bir şey değil. Onlar bireyci yaşamak istemiyor, birlikte yaşamak istiyor. Mesela konteyner kente gidilmesi için başvuruda bulunulması lazım ve diyor ki “Ben bu mahalleden gitmek istemiyorum. Ben çadırda kalırım ama gitmem buradan. Çünkü ben çıktığımda tanıdığım biri ile oturacağım, onunla kahve içeceğim, onunla sohbet edeceğim. Ben bu alanı bırakmak istemiyorum.” Bu çok güçlü bir irade. Dikmece olayı da tesadüf değil. Dikmece’ye yakın bir bölge olan Altınözü’nde, orman vasfını yitirmiş bir arazi var, oraya yapmıyor konutu. Gidip zeytinliğe yapıyor, insanların bu geleneği birlikte çalışarak, birlikte üreterek, kolektif yaşayarak sürdürdüğü yere. O zeytinlikler olmasın ve insanların ekip biçeceği, birlikte güçlenecekleri alanlar da kalmasın istiyor. Antakya’da yıkılan bütün tarihî yapıların taşlarını tek tek, ayrı ayrı koymaları gerekirken kepçeyle enkaz gibi kaldırdılar. Bunların hepsi yüzyıllardır var olan tarihî eserler ve o tarihi bile bir moloz yığını gibi kepçeyle kaldırıyorlar. Katar konteyner kentinde aslında oranın hiçbir kültürel ya da dinî yapısına uymayan çeşitli dinî öğretilere, kurslara başlamış. Oranın geleneğine hiç uymayan bir şey. Arap-Alevi toplumun ağırlıklı olduğu bir bölgede Sünni İslam uygulanmaya çalışılıyor. Aslında bu da başka bir yerden yine bir asimilasyon.

Newroz Ünverdi: Bir yere gittiğinizde oraya devletin elinin değip değmediğini o kadar iyi anlayabiliyorsunuz ki... İki tane lojmanın olması, dev bir Türk bayrağının olması, yanından geçtiğiniz dağda “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” yazısının olması, çok fazla asfalt ve beton olması o şehrin karakterinin yok edildiğini gösteriyor. Biz her şehrin, her ilçenin, her köyün farklı bir karakteri var diyoruz. Zaten bu farklı politik sebeplerden ötürü çok sert bir şekilde değiştirilip dönüştürülüyor. Fakat şu an deprem bölgesinde yıkılan şehirler var ve yeniden bir inşa süreci olacağını biliyoruz. Bu da devlet eliyle çok acı verici bir şekilde yapılacak muhtemelen. Ciddi anlamda yıkılan mimari yerlerin onarımı için ekstra bir çaba sarf edileceğini ya da en azından özgünlüğün korunması için ekstra bir emeğin olacağını sanmıyoruz.

Zannetmememizin ötesinde devlet bunu yapmadı zaten. Örneğin Antakya’nın kültürel yapısını gösterecek onlarca yapı vardı, devletin onları özenle koruyalım da yeniden bir yerlere taşıyalım gibi bir hassasiyetinin olmadığını söyleyebiliriz. Ama Antakya’daki kadınların kültürel yapılarını, birbirleri arasında olan ilişkilerini korumaya çalışarak yaşamlarını devam ettirdiklerini görmek beni çok mutlu etmişti. Antakya’da da bunu gördüm, Adıyaman’da da. Antakya’dan bir aile deprem bölgesinden bir yakınlarının yanına Nevşehir’e gitmişti. O aileden bir kadınla sonra konuştuğumda “Gerekirse oraya giderim, taşa yatarım ama Antakya’mı bırakmam” demişti. “Biz şimdi buradayız, gelmek zorunda kaldık en azından bir ay Nevşehir’de kalacağız ama sonra tabii ki geri döneceğiz. Biz ne Antakya’dan vazgeçeriz ne sevdiklerimizden çünkü orası bizi biz yapan yer, ben başka bir yere gittiğimde ben olmaktan çıkarım” diyorlardı. Kaldı ki depremin ilk sürecini atlatmak için farklı yerlere gittiklerinde Antakyalılar buralarda kermes düzenliyordu. Nisanın ilk haftasında İstanbul’da da yapmışlardı, sonra Ankara’da da yaptılar, buralardaki Antakyalılar bir araya geldi. Yine bunlar depremzede kadınlar tarafından planlanıp örgütleniyordu. Adıyaman’dan da İstanbul’a göç oldu. İstanbul’da da halihazırda bir deprem beklendiğinden tabii ki burada da kadınlar inanılmaz bir korkuyla yaşıyorlar.

Deprem sonrasında birçok aile bölgeden göç etmek zorunda kaldı. Göç durumunda kadınların göç edilen yerlere uyum süreci hakkında neler söyleyebilirsiniz? Kadınların göç ettikleri yerlerde karşılaştıkları zorluklar neler?

Merve Karataş: Bildiği ya da bilmediği bir kente göç etmek elbette her bireyi çeşitli düzeylerde etkiler. Geçim derdi, iş bulma süreci, barınma, güvenlik, sosyal alan oluşturma gibi pek çok sorunla karşı karşıya kalırlar. Söz konusu kadınlar olduğunda ise bu sorunlar daha da katmerlenir. Örneğin deprem sonrasında başka kente, bir akrabasının yanına sığınan kadınlar çeşitli duygular sebebiyle sığındığı evin bütün yükünü sırtlanmak zorunda hissedebiliyor. Bu liste temizlik, yemek, çocuk bakımı, eve maddi katkıda bulunabilmek adına ayrı bir çaba, evde yaşlı, hasta ya da engelli birey varsa onun bakımı şeklinde uzayıp gidiyor. Sonucunda ev içi sorumluluktaki var olan eşitsizlik, deprem sürecinde uçurum hâlini alıyor. Yine iş bulma konusunda da pek çok olumsuzlukla karşılaşabiliyorlar.

Newroz Ünverdi: İstanbul için konuşabiliriz. İstanbul’a gelen ailelerle biz görüşüyorduk. İstanbul’a gelen depremzede ailelerin mutlaka listesini oluşturalım, onları ziyarete gidelim istedik. Gidip görüştüğümüz bütün insanların dediği şuydu: “Biz burada kalıcı değiliz, biz burada yaşamak istemiyoruz, biz gitmek istiyoruz. Çünkü kendimizi açarken bir acıma duygusu görüyoruz ama biz, bize acınmasını istemiyoruz. Bizim yanımızda dursunlar ama bize acımasınlar.” Kadınlar en azından bunu dile getiriyordu.

Berivan Saruhan: Halihazırda kadın yoksulluğu üzerine bu kadar konuşurken, tartışırken bu göç sebebiyle de zaten fazla olan kira fiyatlarının fahiş şekilde artması müthiş bir zorluk olarak karşımıza çıkıyor. Aslında bir zamana ve mekâna sığamama durumu var göç eden insanların. Çünkü göç zaten başlı başına ciddi bir travmayken afet sebebiyle gerçekleşen göç farklı sorunları peyderpey göz önüne seriyor.

Kadınların yeni kurulan şehirlerde toplumsal hayata katılmak için ihtiyaç duydukları mekanizmalar neler? Kent yeniden kurulurken kadınların buradaki dahiliyeti nasıl olmalı? Yaşamın yeniden kurulmasına dair kadınlarla nasıl bir dayanışma mekanizması geliştirilebilir?

Gizem Güzel: Kadınlar zaten oradan gitmeyerek, orada yaşamaya devam ederek kentin yeniden kuruluşuna dahil olmayı çok istiyorlar. En basitinden çadırının kenarına biber fidesi ekiyor. Onun için önemli olan şey nerede olduğu değil, yaptığı şeyi devam ettirmek. Kentin yeniden inşasında güvenli, kadınların kendilerini var edebilecekleri, eski alışkanlıklarını kentleşmeyle yitirmeyecekleri, sosyal alanlarının arttığı, kamusal alana erişimin ve toplu taşımanın düzenlendiği, ekonomik krizin biraz daha azaldığı bir durum yaratılırsa o zaman kadınların bu kente daha fazla katkısı olur. Mesela kadınlar bir şekilde üretmeye devam ediyorlar ve etmek istiyorlar. Bir dikiş, el sanatları atölyesi kurduk. Kadınların çok fazla sorumlulukları var, yükleri var ama kadın diyor ki ben bir şey yapmak, bir şey üretmek istiyorum, katkı sunmak istiyorum. Kendisini var etmek istiyor. O yüzden de bu varoluş alanları ne kadar arttırılırsa kadınlar da kentin kurulmasında o derecede rol sahibi olabilirler. Ve en önemlisi, kadınların en çok kaygı duydukları şey çocukları. Eğitim ve sağlık açısından da daha erişilebilir bir kent yapılırsa o zaman kadınların ve çocukların o alanlara ulaşımı daha fazla olur. Onun dışında, kadınlar birer kültür taşıyıcısı olduğundan kültürün devam etmesi için onların geçmiş dönemdeki birikimlerinden faydalanmak o kenti de korumak demek.

Berivan Saruhan: Kadınlar ne istiyor diye yola çıkarak tek tek depremzedelere, oradan göç etmek zorunda kalan ya da orada yaşamak zorunda kalan insanlara sormak gerekiyor. Ciddi saha araştırmaları yapılması gerekiyor. Kadınlarla yüz yüze detaylı anketlerin yapılması gerekiyor.

Newroz Ünverdi: Kadınlar şehirlerinden vazgeçmeyen bir tutumu benimsemişken yeniden inşa sürecinde yer almak zorunda. Kadınlar için mahallesinde inşa edilecek bir park bile sosyalleşme alanı, kadının o sıkıştırıldığı alandan çıkması için çok ufak bile olsa bir alan açacak. O yüzden bu sürece kadınların direkt dahil edilmesi çok önemli. Önceki süreçte hiçbir karar mekanizmasına dahil edilmeyen bir kadın gerçekliği varken, deprem sürecinde de toplumda en çok zorlanan kesimin kadınlar olduğu görülmüşken sonrası için yeniden inşa süreçlerinin kadınlar için nasıl daha uygun hale getirilebileceğine yönelik düşünülmesi ve bu alanlarda kadınlara daha aktif roller sağlanması çok önemli.

Merve Karataş: Kadınların ihtiyaçlarına dönük desteklerin tek bir merkez etrafında şekillenmesinden ziyade yerellerde kadınların hızla ulaşabileceği ya da bir araya gelebileceği zeminler yaratılması, mekanizmaların ilçe hatta mahalle düzeyinde örgütlenmesi, adımların daha hızlı atılmasında önemli bir etken olacaktır.

Söyleşi için çok teşekkür ederiz.

Turkish