Düzenleyen: İnci Uysal
Maide Atay
Su Doğa Şahan
Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) olarak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kapsamında düzenlediğimiz etkinliklerden biri Depremde Kadın Dayanışması adlı paneldi. Panelde 6 Şubat’ta gerçekleşen Maraş merkezli depremlere giden süreçte devletin izlediği politikaları, dünyanın farklı ülkelerinde kadınların kurdukları dayanışma ağlarını ve deprem sonrasında bölgedeki kadınların nasıl etkilendiklerini tartıştık. Panele Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Zeynep Kadirbeyoğlu, Kadir Has Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Feminist Kadın Çevresi’nden Özlem Aslan, Ekmek ve Gül üyesi Sevda Karaca, Afet için Feminist Dayanışma’dan Ezgi Karakuş, Mor Dayanışma’dan İrem Kayıkçı ve Afet-Çocuk Sivil Koordinasyon Ekibi’nden Gözde Durmuş katıldılar. Panel metnini sizlerle paylaşıyoruz.
BÜKAK: Tam bir ay önce 6 Şubat günü Türkiye’de ve Suriye’de büyük yıkımlara ve kayıplara neden olan depremler yaşadık. Bu sene 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü depremlerin yıkıntıları altında, yas içinde karşılıyoruz. Binlerce insan bu depremlerde hayatını kaybetti, milyonlarca insan ise depremden doğrudan etkilendi. Hepimiz etkilendik, etkilenmeye de devam ediyoruz. Kaybettiğimiz canları, bir anda değişen yaşamları, hayatta kalsa bile yerinden yurdundan olan insanları, çokkültürlü yapısı değişen şehirleri sadece rakamlarla ifade etmek mümkün değil. Kaybediğimiz her canı burada saygıyla anıyoruz.
Deprem doğal bir afet olsa da bu depremin yalnızca bir doğal afet olmadığını; karşılaştığımız bu büyük yıkımın belli ekonomik ve politik tercihlerin sonucu olduğunu biliyoruz. Bu yıkım inşaata dayalı büyümeye odaklanan politikaların bir sonucu. İnsan yaşamını hiçe sayarak daha fazla kâr elde etmeye çalışan kapitalist politikaların bir sonucu. Yaşatmak yerine öldürmeye, savaşa yatırım yapan militarist politikaların bir sonucu. Yapılan bütün uyarılara rağmen gerekli hiçbir tedbiri almayanların neden olduğu bir yıkım bu.
Deprem tüm toplumu etkilese de depremin sonuçları herkesi aynı şekilde etkilemiyor. Toplumda var olan eşitsizlikler deprem sonrasında da giderek derinleşiyor. Cinsiyet eşitsizliğinin depremden sonraki yaşamı nasıl etkilediği bugünkü panelimizin vurgu noktasını oluşturuyor. Halihazırdaki toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri kadınların ve çocukların depremden etkilenme biçimlerini nasıl belirliyor? Depremle beraber bu eşitsizlikler nasıl derinleşiyor? Bugün bu soruları deprem bölgesinde çalışma yürüten kadın gruplarının ve çocuk hakları aktivistlerinin ve akademisyenlerin çalışmaları ve deneyimleri üzerinden gündeme getirmeyi amaçlıyoruz.
Son bir ayda bizlere sosyal devletin var oluş nedenini sorgulatan birçok âna tanıklık ettik. Depremden sonra arama kurtarma ekiplerinin bölgeye ulaşmasının günler aldığını gördük. Gecikmeye gerekçe olarak hava şartlarını öne süren iktidar, koordinasyon eksikliğinden, ekipman yetersizliğinden ve genel olarak afete hazır olmamaktan doğan sorunları kapatmaya çalıştı, bir yandan da halktan helallik istenerek sürecin kötü yönetildiği kabul edildi. “Asrın felaketi” dense de bu yıkımın göz göre göre geldiğini gördük. Bunlar devletin sosyal işlevlerini yerine getirmek ve afetlere müdahale etmek konusundaki yetersizliğini ortaya koydu.
Afet bölgesine yetemeyen devlet sosyal medyayı kısıtlamakla, deprem sonrası gerçekleşen protestolara müdahale etmekle meşguldü. Birçok sivil toplum örgütünün haberleşmek için kullandığı, enkaz altında kalan insanların seslerini duyurmaya çalıştığı yer olan Twitter’a erişim engellendi. Televizyonlarda yıkıma isyan eden depremzedelere sansür uygulandı. Depremzedelere mikrofon uzatan gazeteciye, enkazdan yakınlarını çıkarmaya çalışırken “Devlet nerede?” diye soran vatandaşa soruşturma açıldı. Bu depremin “asrın felaketi” olduğu, “kadercilik” gibi söylemlerle ve medyada kurtarılan insanların “mucize” olarak sunulmasıyla devletin yıkımdaki sorumluluğu görünmez kılınmaya çalışıldı. Müteahhitler ve bir belediye başkanı tutuklanırken depreme dayanıksız binalar yapılmasına göz yumanlara, gerekli tedbirleri almayanlara bir şey olmadı. Hiçbir siyasetçi bu yıkım karşısında sorumluluk üstlenip istifa etmedi.
Seferberlik veya Afet Bölgesi ilanı yerine Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edilmesi ise deprem sonrası ne gibi politikalar yürütüleceğine dair bize fikir veriyor. Afetin üçüncü günü üç ay süreyle deprem bölgesinde ilan edilen OHAL, depremde büyük hasar alan şehirlerin yeniden inşası için ayrıntılı planlar yapmak yerine orman ve mera alanlarını imara açmak için kullanıldı. Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ) iki gün içinde kapalı teklif usulü ihale yöntemiyle milyarlık konut ihaleleri yaptı. Aynı zamanda seçimlere giderken OHAL koşullarının uygulanması basın ve ifade özgürlüğü açısından da tehdit oluşturuyor, seçim sürecinin şeffaf bir şekilde yürütülüp yürütülmeyeceği endişesini doğuruyor.
Vatandaşlar deprem bölgelerinde en temel haklara erişimde sorunlarla karşılaşmaya devam ediyor. Depremin üzerinden bir ay geçmesine rağmen geçici barınma sorunu devam ediyor, insanlar çadır ve ısıtıcı bulmakta zorlanıyor. Bölgedeki tuvalet, banyo ve temiz su yetersizliği dolayısıyla temel hijyenin sağlanamaması depremzedeleri salgın hastalık riskiyle karşı karşıya bırakıyor.
Deprem bölgesi aynı zamanda Kürt, Alevi ve Arap nüfusun yoğunlukta olduğu; etnik, dinî ve kültürel çeşitliliğin olduğu bir bölge. Dolayısıyla burada kültürel çoğulculuk anlamında da büyük bir kayıptan bahsediyoruz. Günlerce bölgeye gereken yardımın ulaştırılmaması, “Bölgenin demografisini değiştirmeye yönelik politikaların bir devamı mı?” sorusunu da sorduruyor.
Deprem sonrasında öne çıkan bir başka nokta artan ırkçılık oldu. Siyasi figürlerin yağma haberlerini körüklemesi ve bundan mültecileri sorumlu tutması mültecilere yönelik şiddeti artırdı. İnsanların öfkesi adeta buraya kanalize edilmeye çalışıldı. Mülteciler hem ırkçılık hem de dil bariyeri nedeniyle arama kurtarma çalışmaları sırasında ve sonrasında ihtiyaçlarını dile getirmekte çekindiler, dolayısıyla en temel haklarına erişimde engellerle karşılaştılar. Savaşla yurtlarından olan Suriyeli mülteciler ise depremle tekrar yersiz kaldı. Yüzlerce Suriyeli mülteci karşılaştıkları ırkçılıktan dolayı barınacak yer bulamadı ve savaşın yıkıma uğrattığı Suriye’ye geri dönmek zorunda kaldı.
Deprem Suriye’yi de derinden etkiledi. Suriye’deki savaş koşulları depremin yıkımını daha da artırdı. Binlerce insan deprem sonucunda hayatını kaybederken hem bölgedeki savaş koşulları hem de ABD’nin koyduğu ambargolar nedeniyle Suriye’de yardım ve kurtarma çalışmalarının aksadığı görüldü. Tepkiler üzerine ABD ambargoyu geçici bir süreliğine kaldırsa da hayati önem taşıyan depremin ilk günlerinde bu yardımlar Suriye’ye ulaşamamış oldu. Türkiye’den yardımların iletilebileceği sınır kapıları olmasına rağmen bu kapıların açılmasında geç kalındı ve şu an ise bunlardan sadece bir kısmı açık. Türkiye sınır komşusuyla dayanışmak yerine deprem koşullarında da savaş politikalarını uygulamaya devam etti.
Türkiye’de biz öğrenciler de deprem sonrasında mağdur edilen gruplardan biri olduk. Depremzedelerin öğrenci yurtlarına yerleştirileceği gerekçesiyle öğrenciler Kredi Yurtlar Kurumu (KYK) yurtlarından çıkarıldı, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) kararıyla çoğu üniversitede eğitimin çevrimiçi olacağı açıklandı. Devlete ve şirketlere ait, kullanılabilecek birçok misafirhane, boş konut ve otel olmasına rağmen KYK yurtlarının tercih edilmesiyle eğitim yine ilk vazgeçilen alanlardan biri oldu. Afet yönetimi adı altında öğrencilerin eğitim ve barınma hakkı ihlal edildi. Ara tatilde olan öğrencilerin eşyaları apar topar çöp poşetleri içinde odalardan çıkarıldı. Öğrenciler için bile yetersiz şartlara sahip yurtların depremzede aileler için yeterli imkanlara ve sosyal alanlara sahip olmadığı aşikâr. Yurttan çıkarılmak ise öğrencilerin bir kısmı için evsiz kalmak anlamına geliyor. İçinde bulunduğumuz ekonomik kriz koşullarında ev kiraları birçok öğrenci için karşılanabilir değil. Dolayısıyla yurtlar öğrenciler için en temel barınma alanlarını oluşturuyor. YÖK’ün bu kararı aynı zamanda politik bir karar. Seçime giden süreçte ve depremin yıkımı karşısında öğrencilerin bu gündemlere dair politik söz üretebilecekleri ve dayanışma örgütleyebilecekleri alanlar olan kampüslerde buluşmaları engellenmek mi isteniyor sorusu hepimizin aklına gelmiyor mu?
Biz kampüslerimizi tartışma, sorgulama, fikir üretme, bilgi üretme alanları olarak var etmeye devam edelim. Bugün panelimizde 6 konuşmacımız var. İlk konuşmacımız okulumuz Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü Öğretim Üyesi Zeynep Kadirbeyoğlu. Kendisi bize deprem sonrası karşılaştığımız yıkımın ekonomik ve politik arka planına dair genel bir çerçeve çizecek.
Bugün bu panelde kadınlar olarak bu felaketi unutmamak, unutturmamak için, dayanışmayı büyütmek için bir aradayız. Çünkü bu depremle de gördük ki kadınlar olarak dayanışmak bizler için yaşamsal bir önem taşıyor. Bugün burada olan bütün kadınlar, dayanışmayla dolu nice 8 Mart’larımız olsun!
Zeynep Kadirbeyoğlu: Davetiniz için teşekkür ediyorum. Burada her ne kadar ben de bir ara TOKİ ve kentsel dönüşüm süreçlerini çalışmış olsam da okulumuz Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Mert Arslanalp’in ve Mine Eder’in yazdıklarından derlediklerimi anlatacağım.
BBC’nin çektiği bir belgeselle1 başlamak istiyorum, depremden sonra gündem oldu. Belgesel 1999 depreminden hiçbir hasar almayan körfezdeki bir yerleşim yerini, Tavşancıl’ı anlatıyor. Dönemin Belediye Başkanı, seçildiğinde üniversite ile bir imar planı oluşturuyor. Örneğin bu imar planında kat sayısı sınırlı çünkü orası fay hattının dibinde bir deprem bölgesi.
Bu imar planının dışına -kendi babası da dahil olmak üzere- hiç kimsenin çıkmasına izin vermiyor. Bu sırada insanlar itiraz ediyorlar, planın aksini yapmaya da çalışıyorlar ama kendisi duruma müdahale ediyor. Bu sayede kentin 1999 depreminde yıkılmasını engellemiş oluyor ve orada hiçbir hasar meydana gelmiyor. Fakat bu Belediye Başkanı görevi bıraktıktan sonra sizin de tahmin edebileceğiniz üzere herkes çatısını, eklemesini, tadilatlarını yapıp bu imar planının dışına çıkıyor ve dönemin Belediye Başkanı için “Buranın gelişmesini engelledi.” diyerek onu eleştiriyorlar.
Aslında hepimiz bu yaşanan yıkımdan sorumluyuz, suçluyuz ama esas sorumlu tutmamız gerekenler siyasi partiler, karar alanlar yani yetki sahibi olanlar. Gerekli kurumların bir araya getirilip planların yapılmasının, bu planlara göre yapılaşmanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi bize bu yıkım.
Burada anlatacağım şey hepinizin belki yakından bildiği bir hikâye. Tüm siyasi partiler sorumlu çünkü imar komisyonları aslında en kolay anlaşmaya varılan komisyonlardır. Bunun sebebi iktidarın da muhalefetin de çıkarlarını önceleyerek rantı artırmaya yönelik hareket etmesidir. Tüm bu rant mekanizması -siyasetin finansmanı da dahil olmak üzere- ve kentsel ve kırsal alanların ranta açılması ile, inşaata dayalı büyüme modeli Türkiye’de hep çok merkezdeydi. Halbuki özerklik, yerinden yönetim, halkın ve uzmanların katılımının mümkün olduğu bir planlama ve imar sürecinin olması gerekiyor. Türkiye’de depreme dayanıklı, dirençli, kaliteli yaşam alanlarının, konutların üretilmesi için hangi kurumlar var? İlk olarak aklımıza TOKİ geliyor. Aslında 1984’te kuruluyor fakat 2002’ye kadar 43 bin gibi çok az sayıda konut yapılıyor. 2002’den 2018’e kadarki süreçte, AKP’nin iktidara gelmesinden sonra yeniden yapılanmayla TOKİ, 613 bin konut daha yapıyor. Bir de tabii ki TOKİ’nin daha lüks konut üreten ayağı Emlak GYO var, orada da 105 bin konut yapılıyor. İBB’ye ait KİPTAŞ var, orada da çoğunluğu lüks konut olan 75 bin konut yapılıyor. TOKİ kendi yaptığı konutların %82’sinin sosyal konut olduğunu söylemesine rağmen aslında 42 bini dar gelir grubuna, 405 bini orta gelir grubuna ayrılmış. Afet sonrası yapılan 30 bin konut var, 6 bin kadar da kırsalda konut var, 150 bini de kentsel dönüşüm. Kentsel dönüşüm bizim için burada önemli bir konu. AKP iktidara ilk geldiğinde gecekondu aflarını kaldıracağını söyledi. Kentlerin düzenli bir şekilde yeniden dönüştürülmesi, hızlı ve merkezde karar alınabilmesi için birtakım yasal dönüşümlerle yeniden yapılandırmalar başladı. Sulukule, Ayazma, Tarlabaşı gibi kentin merkezindeki alanların lüks konutlara dönüştürülmesi, orada yaşayanların kentin çeperindeki sosyal konutlara gönderilmesi sürecini siz de duymuşsunuzdur. Buradan beklenen sonuç şuydu: Büyüme olacak, istihdam artacak, inşaat sektörü canlanacak, planlı ve düzenli bir yapılaşma olacak, dar gelirliye konut çıkacak. Bunu yaparken de stand-by anlaşmalarına2 göre bütçe açığı yaratmamak için devlet bütçesinden değil kamu arazilerini inşaata açarak oradan gelen rantla dar gelirliye konut yapılması planlanıyor. Konut sahibi yapılanlar uzun vadeli, ipotek benzeri bir borçlandırmayla bunun bir kısmını ödüyor olacak, diğer taraftan kentin merkezindeki yerlerde lüks konutlar yapılarak bir şekilde bu alanlar canlandırılacak. Burada bir toplumsal koalisyon var. Bir taraftan yereldeki özel sektör, inşaat şirketleri ve bunların bağlı olduğu ağlar; bir yandan da hepimizin yakından tanıdığı İstanbul bazlı büyük inşaat şirketleri var. Bu şirketler seçim kampanyalarına katkıda bulunuyor; hükümete, ayni yardım yapan belediyelere destekler sağlıyor.
Özellikle çepere baktığınızda, yani İstanbul ve Ankara dışındaki yerlerde orta gelir gruplarının ev sahibi olması sağlanıyor. Onların da rızası alınıyor aslında. Orta ve küçük inşaat şirketleri de bundan pay alıyorlar çünkü TOKİ’nin inşaatlarını yapıyorlar. Dar gelirliler için sosyal konutlar ise daha çok büyük kentlerin dışında yapılıyor fakat örneğin İstanbul’da dar gelirli konutlar oransal olarak çok az. Burada da İstanbul özelinde TOKİ ve AKP’nin amacı kamu-özel sektör işbirliği ile en fazla rantı elde etmek. Burada tabii büyük inşaat şirketlerinin çıkarları önceleniyor ve çok fazla rant elde edilebiliyor. Bu yapılırken büyük kentlerde dar gelirli ve AKP’nin seçmen tabanı diyebileceğimiz grup mustarip oluyor çünkü onlar yerlerinden ediliyorlar. Temel talepleri taşınmak ve borçlanmak istememeleri oluyor, yerinde dönüşüm istiyorlar. 2009 seçimlerine giden süreçte ciddi bir mücadele var ve yerel seçimlerde AKP Sarıyer, Maltepe ve Kartal’da ilçe belediyelerini kaybediyor. Bu sebeple politikasında bir parça dönüşüm başlıyor. Burada projeler değiştiriliyor, birtakım esneklikler getiriliyor, yerinde dönüşüm uygulanmaya başlıyor. Özel şirketlerin ev sahipleriyle birebir müzakere etmesinin önü açılıyor ama burada farklı dinamikler ortaya çıkıyor. Özel şirketler neden pazarlık yaparak vatandaşa daha çok pay versin? Ya kat arttırarak ya malzemeden çalarak ya da kaliteden ödün vererek kendi kazancını arttırıyor. Bir taraftan yasal değişiklikler yapılıyor. İlçe belediyeleri aradan çıkartılıyor. Özellikle Van depreminin ardından 2012 sonrasında bir Afet Yasası çıkartılıyor ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Bakanlar Kurulu’yla birlikte bir bölgeyi riskli bölge ilan edebilir hâle geliyor. Bununla birlikte mal sahiplerinin bile itirazını zorlaştıran bir süreç başlıyor. Ancak gerçekten riskli alanlar yerine Kadıköy, Fikirtepe, Derbent gibi aslında depreme dayanıklı olabileceğini düşündüğümüz arazilerde afet riski olduğu söylenerek dönüşüm başlatılıyor.
Bu sırada gecekondu aflarının kaldırılacağı söylenmişti ama 2015 ve 2018’de Meclis’te bu afların uzatılması söz konusu oluyor. Yani AKP, seçmenlerinden gelen siyasi baskıya boyun eğiyor. Çeperlerdeki boş kamu arazilerine TOKİ’ler inşa edilirken bir taraftan da rant yaratabilmek için kentin merkezindeki deprem toplanma alanlarımız, parklar, hastaneler, okullar ranta açılmaya başlanıyor. Çünkü ancak o şekilde kaynak yaratılabiliyor. Oralar da bitince bu sefer Kuzey Ormanları’na doğru gitmeye başlıyor rant süreci ve şu anda da olan bu. Bu hikâye yıkımı hazırlayan, getiren ve kentsel dönüşümün depreme dayanıklı kentler yaratması yerine bambaşka süreçleri beraberinde getirdiği bir durumu anlatıyor. Burada büyüme var mı, var -dediğim gibi amaç büyümeydi. İstihdam var mı, var. Fakat baktığınızda emeğin milli gelirden payı giderek düşerken ve kimi yerlerde kentliler çevresel yıkımla karşı karşıya kalırken büyük inşaat şirketlerinin bu işten kârlı çıktığını görüyoruz. Bu dönüşümün yoksulların yerinden edilerek, borçlandırarak, sosyal konutların çeperlere itilerek yapılması yerine yerinde dönüşümün sağlanması, kapsayıcı ve daha adil bir dönüşüm için yerde katılım süreçlerinin yürütülmesi, bir de bu müteahhit-mülk sahibi pazarlığının kontrol edilebilmesi gerekiyor. Burada kalitesiz, plansız kentleşme yerine daha sağlıklı bir kentleşme için özellikle yapı denetimi noktasında TMMOB Şehir Plancıları Odası ve Mimarlar Odası gibi birtakım meslek odalarının tekrar bu resmin içine konulması gerekiyor. Çünkü bunlar Gezi Parkı eylemleri sonrasında düşman ilan edilip sürecin dışına çıkarılmıştı ve özel yapı denetim şirketlerinde, inşaat şirketiyle yapı denetim şirketinin sahibinin aynı olduğu birtakım senaryolarda olduğu gibi ciddi denetimsizlikler yaşandı. Aslında son 20 yılda afet konusunda karar alma süreçlerinde bir merkezileşme olsa da buradan çıkan şey depreme dayanıklı kentler değil. Evet, deprem bölgesinde gördük, belki TOKİ’ler depreme dayanıklıydı ama onlar dışında yeni binaların birçoğunun nasıl toza dönüştüğünü -ne yazık ki- hep birlikte gördük. Dolayısıyla bu son 20 yılda, özellikle son 10 yılda, delik deşik edilen imar ve planlama mevzuatının tekrar başka bir anlayışla elden geçirilmesi gerekiyor. Bu “hızlı yaparsam iyi olur” anlayışından çıkıp gerçekten yerelde neye ihtiyaç var, nasıl dönüşürse daha adil, daha iyi bir dönüşüm olur diye konuşmamız gerekiyor.
BÜKAK: Sıradaki konuşmacımız Özlem Aslan. Kendisi Kadir Has Üniversitesi Öğretim Üyesi, Boğaziçi Üniversitesi mezunu ve öğrencilik döneminde BÜKAK’a büyük emek vermiş biri. Aynı zamanda Feminist Kadın Çevresi üyesi ve Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar dergisinin Yayın Kurulu’nda yer alıyor. Özlem Aslan bize konuşmasında kadınların depremlerden, afetlerden nasıl etkilendiklerine ve nasıl dayanışma ağları kurduklarına dair uluslararası alandan örnekler verecek.
Özlem Aslan: Merhaba. Ben Türkiye’den değil, daha çok yurtdışından örnekler vereceğim. Pandemi döneminde öğrendiğimiz ve tartışmaya başladığımız bir şey vardı; o da pandeminin herkesi aynı şekilde etkilemediğiydi. Pandemi sırasında “Hayat eve sığar” denildi ama herkesin hayatı her eve sığmadı. Benzer bir şekilde bu doğal afetlerden bahsettiğimizde de -ki Zeynep bunların doğal olmadığını, politik olduğunu çok güzel anlattı- afetlerde kimin afete maruz kaldığı, kırılganlık dereceleri, toplumların afetlere hazırlıklı olup olmama durumları ve afetlerle baş etme kapasiteleri afetin tipine ve şiddetine bağlı. Fakat aynı zamanda sınıf, ırk, cinsiyet, cinsel yönelim, engellilik durumu temelli hiyerarşiler ve eşitsizliklere de bağlı. Bu eşitsizlik durumlarına mülteci olmak gibi kimlik dokümanlarınızın bile olmadığı durumları da katabilirsiniz. Örneğin, cinsel kimlik temelli eşitsizliklere bakarsak, bu eşitsizlikler farklı kimliklerin sosyo-ekonomik statüsünü, toplumdaki hareket kapasitelerini, bu kesimlerin afetlere hazırlık durumlarını, afetten nasıl etkilendiklerini ve afet sonrasında nasıl toparlandığını belirliyor.
Endonezya örneği, afeti cinsiyet perspektifinden ele almak açısından önemli bir örnek. 2004’te Endonezya’da çok şiddetli bir tsunami oluyor ve hayatını kaybedenlerin %80’i kadın. Peki, bunu nasıl açıklayacağız? İlk sebep, kadınların tırmanma ve yüzme becerilerinin cinsiyet rolleri nedenleriyle az gelişmiş olması. İkinci olarak ise kadınların kıyafetlerinin suyla birlikte ağırlaşması ve su içinde rahat hareket etmelerini engellemesi. Tsunami sırasında kadınların çoğunun çeşitli sebeplerle evde olması ve muhtemelen bakım hizmeti verdiği kişileri öncelemesi ve kurtarmaya çalışması kendi hayatlarını kaybetmelerine sebep oluyor. Buna ek olarak kadınların kamusal alanda var olamamaları ve teknolojik iletişim araçlarına erişimlerinin olmaması, erken uyarı sistemlerine erişimlerini engelliyor. Dolayısıyla afeti daha önceden haber alamıyorlar ve güvenli barınaklara erişimlerinde de sorun çıkıyor. Türkiye’de yaşanılan son depremlerde insanların teknolojik araçları olsa bile internete erişimleri yoktu, o yüzden birçok insan bununla ilgili de sorun yaşadı.
Her afetten her şekilde kadınlar daha çok etkileniyor gibi bir durum da söz konusu değil. Mesela Amerika’daki sellerdeki erkeklerin ölüm oranı tüm ölümlerin %70’ini oluşturmakta. Bu %70’i oluşturan erkeklerin çoğu riskli kurtarma görevlerinde çalışırken hayatlarını kaybetmişler. Diğerleri de daha dışarıdaki işlerde, inşaat ve orman işleri gibi, afet sırasında daha kırılgan olabilecek ortamlarda oldukları için hayatlarını kaybetmişler.
Afetin psikolojik etkilerine baktığımızda afetlerden sonra kadınların daha çok depresyon, kaygı bozukluğu, stres kaynaklı bozukluklar yaşadıkları gözlemlenirken erkeklerin intihar eğilimlerinin daha fazla olduğu tespit ediliyor. Bunun nedeni kadınların cinsiyet temelli şiddete maruz kalması, kadınların yaşamlarındaki kontrol kaybını daha fazla hissetmeleri ve kadınların travmayla ilgili destek alabilecekleri kaynaklara ulaşmakta zorluk çekmeleri. Fakat erkeklerin bu eğilimlerinin sebebi olarak cinsiyet kimlikleri nedeniyle yardım aramaktan çekinmeleri ya da yardımın gerekli bir şey olduğunu düşünmemeleri, onu erkeklikle ilgili bir sorun olarak addetmeleri gösteriliyor.
Peki afete müdahale eden, afetle ilgili süreçlerde karar alan mekanizmalarda cinsiyet eşitliği ne durumda? Birleşmiş Milletler’in yaptığı araştırmaya göre afet riskinin azaltılmasıyla ilgili resmî kurumlarda kadınların %84’ü sekreter pozisyonunda çalışıyor. Yönetim pozisyonlarının sadece %6’sı kadın. Yönetim pozisyonundakiler de daha çok insan kaynakları ve kurumsal iletişim bölümlerinde çalışıyorlar. Ancak biz biliyoruz ki kadınlar iyi örgütçüler, güçlü ağlara sahipler. Öyleyse neden arama kurtarma çalışmalarında, afet yönetiminde ve afetle ilgili karar alma mekanizmalarında daha çok kadını göremiyoruz? Önümüzdeki süreçte afetlerden kurtulacak değiliz ve bu mekanizmalar kadın hareketi için önemli bir mücadele alanı. Buralarda daha çok söz sahibi olmak, yaşanan acılardan öğrendiklerimizi var olan kurumlara bir şekilde dinletebilmek ve bu kurumların içlerine girebilmek önemli. Bahsettiğimiz tüm bu veriler bize afetin yönetiminden afetin deneyimlenmesine kadar her şeyin ne kadar cinsiyet rejimiyle ilgili olduğunu gösteriyor. Bu nedenle cinsiyet rejimini doğru anlamak ve afet öncesinde, esnasında, sonrasında görünür kılmak afetlere dair hakkaniyetli politikalar geliştirmemiz için çok önemli.
İşin politik bağlamına bakarsak İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmemize rağmen bizim bunları yapabilmemiz için hâlâ kullanabileceğimiz yasal haklarımız var. Birincisi, Türkiye’nin de bir parçası olduğu Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW). Bu sözleşme iklim değişikliği bağlamında, afet riskinin azaltmasının toplumsal cinsiyetle ilgili boyutları hakkında genel tavsiyeler sunuyor. Önleme, hazırlık, müdahale, iyileştirme ve uyum dahil olmak üzere afetlerin farklı aşamalarında kadınların insan haklarını desteklemek ve korumak gerektiğini ifade ediyor. İkincisi, Sendai Afet Risk Azaltma Çerçevesi. 2015’te imzalanmış ve Türkiye de bunun bir parçası. Hatta Türkiye 2019’da Birleşmiş Milletler (BM) toplantısında “Şöyle önlemler aldık, böyle güzel çalışıyoruz” diye sunum da yapmış. Sendai Afet Risk Azaltma Çerçevesi, “Afet riskini etkili bir şekilde yönetmek; toplumsal cinsiyete duyarlı afet riski azaltma politikaları, planları ve programları tasarlamak; kaynak sağlamak ve uygulamak kritik öneme sahiptir.” diyor. Ayrıca kadınları hem afete hazırlık bağlamında güçlendirmek hem de onların afet sonrası yeniden hayatlarını kurabilecekleri araçlara sahip olmaları için onlara destek verilmesini önceliyor. Aynı zamanda toplumsal cinsiyete duyarlı stratejiler geliştirmek ve uygulamak için kadınların afet riski azaltma süreçlerinin kilit paydaşlarından biri olduğunun altını çiziyor. Önerilen eylemler ise toplumsal cinsiyete duyarlı risk yönetimi içeren politikaların ve planların geliştirilmesi, bu adımlar için özel bütçelerin ayrılması, kadınların kapasitelerini geliştirmeyi ve bu süreçte becerilerini de eyleme dönüştüren bir planlama yapılması, cinsiyete göre ayrıştırılmış verilerin toplanması, kadınların sosyal güvenlik ve sigorta erişiminin sağlanması, kadınların liderliğinin ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin teşvik edilmesi. Eylül 2013’te Vietnam hükümeti Doğal Afetlerin Önlenmesi ve Kontrol Merkezi Komitesi içinde ilk kez kadınlara bir alan tanıyor. Resmî olarak kadınları, afete hazırlık ve afetin önlenmesi ile ilgili planlama ve karar alma süreçlerinin bir parçası yapıyor. Yasa, Vietnam’da kadın haklarını savunan Vietnam Kadınlar Birliği’ni bizzat devletin afet yönetim sisteminin bir parçası hâline getiriyor. Bugün birliğin ülke çapında 13 milyon üyesi var. Filipinler’de ise hükümet 1995’te genel ödenekler yasasında değişiklik yaparak toplumsal cinsiyet ve kalkınma bütçe politikasını uygulamaya sokuyor ve Filipin hükümeti buna “Kadının Bütçesi” adını veriyor. Buna göre tüm devlet kurumları yıllık bütçelerinin en az %5’ini toplumsal cinsiyet ve kadın haklarına odaklanan programlar ve projeler için ayırmak zorunda. Bu, “Kadınların Magna Carta’sı” adı altındaki bir başka düzenleme ile güçlendiriliyor. Bu yasa Filipin hükümetinin CEDAW yükümlülüğü altında ele alınıyor ve CEDAW prensiplerini uygulamak üzere geliştiriliyor. Tüm bunları denetleyen ise Filipin Kadın Komisyonu, bunu Filipin Kadın ve Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı gibi de düşünebiliriz. Aslında kadınların bu konuda sesini yükseltebileceği çok fazla araç var. Bunlarla ilgili nasıl hak iddia edeceğimizi konuşmamız gerekiyor.
BÜKAK: Sıradaki konuşmacımız Ekmek ve Gül’den ve Evrensel gazetesi yazarı gazeteci Sevda Karaca. Ekmek ve Gül, depremin ilk günlerinden beri hem deprem bölgesinde dayanışma çalışmaları yürütüyor hem de kadın odaklı habercilik yaparak kadınların yaşadıklarını gündeme getiriyor. Sevda Karaca deprem bölgelerinde kadınların neler yaşadıklarını, yürüttükleri dayanışma çalışmalarını ve kurdukları Kız Kardeşlik Köprüsü’nü bize aktaracak.
Sevda Karaca: Aslında bu iki konuşma bize neyin olduğunu ve neyin olmadığını çok açık bir şekilde gösteriyor. Toplamda yapılmayanların kadınlarca, kadın dayanışmasınca nasıl yerine getirildiğinin, raporlandığının, görünür kılındığının; görünür kılınanın gerçekten gereklerinin yerine getirilebilmesi için neler yapıldığının hikâyesini bu masada anlatacağız. Bunlar önemli ve kıymetli deneyimler çünkü neyi talep edeceğimize ilişkin olmayanın ne olduğunu konuşmak, olmayanı olur hâle getirirken verdiğimiz emeği konuşmak gerçekten önemli. Biz Ekmek ve Gül olarak halihazırda bir kadın ağı ve kadın haberleşme ağı da olduğumuz için deprem bölgesinde Ekmek ve Gül gruplarından depremzede olan çok sayıda kadın arkadaşımız orada olan biteni ilk elden yaşayanlar olarak bulunuyordu.
Depremin ilk gününden beri yaşanan bu ağır tabloda özellikle kadınlar daha ilk andan itibaren bütün bir yükü üstlenerek ya da üstlenmek zorunda bırakılarak depremin ağırlığını yaşadı. Bir taraftan kendileri de birer depremzede olmalarına rağmen kendi deneyimleriyle orada çalışmalar yapan kadınların yaşadıkları sıkıntılar, ihtiyaçlar devletin gereğini yerine getirmediği her şeyin nelere mal olduğunu da ortaya koydu. Biraz önce Özlem’in de ifade ettiği gibi, deneyimle veri oluşturmak açısından, biz depremin ilk saatlerinden itibaren yayıncılığımızla, kadınların ve özellikle çocukların orada yaşadıklarının ve taleplerinin neler olduğuna ilişkin raporlama ve veri tutma amacı güttük. Ortaya çıkan sorunların nasıl giderilmesi gerektiğine ilişkin bir talepler listesi oluşturduk. Ekmek ve Gül olarak çeşitli yayınlar ve raporlamalarla bu süreci değerlendirmeye çalıştık. Bu neden önemliydi? Çünkü deprem bölgesinde yaşanan cinsiyetçi yıkımın da bir tür afet olduğunu ortaya koymak gerekiyordu. AFAD’ın acil ihtiyaç listesinde pedin olmadığını, tek başına yaşayan kadınlara AFAD’ın çadır vermediğini, hatta tek başına olduğu için çeşitli faaliyetlerde destek çalışmasına katılmak isteyen kadınlara “Git başına bir erkek bul, ondan sonra gel!” dediğini raporladık. Bunun dışında ikinci deprem sonrasında kadınların cansız bedenlerinin özellikle çocuk odalarından ve mutfaklardan çıkarıldığı gerçeği; su sıkıntısının, hijyen sıkıntısının aslında kadınlar açısından nasıl özel sağlık sorunlarına yol açtığı ve bunları gidermek için nasıl ara yöntemler bulmak zorunda kaldıkları gerçeği de böylelikle ortaya çıkmış oldu. Özellikle ikinci depremden sonra binalarda hayatını kaybeden kadınların büyük kısmının cansız bedenlerinin çocuk odalarından ve mutfaklardan çıkmış olmasını gerçekten de çok çarpıcı buluyorum. Çünkü kadınlar daha ilk andan itibaren bütün beslenme, kıyafet, ayakkabı gibi ihtiyaçların devlet tarafından karşılanmayacağına ilişkin bir ön bilgiyle hızlıca, “can korkusuyla” da olsa o binalara girmişlerdi. Bu, deprem sonrasındaki aylarda yaşanacak yükün büyüklüğünün ne olduğunu da gösteriyordu. İlk andan itibaren ihtiyacın ne olduğunu kadınlar kendi canlarıyla maalesef göstermiş oldular.
Bu süreçte yaşanan su sorunu, AFAD’ın kadınlara çadır vermemesi, Antep’te hamile işçi kadınların işe çağrılması, mülteci kadınlara ayrımcılık uygulanması bu süreç içerisinde ilk elden gruplarımızca ortaya çıkarılmış oldu. Dolayısıyla ilk işimiz mümkün olduğu kadar bütün bunların görünür, duyulabilir hâle getirilmesiydi. Bunlar olurken elbette hem deprem bölgesindeki kadınların temel ihtiyaçlarının karşılanması için örgütlü bir dayanışma oluşturmak hem de hayatımızını her an, her yerde bir afet bölgesine dönüşebileceği gerçeğiyle dayanışmamızın, bulunduğumuz her yerde kalıcı örgütlenmeler hâline gelmesi için bir kampanya başlattık. “Kız Kardeşlik Köprüsüyle Hayatı Yeniden Kuruyoruz” diye bir çağrımız vardı. Bu çağrı aslında bir taraftan kadınların deprem bölgesindeki en temel ihtiyaçlarının hızlı, örgütlü ve ihtiyaca yönelik bir şekilde giderilmesini sağlamak diğer taraftan da her an karşılaşabileceğimiz böylesi bir felakete karşı bu deneyimlerden öğrendiklerimiz ile kadınlar olarak yan yana, birlikte durmanın olanaklarını yaratmaktı. Bu çağrıya çok sayıda kadın derneği, yöre dernekleri ve bireysel olarak kadınlar yanıt verdiler ve aslında herkes kendi yetenekleri ve olanaklarıyla bu çalışmaya katkı sundu. Bu kız kardeşlik köprüsü sadece depremin yaşanmadığı illerden deprem bölgelerindeki temel ihtiyaçları karşılamak için değil, yeniden bir yaşam kurma ihtiyacının her tarafta politik bir mesele olarak yeniden tartışılabilmesi için de iyi bir nitelik taşıyor.
Bizim bölgedeki çalışmalarımız bakımından dikkat çekmek istediğim birkaç nokta var. Özellikle bölgede çocuklarıyla tek başına yaşamak zorunda kalan kadınların merkezî yerlerde kurulan ağlara ya da devletin merkezde kurduğu yerlere ulaşma olanaklarının olmaması, ciddi problemleri de beraberinde getirdi. Bu bir taraftan da engelli çocukları ya da yaşlıları olan kadınlar için devlet olanaklarına ulaşmalarının önünde bir engel oluşturuyordu. Dolayısıyla mümkün olduğu kadar merkezî çadır alanlarının dışında tek başına hayat sürdürmeye çalışan ve olanaklara erişme imkânı kısıtlı olan kadınlara ulaşmak üzere gezici sağlık ve dağıtım ekipleriyle özel bir çaba gösterdik. Kurduğumuz yaşam alanlarında özellikle İskenderun, Antep, Adıyaman ve Malatya’da hayatını çocuklarıyla tek başına sürdürmek zorunda olan ve hayatı yeniden kurma imkânları daha güç olan kadınların mümkün olduğunca öncelikli olduğu bir sistem kurmaya çalışıyoruz. Bununla birlikte yalnızca depremzedeler olarak mağdur kadınlar ve çocukların değil; deprem bölgesinde kurulan yaşam alanlarında söz sahibi olan, karar süreçlerine katılan, bütün bu süreçlerde aynı zamanda güçlenen ve hayat yeniden kurulurken bunun bir öznesi olan kadınlar olarak birlikte nasıl güçleneceğimizin, birlikte neler yapabileceğimizin önemli olduğunu düşünüyoruz. İhtiyaç listelerinin hazırlanmasından dağıtımlarının planlanmasına, kimin hangi miktarda ve ne kadar ihtiyacı olduğunun ortaya konmasına kadar hepimizin birer özne hâline gelme süreçlerimizde bu kararları birlikte alabilmemiz önemli. Çadır hayatı bir taraftan bakım yükünü alabildiğine artırmışken çocukların eğitim alamadığı, sağlık hizmetlerine ulaşamadığı, en temel ihtiyacın bile giderilmesi için gerçekten büyük emekler sarf edilmek durumunda kalındığı noktada kadınların bütün ortak yaşam alanlarının nasıl planlanacağına ilişkin karar ve söz sahibi olabilmesi, bu süreçlerde bakım yükünün de hem paylaştırılması hem belli bir süre sonra ortadan kalkamayacak olan o yükün bir biçimiyle tartışma konusu hâline gelmesi bizim açımızdan önemli. Tam da bu yüzden yaşam alanlarındaki yerlerde kadın sağlık çadırlarının aynı zamanda bir sosyalleşme alanı olarak sunulması gerekiyor. Ayrıca gezici sağlık ekiplerimizde yaşam alanlarında birlikte çalışmalar yürüttüğümüz genç kadınların ya da depremzede kadınların da yer alması gerekiyor. Aynı zamanda çocuk çadır alanlarının kadınların kendileri için vakit bulabilecekleri, çocuk bakım yükünden bir miktar azade kalabilecekleri biçimde yaygınlaştırılması önemli. Buralarda da çocuklarla bir araya gelen gönüllü arkadaşlarımızın öncelikle depremzede çocuklarla ve kadınlarla çalışmanın ne demek olduğuna ilişkin birtakım eğitimlerden geçmesi gibi sistematik bir çalışma da ortaya koymaya çalışıyoruz.
Deprem bölgesindeki bu çalışmanın yanı sıra biliyoruz ki bölgeden diğer kentlere çok önemli bir göç var. Özellikle de işçi kentlerine yaşanan bu göç kadınlar bakımından aynı zamanda şu anlama da geliyor: Erkeklerin belki iş bulabildikleri, Özlem’in de bahsettiği travmatik süreçlerden nispeten daha çok sosyalleşerek ve kendilerini birer özne hâline getirerek sıyrılabildiği bir durum var. Ama kadınların evde çocuklarıyla beraber, hele de o travmayı atlatacak ve psikososyal desteğe ulaşacak olanakları yoksa daha ağır koşullarda yaşamaları söz konusu. Bu noktada göç edilen yerlerde de kadınlarla dayanışma ağlarının kurulması, bu travmalarla yalnız başlarına kalmamalarının sağlanması ve bunun için yerel yönetimlerin olanaklar yaratmasının talep edilmesi gibi bir ayağı da var. Dolayısıyla özellikle işçi kentlerine yaşanan göçlerde Ekmek ve Gül grupları aracılığıyla depremzede kadınlarla esas olarak işin bu yönünü de dikkate alarak bir dayanışma süreci devam ettiriyoruz.
Önemli noktalardan birinin de şu olduğunu düşünüyorum: Hepimiz depremin ilk döneminde gerçekten de toplum olarak çok önemli bir sınav verdik. Herkes elinden geleni mümkün olduğu kadar hızlı bir biçimde deprem bölgesine göndermek, bunun çabasını göstermek konusunda çok önemli bir deneyim ortaya çıkardı. Fakat bu deneyimin aynı zamanda kalıcı hâle gelebilmesi, bir süre sonra memleketin her gün her saat değişen gündemi içerisinde herkesin kendi meselelerine dönmediği bir dayanışmaya dönüşmesi de bizim açımızdan önemli. Dolayısıyla herkes kendi emeğini, yeteneğini bir yandan deprem bölgesindeki kadınlarla paylaşırken diğer taraftan kendi hayatlarını yeniden kurabilmeleri için olanakların yaratılmasını önemli buluyoruz. Bölgeye gönderilecek malzemelerin bir kısmı gönüllü tekstil işçileri tarafından tekstil atölyelerinde üretilirken bu tekstil atölyelerinin en küçük bir sarsıntıda başımıza yıkılıp yıkılmayacağına ilişkin bir tartışmayı da tam da bu yüzden yürütmeliyiz. Bunun yerelde bir örgütlenme çalışmasına dönüşmesinin de önemli olduğunu düşünüyoruz. Hesap sormak, unutmamak, dayanışmanın sürekli hâle gelmesi, her an her yerin afet bölgesi olabileceği bilgisiyle her yerde hayatımızı yeniden kurma çabasının bir parçası olmamız ve bunun için örgütlülük -en yerelde örgütlülük- bizim temel kıstaslarımız. Ekmek ve Gül ve pek çok kadın örgütünün birlikte yürüttüğü “Kız kardeşlik köprüsüyle hayatı yeniden kuruyoruz!” sloganının arka planındaki temel motivasyon biraz da bu.
BÜKAK: Sıradaki konuşmacımız Afet için Feminist Dayanışma’dan Ezgi Karakuş. Afet için Feminist Dayanışma depremin hemen ardından kurulan feminist bir inisiyatif. Deprem bölgelerinde kadınların, çocukların ve LGBTİ+ların ihtiyaçlarına yönelik çalışmalar yürütüyorlar.
Ezgi Karakuş: Özlem Aslan’ın da söylediği gibi arama kurtarmacılar arasında kadınların olmasının önemini ben bu depremde gördüm. Alana ikinci gün arama kurtarmacı olarak geçmiştim ve neyse ki ekip liderim feminist bir kadındı. Alanda -AFAD’dan olmayan- birçok kadın yönetici ve koordinatörün olmasının da ciddi bir fark yarattığına tanık oldum.
Feminist Gece Yürüyüşü’nün örgütlenme toplantılarının ilkini yapacağımız gün deprem oldu ve biz takip eden gün boyunca neler olduğunu, bu yıkımın büyüklüğünü anlamaya çalıştık. Sürekli olarak telefondan, Twitter’dan gelen çağrıları AFAD’ın yetkili birimlerine yönlendirmeye çalıştık. Bunların ardından bu koşullarda yürüyüşü örgütlemeyi konuşamayacağımızı, afet durumuna yönelik yapabileceklerimizi feministler olarak bir araya gelerek konuşmamız gerektiğine yönelik bir çağrı yaptık. Sabahında bir grup feminist arama kurtarma gönüllüsü olarak sahaya gittik. Ben Antep-İslahiye’deydim. Orada bir hafta çalıştıktan sonra Adıyaman’a geçtim. Çoğunlukla sahada olduğum için arka plandaki işleyişi biraz üstten aktarmak zorunda kalacağım. Buradaki arkadaşlarımız önce devlete ilk aşamada yapması gerekenleri hatırlatan bir metin yayımladılar. Bunun haricinde feminist hareketin daha önceki afetlerden, hem 1999 depreminden hem Van depreminden sürecin nasıl işlediğine dair deneyimleri var. Aynı zamanda feminist hareketin hızlıca aksiyon alabilmesi, bir araya gelebilmesi ve örgütlenip bir adım atabilmesi de bizim işimizi oldukça kolaylaştırdı. Dolayısıyla bu deneyim ve birikimin de etkisiyle hızlıca bir ağ oluşturduk ve dört yüze yakın feminist kadın bir araya geldik. Bu deneyimler sayesinde kadınların afetlerde ilk olarak ne yaşadıklarını ve sonraki süreçlerde nelerle karşılaşabileceklerini, ihtiyaçlarının neler olabileceğini biliyorduk. Genelde kadınların ihtiyaçları ikinci plana atılıyor ve görmezden geliniyor. Bugün gerçekten pedin ihtiyaç listelerinde olmaması kadınların oradaki varlığının yok sayılması anlamına geliyor. Bunlarla birlikte hızlıca bu ihtiyaçlara yönelik bir dayanışma çağrısı yaptık. Adıyaman’a bir mor tır çıkardık, Hatay’a da ikinci tırımızı çıkardık ve dağıtımlarını da hep beraber yaptık. Bu tırı oluştururken sahada olanlarla İstanbul’daki arkadaşlar sürekli iletişim hâlindeydi. Çünkü sahada kadınlarla temas edebilmek, oradaki ihtiyaçları birebir görebilmek ve bunlara yönelik tır çıkarabilmek bizim için önemliydi. Dolayısıyla bu tırın içindekileri depremzede kadınlarla birlikte belirledik diyebilirim. Biliyoruz ki “normal” dediğimiz dönemlerde bile kadınların sosyal alanlara erişimi kısıtlıyken afet dönemlerinde kadınlar daha çok kısıtlanıyor. Bu sebeple Adıyaman’da gönüllülerin sürekli bulunduğu bir kadın çadırı da kurduk ve bu çadır hâlâ orada.
Ayrıca mor tır dağıtımından bahsetmek istiyorum çünkü benim için çok çarpıcı ve etkileyici bir deneyim oldu. Daha öncesinde de bölgede dağıtımlara gidiyorduk; depolarda, çadırkentlerde çalıştım. Birçok alanda çalışma yürüttük ama mor tır dağıtımını feminist dayanışmayla biz idare ettik. Kadınlarla mahalle mahalle dolaştık ve beraber ne yaşadıklarını konuşma imkânımız oldu. Birbirimize temas etmek, birbirimizi görmek, birbirimize o deneyimi aktarabilmek karşılıklı olarak iyi hissettiren, yalnız olmadığının hissini daha çok veren bir şeydi. Çünkü biliyoruz ki afet anlarında mevcut koşullardan dolayı birbirimize “Nasılsın?” demek ya da insani bir ilişki kurmak çok mümkün olmuyor. Ama buna gerçekten ihtiyaç olduğunu söylemem gerekiyor, birebir kurduğumuz temaslar bize birçok kadınla iletişim kurma imkânı verdi. Ben hâlâ Adıyaman’daki birçok köyde tanıştığım kadınlarla arada mesajlaşıyorum. 8 Mart’ta da etkinlikler yapmışlar ve buna dair de hep beraber konuşuyoruz.
Mor tır dağıtımında birçok köye gittik. Hatay’da da süreç aynı şekilde ilerledi. Köylere gittiğimiz zaman ilk refleksimiz köydeki tüm kadınları köyün meydanına ya da herhangi açık, uygun bir alana toplamaktı. Ardından da “Biz İstanbul’dan geldik. Öncelikle nasılsınız?” sorusunu sorarak birlikte bir şeyleri paylaşmayı hedefledik. Çünkü biliyoruz ki orada devletin hiç var olmaması; çoğu kişinin bir ay geçmesine rağmen çadıra erişememiş olması, güvenlik problemi, tuvaletlerin bulunamaması, suyun ve elektriğin olmaması ve bunların kadınlar üzerindeki ayrıca etkisi nedeniyle kadınlar her şeyi daha farklı yaşıyor. Buradan yola çıkarak kadınları, kadın çadırları hakkında bilgilendirdik. Şu anda o çadırlara ciddi bir akış var çünkü büyük bir ihtiyaç söz konusu. Özellikle afet dönemlerinde kadınların erkek şiddetine maruz kaldıkları zaman başvurabilecekleri bir mekanizma veya gidebilecekleri, konuşabilecekleri bir alan; gidip herhangi bir ihtiyacını söyleyebileceği bir zemin yok. Bu nedenle böyle alanların olması ayrıca önemli.
Bahsi geçen bir noktaya daha değinmek istiyorum: Arama kurtarma çalışmalarında kadınları genellikle çocuk odalarında, yaşlıların odasında bulduk. Evde engelli birisi varsa onun odasında bulduk. Çünkü kadınların ilk refleksleri direkt bu odalara gitmek ve kendilerinin üzerine yüklenen o sorumluluğu yerine getirmek olmuştu. Tuğba’nın hikâyesini de burada anlatmak istiyorum: Zaman Apartmanı’ndan çıkardığımız Tuğba’nın evindeki herkes kurtulmuştu, bir tek Tuğba içerde kalmıştı çünkü ilk refleksi çocuklarının odasına gitmek olmuştu. Dört çocuğunu da yüksek bir katta yaşamadıkları için dışarıya atmış ve onların kurtulmasını sağlamış ancak kendisi çıkamadan bina üzerine çökmüştü. Bunun gibi birçok örnekle karşılaştık.
Çadır kentlerde kadınların tuvalete, kişisel ihtiyaçlarına, pede erişemedikleri bir gerçek. Bununla birlikte şu an suyun olmaması, hijyene erişimin olmamasıyla birlikte vajinal enfeksiyonlarla karşı karşıya kalmaları da bir gerçek.
LGBTİ+lara ayrıca değinmek istiyorum, gittiğimiz bölge Adıyaman’da daha muhafazakâr diyebileceğimiz bir bölgeydi. Burada LGBTİ+ görünürlüğüne dair hiçbir şey yoktu diyebilirim çünkü bu bölgelerdeki tarikatların ve cemaatlerin varlığı sebebiyle LGBTİ+lar çadıra erişim sağlayamıyor ve en temel ihtiyaçların dağıtıldığı kalabalık alanlara gitmeme gibi reflekslere sahip. Yani ayrıca bir güvenlik kaygısı var. Bizimle gelen arkadaşlarımız LGBTİ+lar güvenle gelebilsinler diye bir yöntem bulmuştu. Bileklerimize, boyunlarımıza veya giysilerimize gökkuşağı bayraklı bir şey takarak dolaşıyorduk. Birkaç kişi bu şekilde bize ulaştı ama gerçek anlamda orada göçmenlere, LGBTİ+lara, Romanlara yönelik ciddi bir ayrımcılık söz konusu.
Feminist dayanışma yürütmenin çok önemli olduğu bir süreç ve yavaş yavaş dikkatlerin başka yöne çekildiği bir dönemden, dolayısıyla oraya giden yardımların da azaldığı bir süreçten geçiyoruz. Bu yüzden oradaki dayanışmayı büyütmenin, yürütmenin ve buraya dair daha çok çalışmanın önemli olduğu bir süreçteyiz.
BÜKAK: Şimdi de sözü Mor Dayanışma’dan İrem Kayıkçı’ya bırakıyoruz. Kendisi Mor Dayanışma İstanbul sözcüsü. Mor Dayanışma da depremin ilk günlerinden bu yana deprem bölgesinde çalışma yürüten kadın örgütlerinden biri ve bölgede kadın çadırı da açtılar. İrem Kayıkçı Mor Dayanışma’nın deprem bölgesindeki çalışmalarını ve orada edindikleri deneyimleri bizlere aktaracak.
İrem Kayıkçı: Mor Dayanışma’yı bilen arkadaşlarımız vardır. Derneğimizi kurduğumuz yer Hatay-Antakya. 2014’te kurduğumuz ve birçok çalışma için kullandığımız, deprem sürecinde dayanışmayı büyüttüğümüz, gittiğimiz köylerden ve mahallelerden birçok arkadaşımızı kurtardığımız ve birçok çocuğa ulaştığımız, kadınların kurduğu dernek artık yerinde değil. Ama derneği yeniden kuracağımızı ve daha da büyüterek feminist bir kentin inşasının sözünü verdiğimizi söyleyerek başlamak isterim.
6 Şubat sabahı aldığımız haberlerden sonra nasıl bir krizin ve sürecin bizi beklediğini tahmin ettik. Birçok kadın, koca bir tırı gece vakti yemeklerle doldurarak aşevleri ve karavanlarla yola çıktık. Sevdiklerimizden, arkadaşlarımızdan, üyelerimizden, mahalleliden haber alamasak da kendimizi hazırlayarak ve bizi nasıl bir şeyin beklediğini tahmin ederek -fakat bu kadar büyük bir yıkımı öngöremeyerek- ikinci günde oraya varmış olduk. Hatay özelinde yaptığımız çalışmaları anlatmaya başlayacağım. Tamamen karanlığa gömülmüş ve elektriğin, suyun, gıdanın hiç gitmediği en akut ilk üç günün ikinci gününden itibaren dayanışmayı çabucak örmeye başladık. Antakya-Samandağ arasındaki yol ayrımında buluştuğumuz arkadaşlarla özellikle kadınların, çocukların ve LGBTİ+ların ihtiyaçlarını kesik kesik haberlerle, ciddi bir iletişim sıkıntısıyla öğrenmemize rağmen ihtiyaçları bölüşüp Samandağ’a doğru devam ettik. İlk iki haftanın inanılmaz derecede soğuk olmasıyla birçok sağlık problemine de sebep olacak bir süreç başlamıştı. Sonrasında su sıkıntısı, ilaçsızlık, doktorların bölgeye gidememesi ya da oraya geçişlerine izin verilmemesiyle durum başka bir noktaya evrilecekti.
Arkadaşlarımızın ve yerelden birçok kadının sorduğu “Devlet neredeydi?” sorusunun cevabını biliyoruz: Devlet patriyarkal kapitalist düzeniyle, ayrımcı politikalarıyla oradaydı. Cumhurbaşkanı’ndan milletvekillerine kadar, hükümetin birçok tehdidi oraya çok net ulaştı. Ancak bunlara rağmen halk, devletin bu politikalarının farkındaydı. Hatay hem sosyokültürel ve demografik yapısı hem sınıfsal mücadelesi ve sınıf dinamikleri açısından çok farklı bir tarihselliğe ve birikime sahip bir yer olduğu için kadınlar açısından bu konunun altını çizmek gerekiyor. Bu bölgede ayrımcılığın, patriyarkal ve kapitalist saldırıların ve bu aleni tutumun açık bir tehdit hâline getirildiği zamanlar olmuştu. Bu açıdan kadınlar da neden yardımların gelmediğini; neden doktorların, tırların, kamyonların engellendiğini çok net söyleyebiliyor ve bu durumun farkında.
Birçok kadınla çıkardığımız ilk tırın ardından İstanbul’dan, İzmir’den, Ankara’dan, Antalya’dan yerel dayanışma ağlarıyla ilk gelen kitlenin daha çok kadınlardan oluştuğunu gördük. Çünkü asıl kriz ped, ıslak mendil, doğum kontrol haplarının yokluğuydu. Bunlar toplumsal cinsiyet eşitsizliği anlamında çok önemli. Halihazırda su krizi devam ediyor ve hijyen problemi yaşanıyor. Bu sıkıntılar devam etse de Mor Dayanışma’nın gider gitmez ilk konsantre olduğu şeyler kadınların ihtiyaçlarını önceleyecek çalışmalara hız vermekti. Bu yüzden depremin üçüncü gününde kadın çadırlarımızı kurmaya başladık. Bunlar ilk önce kadın dayanışma noktalarıyla başladı. Samandağ’da Antakya-Sevgi Parkı ve Serinyol Mahallesi’nde, Defne’de Harbiye Mahallesi’nde kadın dayanışma noktalarımızı açtık ve Samandağ’da kadın çadırlarımızı kurmaya başladık. Başta dört tane olan kadın çadırlarına ilk elden özellikle bekâr ve çocuklu kadınları, bekâr kadınları, ailesinden ayrı yaşayan genç kadınları yerleştirmeye başladık. Daha sonrasında oranın çerçevelediğimiz politikalarla başka bir yaşam alanına dönüştüğünü gördük ve bu sürecin başından beri böyle ilerlemesini sağladık. Samandağ’da ikinci haftadan itibaren hijyen, tuvalet, duş konularına odaklandık. Yerel belediyelerden, başka belediyelerden gelen tuvaletleri kamulaştırdık ve kadın tuvaleti olarak belirleyerek daha güvenli alanlara çevirdik. Sonrasında dayanışma ağlarıyla, yardımlarla birlikte tuvalet sayılarını ve duş sayılarını artırdık. Suyun ısınması dahil tüm konuları depremzede kadınlarla; farklı illerden, yurtdışından gelen gönüllülerimizle birlikte hallettik. Bu ağ sayesinde az önce arkadaşlarımızın da bahsettiği gibi kadınların, hayatın ve bu sürecin kurucu öznesi olduğunu bir kere daha vurguladık. Şu an kaybettiğimiz on binlerce insanın yerini hiçbir şeyin dolduramayacağını biliyoruz. Bu şehirleri, kültürleri ve dilleri korumamız gerektiğini biliyoruz. Bu açıdan kadın çadırlarından kadın dayanışma noktalarına, oraların güvenliğinden ihtiyaçlarımızı nasıl belirleyeceğimize, kimin neye ne kadar ihtiyacı olduğundan kime nasıl ulaşacağımıza kadar verdiğimiz kararlarla kadınların özneleşme sürecini başka bir yere taşıdığımızı düşünüyorum.
Tabii ki burada özellikle bakmamız gereken konulardan biri de yerellik. Konuşmamın başında derneğin 2014’te kurulduğundan bahsetmiştim. Kenti, mahalleliyi bilen kadınlarla bu sürecin daha hızlı olduğunu ve daha çabuk örgütlendiğimizi, birbirimizi tuttuğumuzu ve kız kardeşlik bağını güçlendirdiğimizi, dayanışma ağlarını yayabildiğimizi gördük. Kadınların en çok yaşadığı sorunlardan biri olan Arapça’dan Kürtçe’ye kadar dil bariyerine dair sıkıntıların kadınlar tarafından çözüldüğünü gördük.
Hatay’da yerelde kurulan mekanizmalara dışarıdan müdahale edilmeye çalışıldığını gördük. Yedinci günün sonunda takım elbiseleriyle çıkıp gelen ve kriz masası oluşturan on erkeği görmek bize bu mesajı vermiş oldu. Yani biz burayı beraber kurmak isterken “Biz ancak bir haftada toparlanabildik, kusura bakmayın. Bir de tertemiz takım elbiselerimizle on erkek olarak gelmek istedik. Sizin kurduğunuz yere böyle müdahale edeceğiz.” anlayışıyla karşılaştık. Bu Hatay’ın tüm yerel belediyelerinde, Adıyaman’da da Malatya’da da belki başka belediyelerde de görebileceğiniz bir mevzu. Bu nasıl bir şehir, ülke istediğimizi yeniden düşünmemiz ve tartışmamız açısından önemli bir örnek bence. Şu anda yaşamı beraber kuracağımız süreçteyiz. Feminist kentlerin inşası süreçlerini şimdi mahallelerde hızlandırdık. Dün arkadaşlarımız mahalle dayanışmalarıyla 8 Mart’ı beraber kutladılar, buluştular; zeytin ve defne dallarıyla “Dayanışma yaşatır!” dediler. Bu şekilde önümüzdeki dönemde yerel yönetimlerden makro politikalara kadar, nerelerde nasıl konumlanacağımıza, kentin feminist inşasının nasıl kalıcı hâle geleceğine dair çok önemli bir süreç bizi bekliyor. Yaşasın kadın dayanışmamız!
BÜKAK: Depremin ilk günlerinden beri çocuk haklarına yönelik ihlaller çok gündemdeydi. Deprem bölgesinde çocukların yaşadıkları zorlukların yanında refakatsiz kalan depremzede çocukların kaçırılmaları, tarikatlara teslim edilmeleri gibi korkunç haberleri okuduk. Son olarak sözü Afet-Çocuk Sivil Koordinasyon Ekibi’nden Gözde Durmuş’a bırakacağız. Kendisi konuşmasında çocukların depremden nasıl etkilendiğinden, ne gibi hak ihlalleri yaşandığından ve çocuk odaklı bir afet planlamasının nasıl olması gerektiğinden bahsedecek.
Gözde Durmuş: Bu masada ve Boğaziçi’nde olmak benim için çok özel çünkü insan onuruna yakışır, hak temelli bir yaklaşımla meselelere bakmayı ben de bu salonlarda konuşma yapan kişilerden öğrendim. Çocuk hakları alanında çalışmaya burada başlamıştım, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü (BUSOS) üyesiydim. Bu masada olmak ayrıca önemli çünkü biz uzun süredir çocuk hakları mücadelesi veren aktivistler olarak hep kadın dayanışmasının örgütlülüğüne ilham alarak ve hevesle bakarız. Çünkü çocuk haklarıyla ilgili çalışma yapmanın en büyük zorluğu öznelerin hareketin içinde yer almamalarıdır. Çocuklarla birlikte bunu nasıl kurabileceğimizi düşünürken bir yandan hızlı refleks gösterme kapasitemiz ne yazık ki kadın hareketi kadar güçlü değildi. Bu depremde ilk defa bu kadar hızlı şekilde bir araya gelebildik. 6 Şubat akşamı Fikir ve Sanat Atölyesi Derneği (FİSA) Çocuk Hakları Merkezi’nin çağrısıyla geniş bir toplantı yaptık. Marmara, Elazığ, Van, İzmir depremlerindeki deneyimlerden yola çıkarak çocuk haklarında çalışan kurumlar, bağımsız uzmanlar, meslek uzmanları, avukatlar, profesyoneller ve gönüllüler bir araya gelip nereden başlayabileceğimizi düşündük. Tabii ki sahaya hemen gitmek çok önemli ve direkt sahaya giden arkadaşlarımız da vardı ama biz ilk olarak toplumsal çağrıyı 7 Şubat’ta başka bir noktadan yaptık çünkü hep bütüncül bir çocuk politikası olması gerektiğini savunuyoruz. Bu ne demek? Afette çocuk hakları odaklı çalışırken depremden doğrudan etkilenen çocuklar kadar tüm çocukları nasıl destekleyebileceğimizi de düşünmek gerekir. İlk toplumsal çağrıda dediğimiz gibi sadece depremden etkilenen çocukların değil; tüm çocukların bilgi alma konusunda, haberler ve görüntüler karşısında kendilerini çok tedirgin ve güvensiz hissedebilecekleri yerlerde çocukları desteklememiz gerekiyor. Çünkü biliyoruz ki okullar kapandı, bir hafta çocukların okulları ertelendi ve çocuklar evlerinde bu haberlere maruz kaldılar. Tabii ki görüntüleri çekilen çocukların da haklarına saygı duymak gerekiyordu. Yine bildiğimiz üzere çocuklar cinsiyet temelli ayrımcılık gibi yaş dolayısıyla da büyük bir ayrımcılığa uğruyorlar. Bir kere çoğunlukla özne olarak görülmüyorlar çünkü yetişkinlerin kurduğu bir sistemde yaşıyorlar ve bu sistemde can verdiler, kayboldular; şu an hâlâ aileleriyle buluşamayan çocuklar var. Bu nedenle çocuk algısına, hak temelli çocuk meselesine nasıl bakacağımızı en başından anlatmak çok kritik. Sahaya giderek çalışma yapacak kişileri çocuk odaklı bakmaya davet etmek de çok önemliydi. Bu yüzden yapmaya çalıştığımız işi şöyle tanımlayabiliriz: Biz çocuk hakları odaklı müdahale yapılması için izleme yapıyoruz. Kamu kurumlarını da izliyoruz ve sahada çalışma yapan kurumlara bakıyoruz. Bununla beraber saha için ihtiyaç olan, pratik bilgiler içeren bilgi notları hazırlamaya ve kamuoyunu bilgilendirmeye çalışıyoruz. Az önce Ekmek ve Gül’deki deneyimden de bahsedildi. Gerçekten bilgiye erişim meselesi ve kamuoyuna o bilgiyi verebilmek de çok önemli. Dolayısıyla 6 Şubat’ta toplandık ve 7 Şubat’ta az önce bahsettiğim toplumsal çağrıyı yaptık. Ekibimiz çalışma grupları şeklinde çalışıyor, bireysel olarak koordinasyonda yer alıyoruz. Çocuk hakları örgütlenmesi için bu dayanışmayı bu kadar hızlı kurabilmek eskiden geniş kapasiteli olarak mümkün olmamıştı. Şu an bunu gerçekleştirmiş olmak bizi heyecanlandırıyor, umutlandırıyor.
Çocuklarla ilgili ilk haftalarda gördüğümüz bir algı daha var: Çocukları daha çok araçsallaştıran, nesneleştiren, fotoğraflarla acıma duygusunu arttırarak romantikleştiren bir durum söz konusu. Bu sadece depremle beraber ortaya çıkmış değil, çok genel bir yaklaşım. Çocukları daha savunmasız ve muhtaç gösteren anlayışı çocuk hakları çalışanları olarak değiştirmeye çalışıyoruz. O yüzden çocuklarla iletişim konusunda, çocuk görüntülerinin kullanılması ve yayılması meselesiyle ilgili hızlıca kamuoyuna bilgilendirici notlar hazırladık.3 Bu not hızlı bir şekilde yaygınlaştı ve kurumlar, çocuklarla çalışacak gönüllülere gönderdiler. Bu bizim için önemliydi çünkü çocuklarla çalışma yapmak çok kolay gözüküyor. Yani “Oyuncak götürürüz, eğlenirler” anlayışı keyifli fakat tek seferlik ve çocuklara zarar verici olabiliyor. Ne kadar süre kalacağınızı bilmeden, o güvenli alanı inşa etmeden, başka ihtiyaçlarını duymadan, onlara ihtiyaçlarını ifade edecek alanı yaratmadan çocuklarla çalışmak çocuk hakları açısından oldukça sıkıntılı. Onlardan onay almadıkça onlara sarılmamak, onları öpmemek gibi hamlelerle kendi sınırımızı ve onların bedensel sınırlarını korumamız gerekiyor. Yani sıkça yapılan hataların deprem bölgesinde daha çok yapılmasını engellemek için çocuklarla iletişim hakkında notlar hazırladık.
En kritik nokta ise kayıp çocuklar. 6 Şubat’ta enkazların altında kalan ve ayrıca kaybolan çocukların, hastanelerde refakatsiz kalan çocukların fotoğraflarının çekildiğini ve sosyal medyada paylaşıldığını gördük. “Böyle bir çocuk var, ailesini arıyor” ya da “Şu çocuk enkazdan şu saatte çıkarıldı, ailesini arıyor” gibi paylaşımlarla karşılaştık. Bu sebeple ilk kurulan çalışma grubumuz kaybolan ve refakatsiz çocuklara ilişkindi. Hâlâ bu çalışma devam ediyor. Keşke depremin birinci ayından sonra bu çalışma bitmiş olsaydı ama biliyoruz ki bu süreç çok daha uzun sürecek. Bu süreçte bazı aile ve çocuklar bir araya getirilmiş olsa da devam edecek çünkü aileleri ya da yakınlarına kavuşmaları zaman alacak ve aileleri ile birleştirilen çocukların psikososyal desteğe ihtiyaçları var. Hâlâ hastaneleri dolaşıp çocuklarını arayanlar, DNA raporu alarak çocuklarıyla kavuşmayı bekleyenler var; kayıp ilanları yaygınlaştırılmaya devam ediliyor. Yanlış hatırlamıyorsam ilk kez 10 Şubat tarihinde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı sayıları açıklamaya başladı. 7-8 Şubat’ta sosyal medya ilanlarında kayıp çocuk sayılarıyla, ne kadar çocuğun refakatsiz kaldığıyla karşılaştık; belki hastanelerdeki çocuklar listesi sizin de elinize ulaşmıştır. Çünkü çocuklar ne ambulanslara bindirilirken ne de hastanelerde tedavi edilirken düzgün bir kayıt işlemi yapılmadı. Ardından da refakatsiz çocukların çocuk koruma programına alınması meselesiyle karşılaştık. Evet, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre devletin en önemli yükümlülüklerinden biri çocukları korumaktır. Bu etkili bir çocuk koruma sistemiyle, koruyucu-önleyici destek hizmetleriyle birlikte olur. Devletin çocukları koruması yükümlülüğüyle ilgili olarak -belki de deprem öncesinde etkili bir çocuk koruma sisteminin olmayışından kaynaklı- çocukların durumuna dair birçok iddia var. Refakatsiz çocukların akıbetine dair belirsiz açıklamalar yapılıyor, neler yaşandığı kamuoyuyla paylaşılmıyor.
Bizi şaşırtan bir diğer durum da koruyucu ailelik meselesiydi. “Ya, ben bir tane çocuk almak istiyorum” gibi çocukları nesneleştiren başvurular aldık. Bunun da iki yanı var. Bir yandan bu mesajı aldığımda kişisel bir yerden öfke duyarak “Neyi nereden alıyorsun, böyle bir çocuk alma meselesi olabilir mi?” diyorum. Diğer yandan insanların devlete güvenmediğini görüyorum. Çocuğun devlet tarafından koruma altına alınması hâlinde ne olacağını bilmediğinden kişi kendisinin, akrabasının ya da sevdiği bir insanın çocuğu “almasını” daha güvenli buluyor. Koruyucu ailelikle ilgili yanlış algıdan dolayı bu gibi çok sayıda başvuru geldi, sanki hemen başvurulacak ve çocuk “alınacakmış” gibi bir algı oluştu. Bu tür süreçlere dair -kimsenin hızlıca koruyucu aile olamayacağı ve kayıp çocuklara dair yapılan çalışmalar gibi- hızlı ve etkin bilgilendirmenin yapılmayışı sebebiyle burada biz görev almak zorunda kaldık. Bazı devlet kurumları tarafından yapılacak açıklamaları ve bilgilendirmeleri bizlerin yapması gerekti. Danışma hatlarının daha hızlı kullanılması ve mevcut hatların daha işlevli ve etkin yürütülmesine dair taleplerimizi iletmeye hâlâ devam ediyoruz.
Ailelerle dayanışma konusu da çok kritikti. Uzun bir süreç; çeşitli öyküler ve zorluklar içeren vakalar var. Mesela çocuklarını, eşi hastanede tedavi görürken üç şehir gezerek kendi imkânlarıyla aramak zorunda kalan insanlar var. Depremden etkilenen kişiler bir de çocuklarını arama konusunda yalnız kaldılar ve hâlâ kendi başlarına bir şeyler yapmaya çalışıyorlar.
Geçici barınma alanlarıyla ilgili de çalışıyoruz çünkü bu alanlarda bildiğiniz gibi eğitim süreci başlayamadı. Deprem bölgesindeki çocuklar kadar diğer illere göç eden çocukların durumu da önemli. Güncel sayılara göre İstanbul’da 16 bin, Ankara’da 30 bin çocuk eğitim sistemine dahil oldu. Bu çocukların da akıbetine ve eğitime devam durumlarına bakmak gerekiyor. Çocuklar bu süreçte akranlarıyla bir araya gelemediler. Öğretmenlerinin ve sınıf arkadaşlarının ne durumda olduklarını bilmiyorlar. Çocukların da birbirleriyle dayanışmaya ve konuşmaya ihtiyacı var. Yani çocuklara sadece oyuncak verip eğlenmelerinden çok kendilerini ifade edebilecekleri ve uzmanlarca, bilimsel pedagojik yaklaşımlarla birlikte psikososyal olarak da güçlenmeye ihtiyaçları var. Burada çocukların homojen bir grup gibi algılandığına da dikkat çekmek istiyorum. Oysa 0-18 gibi koskoca bir yaş grubundan, çok farklı ihtiyaçlardan bahsediyoruz. Tabii ki burada konuştuğumuz gibi cinsiyet, engellilik, mültecilik, mahpusluk gibi başka kriterler de var. Yapılacak her insani yardımda çocukların bu çeşitliliğini görecek sistemlere ihtiyaç var. Mesela sahadan çok iyi biliyoruz ki “çocuk çalışması” dediğimiz şey genellikle 12 yaş altını kapsıyor. Ama depremde başka şehirlere giden öğretmenlerden aldığımız bilgilere göre özellikle ergen grubu daha çok içine kapanıyor ve sosyal sıkıntılar yaşıyor. 12 yaşının üstündeki çocuklara yönelik çok daha az çalışma var. Tüm çocukları kapsayacak, hiçbir çocuğu geride bırakacak bir sistem, çalışma ağı kurmak gerekiyor.
Mültecilerin durumu hakkında da çok bilgi paylaşıldı. Bu durum mülteci çocuklara daha çok etki ediyor çünkü kayıp çocuklar konusunda da mülteci çocuklarla ilgili arama süreçlerinin çok daha zayıf kaldığını gördük. Hak arama yollarına ve bahsettiğimiz danışma hatlarına erişimle ilgili zaten mültecilerin yaşadıkları eşitsizlikleri biliyoruz.
Sağlık çocuklarla ilgili çok önemli bir konu. Aşılamalar yapılamıyor, yeni doğanların takibi yapılamıyor. Salgın hastalıklarla ilgili bilgileri duyuyoruz, bu hastalıklar da çocuk sağlığı açısından oldukça yıpratıcı. Biz 6 Mart’ta “Farkında mısınız?”4 diye bir yazı yayımladık ve çocuk hakları odaklı müdahale için daha bütüncül bir çalışma ihtiyacını vurgulamak istedik. Burada sorular sorarak taleplerimizi dile getirdik çünkü deprem illerinde yaşayan 5 milyon çocuk var. Yazıda bu nüfusun çocuk hakları bakımından barınma ve sağlık, çocuk koruma, hukuki destek, psikososyal güçlenme, eğitime erişim gibi alanlarda ne gibi hak ihlallerine uğradığını ve ne gibi taleplerimizin olduğunu anlattık.
Depremin yaklaşık on gün sonrasında ampütasyon işlemi sonrası çocukları bilgilendirmeyle ilgili bir metin5 yayımladık. Bu özellikle çok zor bir süreç çünkü bu sırada çocukların çoğunun yanında ailesi yok. Bir çocuğa ampütasyon işlemi yapılacağında -ki ailesi de yanında değilse- çocuklarla nasıl konuşacaklarını gerçekten bilmiyorlardı ve zorlanıyorlardı. Çocukları hayat boyu devam edecek olan böyle bir sürece nasıl hazırlayabilecekleri konusunda desteklemek için de üretimler yaptık. Ampütasyon işlemi ve sağlıkla ilgili diğer süreçlerdeki desteklerin de nitelikli, kaliteli ve uygulayıcıların da şefkatli ve sabırlı olması çocuklar için çok kritik.
Birçok grupla çalıştığımız ve ekip adına konuştuğum için eğitim ve eğitime erişimle ilgili bahsetmek istediğim bir nokta daha var: Biliyorsunuz ki bu depremlerden etkilenen çocuklar başka illere gittiğinde eğitimin devamı hayal oluyor. Bu bir şekilde anlaşılabilir, bu çocuklar için eğitimin şimdi zorunlu hâle gelmesi başka zorluklar doğurabilir. Fakat bu açık nasıl kapanacak? Bu çocukların eğitime erişememe durumlarıyla ilgili neler yapılacak? Nasıl ek destekler sunulacak? Bununla ilgili planlamaların yapılması önemli.
Son olarak özellikle medyayı çocuk görsellerinin kullanımı konusunda çocukların unutulma haklarını yok saymadan çalışmaya davet ediyorum. 16 Şubat’taki sloganımızla “Çocukların takipçisiyiz ve takipçisi olmaya devam edeceğiz.” diyerek sizi de bu takibe davet ediyorum.
BÜKAK: Panelimize, panel katılımcılarından gelen sorular ve panelistlerin cevaplarıyla devam edeceğiz.
Soru: Konuşmalarınız bu dayanışmanın ne kadar güzel olduğunu hatırlattı. Toplumsal cinsiyet rollerinin bu depremde kadınları daha fazla etkilediğini, onlara farklı roller biçildiğini gördük. Kadınlar bu süreçte, deprem sırasında ve sonrasında, ne yapabilir? Türkiye bir deprem bölgesi. Bireysel ya da toplumsal olarak neler yapılabilir?
İrem Kayıkçı: Neler yapılacağı konusunda bence dayanışma ve örgütlenmeyi, yan yana geliş biçimlerini konuşmamız lazım. Yerel yönetimlerle, muhtarlıklarla, kadın örgütleriyle, feminist mücadeleyle… Belki birçoğumuz çok basit, küçük emekler verdik ama bu küçük dokunuşlar bile toplumsal cinsiyet rollerinin ve o algıların kırılması açısından çok büyük bir önem taşıyor. Mesela Mor Dayanışma açısından söyleyecek olursam, en kritik zamanlarda iç çamaşırı dağıtımı yaptık. İlk iki hafta gelen birçok tırda, yardım paketlerinde sütyen yoktu. “Boşver sütyeni! Memelere özgürlük.” denildiğini düşünebilirsiniz. Fakat oradaki bir kadın için sütyen olmaması bir dert. Bu meselelerin her birini gündelik olarak kadınlarla buluştuğunuzda konuşuyorsunuz. Biliyorsunuz muhtarların çoğu erkek ve hiçbiri ortalıkta yok; oysaki mahalleleri, köyleri, ihtiyaçları bilenler onlar. Dolayısıyla onların da cesaretlendirilmesi ve süreci teşvik etmesi lazım. Bu da tabii ki farklı alanlarda yan yana gelişlerle, her alanda bu sürece dahil olarak ilerleyecek diye düşünüyorum.
Ezgi Karakuş: Herhangi bir afet anında, depremde devletin orada olmayacağını biliyoruz. Bu süreç çok daha uzayabilir de. Mahalle Afet Gönüllüleri’nin burada önemi çok büyük çünkü afet anında o ilde bulunan arama kurtarmacılar da afetzede oluyor. Bu noktada da en temel bilgilere sahip olmak ve bunları mahalle mahalle yaymak çok önemli. Biz çok büyük bir grup olarak hem arama kurtarma eğitimlerine başladık hem de afet anında mahallelerde nasıl hızlı koordinasyon sağlayabileceğimizi konuşmaya başladık. O nedenle benim önerebileceğim yer, çeşitli afetlere yönelik arama kurtarma ve ilk yardım eğitimi gibi eğitimler veren dernekler. Dolayısıyla en temelde biz birbirimizin çaresiyiz ve bu gibi temel bilgilere sahip olmak ciddi anlamda hayat kurtarıcı oluyor.
Özlem Aslan: Panelin en başında Zeynep’in bahsettiklerine geri dönersek, en önemli noktalardan biri bizi öldürmeyecek kentlerde yaşamamız. Bunun için de afet riskinin en aza indirilmesi için gereken önlemlerin alınması temel meselelerden birisi. Dolayısıyla merkezî ve yerel yönetimlerde kadınların aktif ve karar alıcı pozisyonlarda olması, bu deneyimleri bilen kadınların buralarda söz sahibi olması çok önemli. Tüm planlama ve yönetim süreçlerinin yeniden cinsiyet eşitliği perspektifinden ele alınması gerekiyor. Kadınlar da dahil olmak üzere toplumun her kesiminin ücretsiz bir şekilde afetle mücadele ile ilgili bilgileri edinebilmesi lazım. Afet ve risk yönetiminde çalışan tüm sorumluların cinsiyet eşitliği eğitiminden geçmesi gerekiyor.
Sevda Karaca: Bu deprem bize çok açık bir şey gösterdi: Adı ister Sivaslılar Derneği olsun ister bir üniversitenin dağcılık kulübü olsun; örgütlü olmak ve bir yerde örgütlü hareket edebilmenin olanaklarına sahip olmak hayat kurtarıyor. Hayatta kalmanın tek yolu var, o da örgütlü dayanışma. Önümüzdeki süreçte, bulunduğumuz her yerde, en yerelde, tüm yaşam alanlarımızda her an böyle bir afetle karşı karşıya kalabileceğimiz gerçeğiyle hareket etmemiz gerekiyor. Ve bu yüzden de en temeldeki mekanizmaları harekete geçirecek örgütlenmelere ihtiyacımız var. Örneğin, artık işçi sendikalarında işçilere afet eğitimi verilmesinin bir toplu iş sözleşmesi maddesi hâline getirilmesini talep etmemiz gerek. Üniversitelerde, Öğrenci Temsilciliği Kurullarının (ÖTK) bunu talep etmesine ihtiyacımız var. Yurtlarda en küçük afet durumlarında planların ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. Afet durumlarında liselerden mahallelere kadar, her birimizin neler yapılması gerektiğine dair bilgiyi talep etmesi gerekiyor. Dolayısıyla, her zaman söylediğimiz ve belki klişe gibi gelecek, “Örgütlülük hayat kurtarır” sözü, hayatta kalma mücadelesinde kritik bir yerde duruyor. Elimizde toplumsal cinsiyet rollerini bir anda değiştirecek sihirli bir değnek yok. Hâlâ çadırlarda kadınlar tüm bakım yükünü, bütün eziyetiyle sürdürmeye devam ediyor. Çok yakın zamanda yine bir afetle karşı karşıya kaldığımızda, maalesef çocuk odalarında ve mutfaklarda aynı tabloyla karşılaşacağız. Bunu değiştirmenin temel noktasının hayatımızı sürdürdüğümüz her yerde, buna karşı talepleri birlikte oluşturabileceğimiz bir örgütlülüğü ortaya koymak olduğunu düşünüyoruz.
Zeynep Kadirbeyoğlu: Bütün bu süreçlerde liyakatin hem kamuda hem de içinde bulunduğumuz diğer çalışma alanlarında ne kadar önemli olduğunu gördük. Birçok araştırmacı, kamu kaynaklarını kullanarak afet öncesine ve sonrasına dair araştırmalar yapıyor. Ancak AFAD veya bakanlığın kapısını çaldıklarında karşılarına bir duvar çıkıyor. AFAD ileri teknolojik araçlara sahip ama bunu kullanacak, organize edecek insanlar yok. Buradaysa örneğin Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü var, kaynaklar kıt kanaat yetiyor ama liyakatle gelmiş birçok insan çalışıyor. Bunların birleştirilmesi gerekiyor. 99 depreminden öğrendiğimiz şey, koordinasyonu sağlayabilecek bir merkezî kurumun gerekliliğiydi. O kurum kurulmuş olsa da zamanla başka bir yere evrildi. O zaman kurulmuş birçok sivil inisiyatif, deprem konseyi gibi yapılar da süreç içinde yok edildi. “Mış gibi” yapılan birçok eğitim verildi. Mesela, 10 sene önce bir eğitime katılmıştım. Eğitimin ikinci seviyesi için beni arayacaklarını söylediler ancak kimse aramadı. Bugün de Boğaziçi Üniversitesi’nden afet gönüllüsü olmak için eğitim verileceğine dair bir e-posta geldi. Oraya da yazılacağım fakat eğitimi kim verecek, eğitim nasıl verilecek bilmiyorum. Özlem’in de dediği gibi kurumları hesap vermeye zorlamamız, bu dönüşümü gerçekleştirecek kurumlarda hak eden insanların çalıştığından emin olmamız, bunun için de örgütlü olmamız gerekiyor. Çünkü ne yazık ki hiçbir zaman tek başımıza sesimizi duyuramıyoruz.
Soru: Deprem bölgesinin çok kültürlü bir yapısı olduğunu biliyoruz. Farklı kadınlık deneyimleri ve bununla gelen farklı problemlerden karşılaştığınız veya alandan aklınıza gelen örnekler, zorluklar var mı?
İrem Kayıkçı: Tabii ki Hatay hem çokkültürlü hem de çokdilli bir yapıya sahip. Arapların, Ermenilerin, Hıristiyanların çoğunlukta olduğu kültürel ve demografik bir yapıdan bahsediyoruz. Her birinin ayrı kadınlık hâlleri, ayrı tarihsellikleri, komünel bağları, bambaşka süreçleri var. Bu bir yandan kadın dayanışma ağlarının yan yana gelişini hızlandırsa da öznellik açısından kendini ifade edememek, Türkçe çok az ifade edebilmek anlamına geliyor. Okuma yazma oranlarının çok düşük olduğu köylerde çalıştık ve o köylere hâlâ gidiyoruz. Oradakilere irtibatta kalalım dediğimizde bize telefonu uzatıp “Numaranı sen yazabilir misin?” diyorlar, haberleşirken de ses kaydıyla haberleşebiliyoruz. Bunun haricinde, gözlemlediğim ve öne çıkan konulardan bir başkası da her ne kadar bu bölgeler kadın özgürlükçü, komünel bağların güçlü olduğu yerler olsa da kamusal alandaki kadın varlığının başka biçimleri ve handikaplarıydı. Mesela polis ya da jandarma bir kadını arıyor, acilen karakola gelmesi gerektiğini söylüyor. Kadın o heyecanla ne olduğunu sormuyor bile, aceleyle gidiyor. Tüm kamu binalarının, karakolların yıkık olduğu bir durumu düşünün. Zaten halihazırda güya sağlıklı olan kamusal alana hâkim olamayan kadınların bu kamusal alanda, deprem sürecinin değişen şartlarında, okullardan çevrilen karakollara, kaymakamlıklara, valiliklere gidememekten başka travmalar ve şok hâlleri yaşadıklarını gördüm. Kadınların “Nereye gideceğim? Beni çağırıyorlar, acilen gitmem lazım” diye düşündükleri durumlarda daha fazla travmatize olduklarını görmüş olduk. Kamusal alanlara dair bir diğer önemli mesele de bence şuydu: Hatay’da merkezî yerlerde çadır kentler çok yoktu. Aksine daha çok merkez dışında, daha izole ve uzak yerlerde vardı. Böyle olunca da mahallelerde yaşam sekteye uğradı; insanların kendi mahallelerine, kültürlerine sahip çıkma çabası öne çıkan bir durumdu. İnsanlar kendi komşusunu bilmeye, o zemini sahiplenmeye ihtiyaç duyuyorlardı. Bu çabalar çok önemliydi. İnsanları çadır kentlere yolluyorlar ama araçları yok. Araç olsa bile kadınlar araç kullanmayı bilmiyorlar ya da yakıta ulaşamıyorlar.
Ezgi Karakuş: Ben bu soruyu İslâhiye ve Adıyaman’dan farklı örneklerle yanıtlamak istiyorum. Çünkü İslâhiye devletin tüm kurumlarıyla, kendilerinin de söylediği gibi depremin ilk zamanından beri en çok bulunduğu yerlerden biriydi. Buna rağmen arama kurtarma çalışmalarından gelen yardımların tasniflenmesinden ve depremzedelere ulaştırılmasına kadar hiçbir şeyde koordinasyon söz konusu değildi. Bunun yanında askerin ve AFAD görevlilerinin ırkçı tutumları öne çıkıyordu. “Merak etmeyin, hepinize çadır vereceğiz. İlk önce evi çok hasarlılara veya yıkılanlara; sonra az hasarlılara çadır vereceğiz. Ancak merak etmeyin; hiçbir mülteciye, Suriyeliye ev veya çadır vermeyeceğiz. Otobüslere bindirip hepsini buradan göndereceğiz.” diyorlardı. Bunu cidden yapmaya da çalıştılar.
Dil bariyeri çok büyük bir sorun. Orada kadınlar bunu bile dile getiremiyorlardı. Biz çadır kentte şans eseri bir çadıra girdiğimizde ve orada birkaç Suriyeli kadınla tanıştığımızda şuna rastladık: Genellikle sekiz, dokuz yaşlarındaki çocukları Türkçe biliyor ve onlarla sohbet etmeye çalışırken dil bariyeri yüzünden çocukları aracılığıyla bizimle konuşabiliyorlar. Kendi yaşadıklarını çocuklarına anlatmak ya da bazı ihtiyaçlarını onlar aracılığıyla iletmek istemeyebiliyorlar. Söyleyebilecekleri şeyler sınırlanmış oluyor. Böyle bir durumda kadınların bir tercüman ya da başvurabileceği herhangi bir mekanizma da yok. Biz ona sorular sorarken çocuğu çeviriyi yapıyordu ve bu şekilde duruma dair bilgi almaya çalışıyorduk. “Burada herhangi bir tercüman olmaması kurumlara erişiminizde bir sıkıntı oluşturuyor mu?” diye sorduğumuzda çocuk deprem travmasından sonra karşılaştığı ırkçılık ve ayrımcılık yüzünden korkuyla “Hayır, annemler aslında Türkçe kursuna gideceklerdi ama depremden gidemediler, aslında Türkçe öğreneceklerdi.” diye cevap verdi. Burada daha dil bariyeri sorununa gelemeden buna dönük bir tavır olduğunu söylemek gerekiyor. Arama kurtarmada da aynı şekilde: Suriyelilerin, mültecilerin, göçmenlerin “Ses ver!” dediğimiz zaman Arapça konuşmadıklarını biliyorum. Onun yerine etrafa vurarak ses vermeye çalışıyorlar. Çünkü enkazdan çıkarılmayacaklarını ya da kendilerine öncelik verilmeyeceğini düşünüyorlar. Aynı alanda çalışma yürütmek zorunda kaldığım bir askerin şunu söylediğini de duydum: “Bir Suriyeli gördüğüm zaman elim silahıma gidiyor.” Zaten kadınlar deprem sonrasında ciddi bir güvenlik sorunuyla karşılaştılar, göçmen kadınlar için ayrıca böyle bir sorun daha var. Bu nedenle göçmen kadınlar dışarı çıkamıyorlardı, yardım alanlarına gidemiyorlardı. İslâhiye için şunu söyleyebilirim: Göçmenler genel dağıtımların olduğu yerlerde yemek alabiliyorlarsa alabiliyorlardı, onun dışında bir şeye ulaşamıyorlardı.
Adıyaman’da da benzer süreçler vardı ama Adıyaman depremin ardından bir ay geçmesine rağmen devletin köylere gitmediği, faal olmadığı, belirli merkezler dışında hiçbir müdahalesinin olmadığı bir il. İlk haftalarda buraya hiçbir şekilde yardım gelmemiş, o yüzden de buradaki çalışmalar daha çok gönüllülerin, sivil toplum örgütlerinin, feministlerin, kadın örgütlerinin, meslek odalarının ve birtakım siyasi partilerin organizasyonu ve koordinasyonuyla mümkün oluyor. Burada da göçmen kadınların ilk birkaç gün ırkçılık ve ayrımcılık nedeniyle çadır kentlere gitmeye çekindiklerini ve yol kenarlarında kaldıklarını gördük. Daha sonrasında biz iletişime geçtik ve onların çadır kentlere yerleşimini sağladık. Ancak bölge halkının ırkçı tutumu hâlâ söz konusu. Dolayısıyla göçmen kadınlar, İslâhiye’deki kadar çok olmasa da orada da benzer ayrımcı tutumlarla karşılaşıyorlar.
Adıyaman’daki ek bir durum, özellikle Roman kadınların yaşadığı ayrımcılıktı. Gönüllüler tarafından da ayrımcılığa maruz kalıyorlardı. Örneğin Fatih Mahallesi, Romanların ağırlıklı yaşadığı bir mahalle. Biz oraya dağıtıma gitmeden önce oradaki bir gönüllünün şunu dediğini duydum: “Aman dikkat edin, buradakiler fazladan almayı severler.” Bunun ne demek olduğunu soruyorum, cevap veremiyor, “Şimdi görürsünüz” diyor. Zaten kadınların çadırları bile yok orada, kadınlar bir okulun çevresinde kalıyorlardı. Oraya yardım gitti denilmesine rağmen bu tutumdan dolayı, özellikle o mahalleye en temel ihtiyaçlar bile ulaşmamıştı. Biz oraya gittiğimizde tek tek çadırlara uğradık ve Roman kadınların yaşadıkları bu ayrımcılıkla ilgili ayrıca konuştuk. Bunun oradaki gönüllü ekiplerin bir kısmı tarafından da yapılıyor oluşu durumun ne vaziyette olduğunu gösteriyor.
Bunların haricinde kritik olan bir nokta ulaşımdı. Şehir merkezlerinde, mahallelerde bir şekilde ulaşım yine sağlanabiliyor ancak köylere hiç ulaşım yok. Kadınlar sıklıkla şunu söylüyorlardı: Bizim bir ihtiyacımız olduğu zaman herhangi bir şekilde buradan çıkıp şehir merkezinde ya da mahallelerde dağıtılan yardıma ulaşmamız mümkün değil. Çünkü katlanarak büyüyen çocuk bakım yükü ve ev işleri yükü kadınların üzerinde. Dolayısıyla araca erişimin olmaması, olsa da ehliyete sahip olmamaları, ya da bu koşulları sağlayabilseler bile kadının üstüne yıkılan iş yükü yüzünden kadınların alanlara çıkamaması ve ihtiyacı olan şeylere erişememesi karşımıza çıkan bir durumdu. Depremin üstünden üç hafta geçmesine rağmen “İç çamaşırımı değiştiremiyorum” diye kulağımıza fısıldayan kadınlar vardı. Vajinal enfeksiyonlara, doğum kontrol yöntemlerine dair konuşabilecekleri, herhangi bir şekilde bilgi alabilecekleri bir ortam yok. Bu da kadınların yaşamını zorlaştıran bir durum diyebilirim.
Sevda Karaca: Farklı kadınlık deneyimlerinde sınıfsallığın ne kadar belirleyici olduğunu gördüğümüz bir süreç de oldu. Biz bölgede, özellikle kurulan yaşam alanlarında, köylerde yemek verilen noktalarda “İlk defa 3 öğün yemek yiyebiliyorum, şu anda koşullarım eskisinden daha iyi.” diyenleri duyduk. Deprem öncesindeki hayatın da çok ağır yoksulluk koşullarıyla enkaz altında olduğunu gösteren önemli tablolardan biri bu. Ağır yoksulluk tablosu daha da ağırlaştığında bundan kadınlar daha çok etkilenecekler.
Bölgede tarım ve hayvancılıkla uğraşan kadınların sayısı da oldukça fazla. Böylesi bir afet, tarım ve hayvancılık yapılan yerlerden büyük göçlerin de olmasına sebep olacak ve kadınlar devletin bu kayıpları karşılayabileceğine ilişkin ciddi kaygı içerisindeler. Bir taraftan tarım ve hayvancılıkla ilgili halihazırda devlet desteği görememenin ağırlığını bu süreçte daha fazla yaşayacaklar. Halihazırda bir üretimin içinde olup sonrasında göç etmek durumunda kaldıklarında neyle karşı karşıya kalacaklarına dair kaygıları ve korkuları gerçekten büyük.
Bölge aynı zamanda TR636 adı verilen bir bölge. Patronlara verilen teşviklerin de özellikle “kadın istihdamını artırma” adı altında yürütüldüğü bölgelerden biri. Özellikle Antep ve Maraş’ta çeşitli tekstil fabrikalarında -her ne kadar sayıları çok olmasa da- kadın istihdamını yükselten birtakım fabrika alanları, organize sanayi bölgeleri kurulmuş. Buralarda da kadınların çok büyük bir kısmı yaşadıkları afet dolayısıyla işlerini terk etmek zorunda kaldılar. Aynı zamanda “Siz zaten bundan sonraki süreçte gelemezsiniz” denilerek işe gelemedikleri için kapının gösterildiği ilk kesim de çoğunlukla kadınlar oldu. Büyük oranda da hiçbir tazminat alamadılar, bütün emeklerini oralarda bırakmak durumunda kaldılar. İşe çağrılan erkek işçilerin boşluklarını da kadınlar doldurmak zorunda kaldı. Henüz güvenli olmayan evlerinde, sokakta sürekli çocuklarının başlarında durmak ve onların güvenlik endişesini taşımakla yükümlüler; sürekli çocukların ve ailenin ihtiyaçlarına ulaşmak ve onları karşılamak durumundalar. Örneğin akşam işten eve gelen koca yemek bekler, kadınların bunu yapmak için gereken malzemelere nasıl erişecekleriyle ya da bunları nasıl yapacaklarıyla ilgili dertleri var. Mesela Antep’te insanların evleri az hasarlı olmasına rağmen ellerinden alındı. Erkekler işe çağrıldı, çocuklar ve geriye kalan kadınlar neredeyse hiçbir şeysiz kaldılar. Belediye Başkanı’na bunu söylediklerinde, başkanın kendilerini anlayacaklarını umuyorlardı, evlerine dönmelerinde bir sakınca olmadığını düşünüyorlardı. Ancak korku ve güvenlik kaygısı kentlerde kadınların travmalarını perçinliyor.
Tabii ki İskenderun’daki, Adıyaman’daki gündelik hayat; Antep ve Maraş’takinden çok farklı. Burada, İrem’in de söylediği gibi, kadınların gündelik hayata katılımını ve ihtiyaçlara erişimini geçmişte olduğu gibi bundan sonraki süreçte de sınıfsallıktan göçmen olmaya, dil bilmekten merkeze ulaşma imkânlarına kadar birçok şey belirleyecek. Buradaki gündelik hayat dinamikleri, çalışan bir kadın olmak; hayvancılıkla veya tarımla uğraşan bir kadın olmak; yoksul, göçmen bir kadın olmak gündelik hayatı yeniden kurarken de nelere, nasıl erişilebileceğini çok etkiliyor. Bu yüzden her bölge içinde farklı alanlar ve noktalar, gezici ekipler kurmak onları bu farklılıklara göre konumlandırmak hayati bir önem taşıyor.
Soru: Devletin çocuklara karşı asıl görevlerinden birinin onları korumak olduğundan Gözde Durmuş da bahsetmişti. Deprem sonrasında Diyanet bir soruya cevap olarak evlat edinen kişiyle evlat edinilen arasında evlenme engeli olmadığını söylemişti. Biz de şu sıralarda depremzede çocukların tarikat yurtlarına yerleştirildiğini görüyoruz. Bundan önce, çok yakın bir zamanda İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı’ndaki istismar davasını konuşuyorduk, sonradan yayın yasağı getirildi. Böyle bir ortamda çocuklar hangi hak ihlalleriyle karşı karşıyalar? Bu konudaki devlet politikaları bu hak ihlallerini nasıl körüklüyor? Devlete, topluma, STK’lara düşen görevler neler?
Gözde Durmuş: Hiranur Vakfı’yla ilgili dava deprem sürecinde tekrar görüldü. Devletin çocuk koruma sisteminin bir süredir önleyici ve koruyucu olmamasından dolayı bu durum depremde de tekrar yaşandı. Peki, ideal olan ne? Bu günlerde gazetelerde cemaatlere ya da tarikatlara depremzede çocukların verildiğine dair de birçok haber var. Beykoz’da böyle bir olayın yaşandığına dair haber7 çıkmıştı, belki hatırlarsınız. Sonrasında da anneleri de onların yanında olduğu için bir sorun olmadığına dair bir bilgi de yayıldı.8 Devletin tüm destekleyici mekanizmalarıyla anneyi ve çocuğu güçlendirmesi gerekiyor. Bu kalınan evlerde anneler ve çocuklarına herhangi bir kısıtlama getiriliyor mu, dışarıya rahatça çıkabiliyorlar mı vb. sorular önemli. Burada geçici koruma statüsündeki Suriyelilere dair ortaya çıkan bir şey de aileyle birlikte çocukların korunması için birtakım vakıfların deprem öncesinde yapılmış protokollerinin zaten var olduğuna dairdi. Bu protokoller kapsamında bunların takip edilmesi gerekiyor. Şu an yapılması gereken şeyler bu sistemi, süreci izlemek, raporlamak, gerekli tüm hukuki süreçleri yürütmek, tüm baroları ve çocuk hakları merkezlerini davaları takip etmeye çağırmak. Ayrıca hepimizin bu davalarda taraf olması gerekiyor.
Bir yandan da bu anlamda kamuoyu baskısının da çok önemli olduğunu düşünüyoruz. #ÇocuklarınTakipçisiyiz hashtag’i o zaman çıktı. Çünkü birçok mecradan yeterli bir cevap alınamıyor. Haberlerin yapılması konusunda da çocukları, ülkede bir kutuplaşmaya ve ötekileştirmeye alet ediyoruz. Biz bu haberleri yaparken o çocukların iyi olma hâllerini düşünmek zorundayız. Cemaate verilen çocukların haklarını ararken onların haklarını ihlâl etmeyecek bir habercilikle bunu yapmalıyız. Bu durumda iki grubun da üstüne düşen görev ve sorumluluklar var. Çocuk hakları örgütlerinin bir arada durması ve devletin attığı adımlara dair açıklama talep etmesi gerekiyor. Var olan ihlallerle ilgili Kamu Denetçiliği Kurulu’na bilgi edinme başvuruları da yapılabilir. Ayrıca bu ihlâlleri uluslararası kurumlara aktarmak da bir yol olabilir. Büyük afet durumlarında çocuk ticareti de çok ağır bir hak ihlali olarak karşımıza çıkmakta. Akıbeti belli olmayan, refakatsiz çocuklara ne olduğunu bilemeyebiliyoruz. Çünkü ilk etapta kayıtların alınamadığı bir sistemden bahsediyoruz. Buraları takip etmek çocuk hakları örgütlerinin sorumluluğu.
Bizim çocuk koruma sistemimizdeki en büyük eksiklerimizden biri de kamuoyu olarak sadece müdahale anında tepki vermemiz. Aslında çocukların daha en başından güçlenmesini sağlamamız gerek, burada kadınların özne olması meselesini nasıl konuşuyorsak çocukların da aynı şekilde özne olmasını konuşmamız gerekiyor. Ki kadınların özne olması meselesi de bu konuyla çok ilişkili. Çocukların ses çıkarabilmeleri, hak arama yollarına rahatça başvurabilmeleri, şikâyet edebilmeleri, başlarına gelen herhangi bir ihmal ya da istismar durumunu tanımlayabilmeleri gerek. Aynı zamanda bunları ifade edebilecekleri alanlara ihtiyacımız var. O yüzden çocuklara yönelik sadece psikososyal çalışmalar yapmak yetmez. Onların kendi haklarını öğrenmelerine yönelik çocuk güvenliği, ihmal, istismar konularıyla ilgili çalışmaların sürece dahil edilmesi ve güçlenmelerine katkı sağlanması gerekiyor.
Sevda Karaca: 14-18 yaş arası kız çocukları ve onların anneleri açısından bizim çok sıklıkla karşılaştığımız ve önemli bir tehdit olarak dikkat etmemiz gerektiğini düşündüğümüz bir konu var: Bütün bu süreç öncelikli olarak kız çocuklarının okuldan alınmasını, eğitime devam edememesini beraberinde getirecek ve erken yaşta zorla evliliklerin önünü açacak bir süreç. Bu riskler, daha birinci aydan itibaren önümüze çeşitli vakalarla çıkıyor. Çocuk ticareti işin bir boyutu, öbür boyutu da “aile rızasıyla” ve “çocuğun hayatı kurtulur” gibi düşüncelerle bu tarz evliliklerin yaptırılması. Bunlarla daha çok karşılaşabileceğimiz bir dönemdeyiz. O yüzden eğitim süreçlerinin bir an önce başlaması, gönüllü faaliyetlerinde kız çocuklarının öncelenmesi, kadınlarla konuşurken -kız çocukları olan kadınlar bakımından- bu konuyu öncelikli bir başlık olarak gündeme getirmek gerekiyor. Bir dayanışma, danışma ya da başvuru noktası oluşturmak ve farklı illerle de bu konuda dayanışma ağları kurmak; kadınları bu açıdan güçlendirme olanaklarını arttırmak önemli bir nokta. Bu, kadın hareketiyle çocuk hak mücadelesi yürüten örgütlerin ortak yürütmesi gereken ve acilen önümüze koymamız gereken bir mücadele gibi görünüyor.
Soru: Gönüllü olmak isteyen kişiler, alana gitmeden önce “Ben oraya gidersem acaba yük olur muyum?” gibi de düşünebiliyor. Bu açıdan baktığımızda oraya gönüllü olarak gidenler nelere dikkat etmeli, ne beklemeli?
Ezgi Karakuş: Bu, gidilecek yerin hangi birim olduğuna göre değişebilecek bir durum. Arama kurtarma olduğu zaman biraz daha zorlu bir süreçle karşı karşıya kalınabilir. Kişinin çalıştığı alan depo, tasnif, dağıtım ya da çadır kent olabilir. Bu yüzden bu soruya direkt cevap vermek çok mümkün değil. Adıyaman’daki kadın çadırı için şunu söyleyebilirim: Gittiğimiz zaman ekiplerimiz köyleri, mahalleleri dolaşarak kadınlarla iletişimde kalıyor ve oradaki ihtiyaçları tespit etmeye çalışıyor. Aynı zamanda buna dair nasıl bir söz üretebiliriz, bunu nasıl politik bir zeminde tartışabiliriz kısımlarını konuşuyoruz. Yani oradaki işlerden biri kadın çadırında sürekli durmak ve gün içinde oraya gelen kadınları karşılamak. Sohbet etmek için ya da herhangi bir ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik geliyorlar. Orada duran arkadaşlarımızın -bir sosyal çalışmacı anlamında olmasa da- kadınlarla ilişkilerini daha dikkatli kurmaları gerekiyor. Çünkü kadınlar geldikleri zaman birçok hikâye anlatıyorlar. Zaten öncelikle kayıplarından söz ediyorlar. Adıyaman’la ilgili şu bir gerçek: Oraya bir hafta boyunca AFAD gelmedi ve insanlar iki üç gün boyunca yakınlarını, onların seslerini duya duya kaybettiler. Sonrasında da yakınlarını enkaz altından kendi kendilerine çıkarmak zorunda kaldılar. Yas sürecini yaşayamadan temel ihtiyaçlarına ulaşma çabası içine girmek zorunda kaldılar. Dolayısıyla orada karşılaşacağınız hikâyeler bazen çok ağır olabiliyor. Onun haricinde tasnif yapmak, dağıtıma gitmek ya da mahalleleri dolaşmak kendimizi iyi hissediyorsak hepimizin gönüllü olabileceği alanlar. Kişinin neleri yapabileceğini bilerek alana gitmesi bu açıdan yardımcı oluyor. Yemek dağıtımı da çadır kentteki herhangi bir şeyi koordine etmek de orada bulunan diğer sivil toplum örgütleriyle, meslek odalarıyla, oluşumlarla irtibatı sağlamak ve ihtiyaçların depremzedelere ulaşmasını sağlamak da büyük işler. Bazı arkadaşlarımız tüm gün ihtiyaçların listesini ve adresleri alıp telefondan bunu başka kişilere de iletebiliyor, yani sadece masa başı işler de var. Dolayısıyla gitmeden önce, çok çeşitli alanlar olduğu için hangi alanda çalışabileceğine karar verip gitmek bana daha sağlıklı geliyor.
İrem Kayıkçı: İhtiyaçların ve sürecin de değişmesiyle birlikte bizim deneyimlediğimiz farklı gönüllü olma süreçleri de var. Hukuk komisyonundan, psikososyal destek komisyonlarından ulaşan kadınların farklı alanlarda da dayanışmayı sağladığını gördük. Burada önemli olan o yaşam alanına, kadın çadırlarına ve önümüzdeki sürece asgari de olsa destek sağlayabilmek. Okuduğumuz bölümler, çalıştığımız işler, kendi yeteneklerimiz ve kapasitelerimiz bağlamında düşünebileceğimiz çok şey var. İstanbul’a geldiğim zaman beni şok eden şeylerden biri, yardımlar bağlamında insanların ne yapacaklarını bilemiyor olmalarıydı. Deprem sonrasında verdiğimiz ilk toplumsal refleks koli hazırlamak, yardım toplamak gibi hamlelerdi. Peki, şimdi ne yapacağız? Artık iyileşme dönemi. Psikososyal destek açısından kadınlarla, çocuklarla, LGBTİ+larla, engellilerle bambaşka çalışmalar yapılıyor. Hukuki açıdan da hem bireyler açısından hem de STK’lerin, baroların üzerine büyük bir yük düşüyor. Danışmanlık, insanları bilgilendirme, bu süreçleri tartışma, bunları birbirimize aktarma gibi birçok görevimiz var. Kadınların şu tarz şeyler söylediğini duyuyoruz: “Bana çadır bile vermeyen devlet, evimi niye versin?” Bu güvensizliğe dair adım adım, beraber inşa edeceğimiz bir çözüm üretmemiz gerekiyor. Deprem uzun erimli bir süreç ve aylarımızı, yıllarımızı alacak. Bu bağlamda daha detaylıca düşünmeye ihtiyacımız var.
Gözde Durmuş: Örgütlülük ve dayanışmanın içinde olduğunuzda yapabileceğiniz işlerin hepsi önünüze geliyor ve kendinize daha uyumlu olanı seçebiliyorsunuz. Bireysel hareket ederek tek başınıza gittiğinizde ve bu dayanışmalarla bir bağınız olmadığında orada ne yapacağınızı bilemeyebilirsiniz. Ancak buradaki gibi bir dayanışmayla, bir örgütlü mücadeleyle yol aldığınızda önünüze birçok seçenek çıkabiliyor. Deneyimden hareketle rehberlik de söz konusu oluyor. Bu aktarımların da çok verimli olduğunu düşünüyorum. Alana giderken bunlar size yardımcı olabilir.
BÜKAK: Bu panelin içinde bulunduğumuz durumu anlama ve neler yapabileceğimize dair beraber düşünme fırsatı sağlamış olduğunu düşünüyoruz. Tekrar katılan herkese, tüm konuşmacılara çok teşekkür ederiz.
1 “17 Ağustos 1999 depreminde yıkılmayan yer Tavşancıl”, 16 Ağustos 2022, 9 Nisan 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://youtu.be/30a9qKc3ZLw>
2 Stand-by anlaşmaları, IMF (Uluslararası Para Fonu) tarafından bir ülkeye belirli bir program çerçevesinde finansal destek sağlamak için kullanılan, geri ödemeye tabi fon anlaşmalarıdır.
3 “Afet Bölgesinde Çocuklarla İletişim”, 9 Şubat 2023, 7 Nisan 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://afetcocukkoordinasyon.org/afet-bolgesinde-cocuklarla-iletisim/>
4 “Depremlerin Birinci Ayında Çocukların Durumunun Farkında mısınız?”, 6 Mart 2023, 8 Nisan 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://afetcocukkoordinasyon.org/depremlerin-birinci-ayinda-cocuklarin-durumunun-farkinda-misiniz/>
5 Ampütasyon Öncesi Çocuğun Bilgilendirilmesi, 18 Şubat 2023, 8 Nisan 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://afetcocukkoordinasyon.org/amputasyon-oncesi-cocugun-bilgilendirilmesi/>
6 Ayrıntılı bilgi için bkz. “TR63 Bölge Planı 2014-2023”, 2015, 8 Nisan 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://www.dogaka.gov.tr/assets/upload/dosyalar/www.dogaka.gov.tr_603_GE7J97UV_TR63-Bolge-Plani-2014-2023.pdf>
7 “Bakanlık depremzede çocukların İHH mensubunun evinde olduğunu doğruladı”, 18 Şubat 2023, 8 Nisan 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://www.evrensel.net/haber/482693/bakanlik-depremzede-cocuklarin-ihh-mensubunun-evinde-oldugunu-dogruladi>
8 “Bakanlık depremin ardından en az 20 çocuk ve annelerinin İHH evinde olduğunu doğruladı”, 18 Şubat 2023, 8 Nisan 2023 tarihinde erişilmiştir. <https://www.google.com/url?q=https://ekmekvegul.net/gundem/bakanlik-depremin-ardindan-en-az-20-cocuk-ve-annelerinin-ihh-evinde-oldugunu-dogruladi&sa=D&source=docs&ust=1680969332030644&usg=AOvVaw0wepXmrm-ETv3UxGTdDTS_>
