Skip to main content

Barışın Sesini Yükseltmek: Gazeteci Hediye Levent ile Söyleşi

Düzenleyen: E. Esra Taş

Nur Kaya

Zeynep Kurt

Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) olarak 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında Barışın Sesini Yükseltmek: İsrail-Filistin Savaşı ve Kadınlar adlı söyleşiyi düzenledik. Kulüp üyesi Zeynep Kurt’un moderasyon yaptığı bu söyleşiyi düzenleyerek 7 Ekim’den itibaren Gazze’de yükselen şiddeti, oluşan savaş koşullarını anlamak, bu koşullar içinde kadınların konumlarını ve taleplerini öğrenmek istedik. Bu sebeple hem İsrail-Filistin meselesine hem de bu coğrafya başta olmak üzere Orta Doğu’daki kadınların içinde bulundukları koşulları ve yürüttükleri mücadeleleri tartışmayı amaçladık. Bu doğrultuda Orta Doğu üzerine çalışan gazeteci Hediye Levent ile bir söyleşi gerçekleştirdik. 21 Kasım 2023[1] tarihinde yaptığımız söyleşinin metnini sizlerle paylaşıyoruz.

BÜKAK: Merhaba, hepiniz hoş geldiniz. Bugün 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında hafta boyunca düzenleyeceğimiz etkinliklerimizin ilkini gerçekleştiriyoruz, takip eden günlerde de kadın gündemini kampüse taşımaya devam edeceğiz. Bugün Barışın Sesini Yükseltmek: İsrail-Filistin Savaşı ve Kadınlar adlı söyleşimizde gazeteci Hediye Levent ile İsrail-Filistin savaşı ve bu savaşın kadınları nasıl etkilediği üzerine konuşacağız.

Bildiğiniz gibi, bundan tam 45 gün önce, 7 Ekim’de İslami Direniş Örgütü (HAMAS), Gazze yakınlarındaki bir festival alanında İsrailli sivillere yönelik bir saldırıda bulundu. Bu saldırı sonucunda 1400’den fazla İsraillinin yaşamını yitirdiğini ve 200’den fazla kişinin rehin alındığını öğrendik. Bu kadar geniş kapsamlı bir saldırıdan İsrail istihbaratı nasıl habersiz kaldı, bu hâlâ aydınlatılamadı.

Bu saldırının hemen ardından, aynı gün içerisinde İsrail hükümeti savaş ilan etti. Bu savaşta İsrail, binlerce Filistinliyi öldürdü ve yerinden etti. Savaşın boyutları korkunçtu: Gazze’nin halihazırda İsrail tarafından kontrol edilen suyu, elektriği, gıda ve yakıt temini tümüyle kesildi. Gazze’nin hastanelerine, okullarına ve mülteci kamplarına dönük saldırılarda binlerce sivil hedef alındı. Onlarca sağlık kuruluşu hizmet dışı kaldı. Yakıt yetersizliği ve İsrail’in saldırıları sonucunda şu an Gazze’de hizmet verebilen tek bir hastane kaldığı duyuruldu. Gazze Sağlık Bakanlığı’nın bugün güncellenen verisine göre 13 binin üstünde Filistinli öldürüldü, hayatını kaybedenlerin yüzde 68’i kadınlar ve çocuklardı. Binlerce ev yıkıldı, 1.6 milyon Gazzeli yerinden edildi. Bugün hâlâ devam eden bir savaştan bahsediyoruz ancak bu savaş aslında 7 Ekim’de başlamadı. 1948’den beri süregelen işgal, bölgede sürekli bir çatışma ve savaş ortamı yarattı. Dolayısıyla yıkımın boyutları az önce verdiğimiz bu bilgilerden çok daha büyük. Bugün bütün dünyanın gözü önünde savaş suçları işleniyor. Saldırılar soykırım boyutuna ulaşırken Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve diğer Batılı devletler İsrail’e kayıtsız şartsız destek veriyor ve kendi ülkelerindeki Filistin’le dayanışma eylemlerine yasaklar getiriyorlar. Meseleyi bir terör sorunu olarak görüp İsrail işgalinin yıllara yayılan tarihsel boyutunu gizlemek istiyorlar. İsrail’in saldırılarına karşı çıkan devletler ise İsrail’i durdurabilecek geniş kapsamlı bir boykotu gündeme getirmiyor. Filistin’deki gündelikleşmiş savaş hâli artık yeni bir boyut kazandı. Dünya devletlerinin kayıtsızlığı, onların Filistinlilerin hayatlarını değersiz gördüklerini gösteriyor. Devletlerin bu tutumları karşısında ise halklar farklı bir tavır alıyorlar: Hem Batı’da hem de Brezilya’dan Pakistan’a, İrlanda’dan Yemen’e kadar dünyanın dört bir yanında İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarını protesto eden kitlesel eylemler yapılıyor. Biz bugün İsrail’in Gazze işgalinin arka planıyla beraber, işgalin ve militarizmin kadınların yaşamını nasıl şekillendirdiğini tartışmak istedik. Savaşlar herkesi yıkıcı şekilde etkiliyor ancak kadınları toplumun kalanından farklı biçimlerde de etkiliyor. Filistin’de kadınlar yıllardır hem İsrail işgalinin ve savaşın etkilerini yaşıyor hem de Filistin toplumunun ataerkil yapısıyla mücadele ediyorlar. Özgürlük alanları sürekli daralıyor. Kadın bedeni bir savaş ganimeti olarak görülüyor. Savaşlarda kadınlar daha fazla tacize, tecavüze ve cinsel şiddete maruz kalıyor. 7 Ekim’den beri süren savaşta Gazze’de bulunan 50 bin hamile kadının birçoğu tıbbi yardım almadan, bazıları aşırı kalabalık sığınaklarda ya da molozların arasında sokaklarda doğum yapmak zorunda kaldılar. Bu, hem kendi hayatlarını hem de bebeklerinin hayatlarını ve sağlıklarını tehdit ediyor. Ciddi gıda güvensizliğinin ortasında kalan kadınlar ve çocuklar, özellikle de hamile ve emziren kadınlar, yetersiz beslenme sonucu ölüm riskiyle karşı karşıya. Savaş, militarizm ve ataerki arasındaki ilişki bütün bu örneklerde kendini gösteriyor ama bir yandan da kadınları barış mücadelesinin önemli bir bileşeni hâline getiriyor. İsrailli ve Filistinli kadınlar, yıllardır süren işgale karşı çıkmanın yollarını arıyorlar ve bugün de pek çok Filistinli ve İsrailli kadın savaşın karşısında barıştan yana tavır alıyor.

Biz bugün İsrail-Filistin savaşını konuşacak olsak da dünyada farklı coğrafyalarda yakın zamanda yaşanan savaşları da hatırlamamız gerekiyor. Ukrayna’da, Azerbaycan ve Ermenistan’da, Suriye’de savaşların yıkıcı etkileri devam ediyor. Bugün Orta Doğu bir savaş coğrafyasına dönüşürken savaş karşıtı seslerin ve barış talebinin güçlü bir şekilde yükselmesi, küresel bir barış ve demokrasi mücadelesinin büyümesi çok önemli. Savaşların getirdiği yıkım ve acıların farkında olarak barış söylemini her daim yükseltmeye çalışmamız gerektiğine inanıyoruz.

Bugünkü söyleşimizi organize ederken aklımızda bu sorular vardı: Yıllardır süren savaş ortamında, egemen devlet politikaları savaşı körüklerken barış için nasıl mücadele edilebilir? Filistinlilerin yerinden edilmesi, geri dönülemez doğal tahribat ve insan hakkı ihlalleri göz önüne alındığında, her halkın kendi topraklarında özgürce yaşadığı bir toplumsal barış nasıl kurulabilir?

Bu sorularımıza yanıt ararken içinde bulunduğumuz savaşı anlamak ve tartışmak için sevgili konuğumuz Hediye Levent ile bir araya geldik. Kendisini kısaca tanıtmak isterim. Hediye Levent 2003 yılından bu yana gazetecilik yapıyor. Kendisi Orta Doğu üzerine çalışıyor ve Orta Doğu’nun çeşitli bölgelerinde de dönem dönem yaşamış. Şu anda ise serbest gazeteci olarak uluslararası ve yerel medya kuruluşları ile kendi YouTube kanalında Orta Doğu’daki gelişmeleri ele alıyor. Hediye Levent öncelikle bizlere, İsrail-Filistin savaşının arka planına ve savaşın kadınların yaşamları üzerindeki etkilerine dair bir konuşma yapacak. Ardından soru cevap kısmına geçeceğiz.

Hediye Levent: 7 Ekim’den bugüne devam eden savaşın taraflarının hedeflerine ve bu hedeflere ulaşma konusunda gösterecekleri başarıya dair pek çok bilinmezliğin olduğu bir noktadayız. Ancak bildiğimiz birkaç şey var ve ne yazık ki, ufukta bir barış görünmediği, bunların başında geliyor. Burada birtakım faktörler söz konusu. Birincisi, İsrail zaten 7 Ekim’deki HAMAS saldırısını bir savaş ilanı olarak gördü. En son verilere göre İsrail’de 1200 kişi öldürüldü. 10 milyonluk bir ülkede 1200 kişinin hayatını kaybetmesi, Türkiye şartlarında 12 ila 14 bin insanın tek bir terör saldırısında hayatını kaybetmesiyle eş değer. Dolayısıyla İsrail bu saldırıyı bir savaş ilanı gibi görüyor. Ama bunun yanında İsrail’in birtakım hedefleri de var, krizin fırsata dönüştürülmesi gibi düşünün. Bu hedeflerin başında, Filistinlilerin veya Filistin direnişinin olmadığı bir İsrail devletinin tesis edilmesi geliyor. İsrail ile Filistin arasında yüz yıldan daha uzun süredir devam eden bu çekişmenin temelinde de bu sebep yatıyor.

İsrail’in bir diğer hedefi de HAMAS’ı tamamen yok etmek çünkü şu anda Filistin direniş örgütleri arasında İsrail’e zarar verebilen, İsrail’i rahatsız eden bir tek HAMAS var. Dolayısıyla HAMAS’ın tamamen yok edilmesi İsrail’in kendisine yönelik güvenlik tehditlerini büyük ölçüde azaltması anlamına geliyor. Elbette ki HAMAS’ı yok etme çabaları aynı şiddet sarmalı içerisinde gerçekleşiyor ve şiddet şiddeti doğuruyor. Benim konuştuğum Gazzeli kaynaklar da farklı kesimlerden Filistinliler de şunu söylüyor: İsrail Gazze’yi tamamen ele geçirdikten sonra orada durmayacaktır, yönünü Batı Şeria’ya çevirecektir ki bunun ihtimali oldukça yüksek. Peki, bütün bunlar olurken Gazzelilere ne olacak? İsrail ve ABD’nin birtakım projeleri var. İlk olarak Gazzelilerin Mısır’a sürülmesi meselesi var. İkinci proje ise Gazze’deki yaklaşık 2 milyon 300 bin insanın, Mısır’ın Kahire’sine, Suriye’nin Şam’ına, Lübnan’ın herhangi bir kentine dağıtılarak Arap nüfusu içinde eritilmesi. Ancak bütün bunlar olurken -yani İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları devam ederken- bir yandan da bölgesel bir savaşa dair senaryolardan da bahsedebiliriz çünkü halihazırda İsrail’in Gazze’ye yönelik hedeflerinin, niyetinin, ne kadar süre orada kalacağına ilişkin planlarının ne olduğunu kesin olarak bilmiyoruz. İki parçadan oluşan bir Gazze mi tesis etmeye çalışıyor, böyle bir Gazze’nin bir kısmını kendi kontrolü altına mı almaya çalışıyor yoksa Gazze’nin tamamını insansızlaştırıp bütün Gazze’nin kontrolünü ele geçirmek mi istiyor? İsrail tarafı “Bizim Gazze ile ilgili bir niyetimiz yok ve Gaz- ze’nin idaresini Filistin Yönetimi’ne devredeceğiz,” diyor. Ama burada da ortaya birtakım senaryolar çıkıyor. Mahmut Abbas[2] yönetimini Gazze’deki HAMAS sempatizanları, destekçileri ve hatta HAMAS’ın kendisi kabul edecek mi? O zamana HAMAS kalmayacak denebilir ama geride halk var. 2006 yılından beri 2 milyondan fazla insanHAMAS ile yaşıyor ve İsrail’in şiddetli saldırıları bu insanları HAMAS’a yakınlaştırıyor çünkü güvenlik güdüsüyle hareket ediyorlar. HAMAS’ı sevseler de sevmeseler de HAMAS onları koruyan ve İsrail’e karşı savunan bir örgüt profiline sahip. Böyle bir durumda HAMAS örgüt olarak ortadan kalkmış olsa bile Filistin Yönetimi’ni Gazzeliler kabul edecek mi etmeyecek mi, bu bir muamma. Bir geçiş dönemi olacak mı olmayacak mı, bu geçiş dönemi nasıl olacak? Kimileri Birleşmiş Milletler gelsin Gazze’yi yönetsin diyor, kimileri Mısır ordusu gelsin diyor, kimileri de bölge ülkelerinden bir yönetim teşkil edilsin ve Gazze’yi onlar yönetsin diyor. Ancak kimse Gazzelilere ne istediklerini sormuyor.

Bütün bunların ortasında da elbette kadınlar ve çocuklar var. Savaş şartları kadını da çocuğu da erkeği de yaşlıyı da genci de etkiler. Yiyeceğe, ilaca, temiz suya, barınağa ulaşamamak ve güvenliğin sağlanamaması gibi durumlar ortaya çıkar. Ancak kadınların ve çocukların durumunun çok daha kırılgan olduğu söylenebilir, özellikle de kadınların. Gazze’de kadın hareketlerinin varlığından bahsedemiyoruz zaten. Diğer taraftan kadınların büyük ölçüde ataerkil bir sistem içinde yaşadıklarını söyleyebiliriz. Savaş şartlarıyla birlikte özellikle de hayatını kaybeden erkeklerin eşleri, kızları, anneleri, yalnız kalan kadınlar resmen bir can pazarının içine düşmüş oluyorlar çünkü ilk olarak hayatlarını nasıl idame ettirebileceklerini bilmiyorlar. İkincisi, gelir kaynakları yok. Zaten Gazze’de ciddi bir işsizlik var. Yani erkekler için bile ciddi işsizlik varken bir de ayakları üstünde durmayı bilmeyen, çalışmayan, hiç çalışmamış olan, çalışmanın ne olduğunu bilmeyen çok sayıda kadını düşünün. Eğer bu kadınların bir de doyurmaları gereken çocukları varsa işte burada ciddi istismarlar başlıyor, cinsel sömürüden tutun zorla evlendirmeye kadar. Buna zaten Arap Ayaklanması’ nın yaşandığı çeşitli ülkelerde de denk geldik. Yani Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da da bunları gördük. Çok sayıda genç kadın gerçekten denkleri olmayan, hiçbir şekilde bir duygu bağının olmadığı erkeklerle sadece karınları doysun diye evlendiler, evlenmeye zorlandılar. Bunların küçük yaşta olanları var, yetişkin olanları var ama çoğunun hayatı böyle korkunç bir sebepten dolayı evliliğe mahkûm oldu.

Aynı zamanda kadınların karınlarını doyurmanın dışında, bir barınak bulmak, ailenin güvenliğini sağlamak, aileyi bir arada tutmak, ailenin devamını sağlamak, yaralı varsa onun bakımını, hatta cenaze varsa onun sorumluluğunu üstlenmek gibi aklınıza gelebilecek birçok işle karşı karşıya kaldıklarını söyleyebiliriz. Elbette ki hasta, yaşlı ve hamile kadınlar için sağlık ve hijyen şartlarının sağlanmadığını biliyoruz. Mesela çok sayıda kadın, anestezi için yeterli malzeme olmadan sezaryen ameliyatı olmak zorunda kalıyor. Gazze’de şartlar o kadar ağır ki artık anestezi malzemesi ve dezenfektan maddeler bittiği için bazı doktorların sirke kullanmaya başladığını biliyoruz. Aynı şekilde anestezi yapmadan dikişler atıldığını, birtakım ameliyatların gerçekleştirildiğini de biliyoruz. Bu yeni değil, birkaç haftadır devam ediyor çünkü Gazze’de bütün kaynaklar tükendi. Elbette ki bu durum hamile kadınları, yaşlıları ve yaralı kadınları daha fazla etkiliyor.

Bir de şu var: Diyelim ki kadın yaralanmadı, ailesinden de kimse hayatını kaybetmedi, bir şekilde Güney Gazze’ye[3] gitti. Böylesi şartlarda kadın için durum yine de düzelmiyor çünkü Güney Gazze’de insanlar en basitinden, doğru düzgün barınak olmadığı için derme çatma çadırlarda yaşıyorlar. Bu koşullarda kadınların kıyafetlerini değiştirmeleri bile çok büyük bir dert. Bu kadınların tuvalete gitmesi, banyo yapması, duş alması, kişisel bakımlarını yapması oldukça zor ve bu, kadınlar için çok ciddi sıkıntılara sebep olabiliyor. Bunun bir benzerini Türkiye’de depremden sonraki süreçte deprem bölgesinde de gördük. Mesela, çadır kentler kurulmadan önce ya da hemen kurulduğu dönemde toplu tuvaletlerin kullanılmasının kadınlar açısından güvenlik ve hijyenle ilgili ciddi problemler doğurabildiğini gördük. Sonuç olarak Gazze’deki kadınların durumu, savaş devam ederken de savaştan sonraki süreçte de oldukça ağır ve sıkıntılı.

İşin kötü tarafı da şu: Gazze’de kadın hareketleri veya kadınlar arası dayanışma diye bir şeyden bahsetmek pek mümkün değil. Aktivizm çok marjinal bir şey oralarda. Bu sadece Gazze için geçerli değil, Batı Şeria için de aynı şeyi söyleyebiliriz ki Batı Şeria, Gazze’ye göre daha seküler bir yer. Kadınlar Batı Şeria’da Gazze’ye göre nispeten biraz daha rahatlar. Ama yine de genel işsizlikten en çok kadınlar etkileniyor çünkü aileyi doyurması gereken erkek varken kadının işe alınmaması söz konusu. Şöyle bir mantık var oralarda: “Erkek varken kadın niye çalışsın, erkeğin iş imkanını kadın niye gasp etsin?” Kıt iş imkanları varken kadınların iş bulması oldukça zor. Aynı şekilde eğitim görebiliyorlar, üniversite okuyabiliyorlar ama bu durum kadınların kendi ayakları üzerinde durmayı öğrendikleri anlamına da gelmiyor. Gazze’deki kadınların durumu Orta Doğu’nun genelinden de kötü. Orta Doğu’da genel olarak kadınlar açısından durum oldukça sıkıntılı. Bir kız çocuğu dünyaya geldiği andan itibaren toplumsal rolü belirlenmiş oluyor. Tabii, Türkiye’de de böyle. Türkiye’de benim bahsettiğim şey daha ücra bölgelerde, “Baba Beni Okula Gönder” gibi kampanyaların yapıldığı yerlerde belki söz konusu olabilir ama büyük şehirlerdeki insanların ya da eğitime ulaşma şansı olan kesimlerin hayal bile edemeyeceği şartlardan bahsediyorum. Kadın öğrenim görüyor olabilir, üniversite okumuş olabilir hatta bir işe de girmiş olabilir ancak bu, kadının kendisini yetiştirdiği ya da kendi ayakları üzerinde durmayı öğrendiği anlamına gelmiyor. Diploma, üniversite öğrenimi -en azından benim gördüğüm ülkelerde- bir işe girmek için temel zorunluluk şeklinde. Orta Doğu genelinde kendini geliştirmek için fazladan çaba gösteren kadın sayısı gerçekten çok az.

Bunun dışında zaten toplum da kadınların kendini geliştirme gayretinde olmasını çok hoş karşılamıyor çünkü kadın öğrenim görüyor olabilir, üniversiteye gidiyor olabilir hatta bir subay bile olabilir ama önce kadındır. Önce kadındır sonra astronottur, önce kadındır sonra subaydır, önce kadındır sonra öğretmendir. Dolayısıyla burada kadın kendisine biçilen toplumsal rollerin dışına çıkmakta çok zorlanıyor. Bunun için çok ciddi çaba göstermesi gerekiyor. Öncelikle bunun ayırdına varması, bilincinde olması gerekiyor.

Şimdi size birkaç örnek anlatayım. Suriye’ye ilk gittiğimde çok şaşırdım. Uzaktan bakıldığında Suriye bölge ülkeleri arasında kadınların eğitim görebildiği, çalışabildiği, işgücüne katılabildiği birkaç ülkeden biri. Bu konuda en iyi olan Tunus’tur, ikinci sırada Mısır ve Suriye gelir. Kadınlarla konuştuğum zaman dehşete düşüyordum. Birçok kadınla aynı konuşmayı yaptım, kendilerini o dönemde Suudi Arabistan’daki kadınlarla kıyaslıyorlardı. “Kadın hakları konusunda ne düşünüyorsunuz, sizce buradaki kadın hakları yeterli mi?” diye sorarak fikirlerini almak istiyordum ve kadınların neredeyse hepsi sanki metin dağıtılmış gibi aynı cevabı veriyorlardı: “Biz araba kullanabiliyoruz, üniversite öğrenimi de görebiliyoruz.” Konu burada kilitleniyor, sonrası gelmiyor.

Burada kadının eğitim görüyor olması, ataerkil sisteme karşı başkaldırdığı ya da kendini var edebildiği anlamına gelmiyor; aksine çok eğitimli insanların bile ataerkil sistemi yeniden ürettiğini görebiliyoruz. En dehşete düştüğüm örneklerden biridir: Mısır’da kendini oldukça laik gören ve “Ülkenin geneliyle kesinlikle farklı düşünüyorum, ben onlar gibi değilim.” diyen bir insan, neden medeni kanun ile değil de şeriat hükümlerine göre evlenilmesi gerektiği konusunda beni saatlerce ikna etmeye çalışmıştı. Şimdi, o yüzden burada karşınızdaki kadına “Ama ya senin hakların ya boşanırsan?” dediğiniz zaman “Allah esirgesin.” diyor, orada konuyu bitiriyor, daha devamı gelmiyor. “Ama kötü örnekler var” diyorsunuz, “ama çocukların durumu ne olacak, yarın kocana bir şey oldu, senin hakların ne olacak?” O kısımlar da kilit. Yani toplumsal yapı kadının zihinsel yapısını öyle bir kodlamış ki belli bir noktaya kadar kadın birtakım şeyler yapabileceğini düşünüyor. O noktadan geriye kalanını kaderci bir bakış açısıyla ilahi güçlere havale ediyor diyebiliriz. Mesela kadının aile içinde baskın olduğu yerler de var ama buralarda da ağırlıklı olarak ataerkil sistemin koruyucusu olarak bir pozisyon üstlendiğini görüyoruz. Kadın eğer gerçekten ataerkil sistemi korumaya meyilliyse elbette ki o sistem içinde biraz daha kutsanıyor, biraz daha ön plana çıkartılıyor, biraz daha destekleniyor ve belli bir güç, belli bir yer edinmiş oluyor. Bu gücü de elinde tutabilmek için erkekten daha ataerkil hâle de gelebiliyor.

Diğer taraftan Orta Doğu’daki kadınlar açısından en büyük sıkıntılardan biri de vatandaşlık hakları konusunda kanunlar karşısında eşit olamama durumu. Yani herhangi bir suça karışmış olan bir kadınla bir erkeğe aynı kanun maddesi üzerinden farklı cezalar verilebiliyor. Bununla ilgili, zannedersem Suriye’deydi, birtakım çalışmalar yapılmaya başlandı. Yeni yeni aktivistlerin, birkaç kadının bir araya gelip toplumsal bilinçlendirme çalışmaları yaptığını biliyorum. Daha yeni, bir iki yıl önce başlayan bir çalışma bu. Çünkü kanun da mahkeme de aynı toplumun geri kalanı gibi, “Orada olmasaydın.”, “Yapmasaydın.”, “Sen de hızlı araba kullanmasaydın.” hatta “Araba kullanmasaydın o kaza olmayacaktı.” gibi yaklaşımlarla hareket ediyor. Sonuç olarak kadınlar açısından Orta Doğu’nun genelindeki en büyük sıkıntılardan biri de toplumsal kodlar.

Mesela iş dünyasında ciddi ayrımcılıklar, mobbing söz konusu, hatta pozitif ayrımcılığın mobbing’e vardığı örnekler de var. Örneğin ben gazeteciyim ve biz gazeteciler normalde -bunu olumladığım için söylemiyorum sadece farkı anlatmak için söylüyorum- işimiz bitene kadar, gece yarısına kadar da olsa sabaha kadar da olsa, bir işi takip ederiz. Bir toplantı, bir haber varsa, bir yere gidilmişse erkeklerle aynı şartlarda yaşarız; aynı on kiloluk çantayı taşırız, aynı yerlerde yatar kalkarız. Orta Doğu ülkelerinde kadını korunması gereken bir varlık gibi addeden bir anlayış söz konusu. Pozitif ayrımcılığın mobbing hâlidir bu. Mesela kadına, “Saat 4-5 oldu, senin çocukların evde açtır, hadi sen git görev değişimi yap yerine başkası gelsin,” denir. Burada amaç vardiya değişikliği ya da bir personelin uzun saatler boyunca çalıştığı için yerini başkasına bırakması değil. Mesele, belli bir saate kadar orada bulunan kadının öğleden sonra evine gönderilmesi. Elbette ki burada ailenin bütün yükünün kadının üzerinde olması söz konusu. Kadın çalışıyor olsa da olmasa da ev işi onun üzerinde. Kadının çocuklarını ve kocasını doyurması lazım, evi derleyip toplaması lazım. Bu kadın ne zaman kendini yetiştirecek, geliştirecek, dil öğrenecek? Üstelik iş yerlerinde böyle bir ayrımcılık söz konusuyken… Yurt dışı seyahatlerinde erkekler tercih edilir; yurt içi seminerlerde, eğitimlerde de erkekler tercih edilir; şehir içerisinde kurumsal düzeyde bir iş varsa erkekler seçilir. Bir kadın hasbelkader bir noktaya gelmişse de ya biriyle gönül ilişkisi olmuştur ya da başka bir olay olmuştur, hakkında birçok dedikodu duyarsınız.

Bunun dışında elbette ki Orta Doğu’nun en önemli, can sıkıcı, kadınlar açısından en ciddi sorunlarından biri de medeni kanunla evliliğin olmaması. Birçok ülkede bunun örneklerini görmek mümkün. Suriye’de yok, Lübnan’da yok. İsrail normalde bölgenin en medeni ülkelerinden biri olarak görünür ama orada da yok. Mısır’da da tam olarak medeni kanunla evlilik yok ama medeni kanun ve şeriat hükümlerine göre evliliğin karışımı olan bir uygulama var. Ürdün’de de yok. Bunun Filistin’le alakası şu: Gazze’de Mısır kanunları uygulanır, Batı Şeria’da da Ürdün kanunları uygulanır. Dolayısıyla şu anda Ürdün’de medeni kanunla evlilik olmadığı için Batı Şeria’da da yok. Lübnan gibi bölgenin en önemli ve en modern görünümlü toplumlarından ve en önemli ülkelerinden birinde medeni kanun ile evlilik olmadığı için insanlar istedikleri kişiyle evlenemezler. Yani bir Sünni, Şii ile evlenemez; bir Hıristiyan, Müslümanla evlenemez. Herkes kendi dininden, mezhebinden insanla evlenmek zorundadır, inat edip evlenirse ne olur? Hiç iyi şeyler olmaz. Bununla ilgili birtakım vakalar da var. Mesela bir de Sünni ile Şii’nin evliliği meselesi var. O dönemde imamlar, “Bu kişiler öldüklerinde bizim mezarlarımıza gömülemezler” diye sabah akşam vaaz veriyorlardı. Bunun dışında Lübnan’dan ya da Suriye’den bahsedecek olursak, kadının kendi çocuğuna vatandaşlık verememesi durumu var. Kadınlar kocalarının izni olmadan çocuklarını yurt dışına çıkaramıyorlar. Suriye’de binlerce erkek hayatını kaybetti ve şu anda binlerce kadın çocuklarıyla Suriye’de sıkışıp kalmış durumda. Resmî olarak ülkeden ayrılamıyorlar çünkü bunun için erkeklerin -özellikle de cesetleri bulunmamışsa, öldükleri resmi olarak kanıtlanmamışsa ve hâlâ kayıp görünüyorlarsa- imzaları gerekiyor.

Aynı şekilde medeni kanunla evliliğin olmaması erkeğin aileyi terk edip gittiği durumlarda çok ciddi sorunlara sebep oluyor. Bunun dışında elbette miras, çocukların velayeti, boşanma gibi durumlarda da sıkıntılar yaşanıyor. Aynı zamanda boşanmış ya da dul bir kadın olmak da büyük bir problem. Kocası ölmüş veya savaşta hayatını kaybetmiş olsa da yalnız ve dul bir kadın olmak Orta Doğu toplumu için çok büyük bir yafta. Filistinliler için de aynı durum söz konusu. Dolayısıyla aileler bu kadınları “Aman kızımız başımıza bela olacak” diyerek alelacele önlerine gelen ilk adamla ikinci, üçüncü eş olarak evlendirebiliyorlar. Bununla ilgili Suriye’de, Lübnan’da, Mısır’da, özellikle Irak’ta bir sürü örnek var.

Orta Doğu’da bir kesim için kadın neslin devamını sağlayan bir konumda, daha küçük bir kesim içinse korunması gereken narin çiçekler gibi. Kadın; hayatındaki erkek, koca, baba, oğul tarafından öylesine sarıp sarmalanıyor ki o evin geçimini sağlayan erkek ortadan kalktığı zaman kadın çaresiz kalıyor. Çalışmayı, iş piyasasında tutunmayı, çocuklarının karnını doyuracak bir şeyler yapabilmeyi, kendi ayaklarının üstünde güçlü bir şekilde durmayı bilmiyor. Dolayısıyla savaş dönemlerinde -özellikle de Arap Ayaklanması döneminde- hayatta kalan on binlerce kadının hayatı savaş sonrasında gerçek anlamıyla cehenneme döndü. Bunların arasında zorunlu olarak fuhuşa sürüklenenler veya gönüllü olarak seks işçiliğine yönelenler var. Zorla evlenenler, evlendirilenler var. Çocuğunu ya da çocuklarını terk etmek zorunda kalanlar, evlatlık vermek için arayışta olanlar var. Çünkü en nihayetinde iş dönüp dolaşıp çocuğun ve kadının karnının doyurulması, bir barınak bulunması gibi temel ihtiyaçlara geliyor. Bunu sağlayamayan kadın da elbette önüne çıkan -daha doğrusu kendisine dayatılan- en karanlık seçeneklerden birini seçmek zorunda kalıyor. Filistin’de durum Orta Doğu’nun genelinden hiç farklı değil.

Kadın hareketleriyle ilgili de birkaç şey söylemek istiyorum. Kadın hareketlerinin neden bu kadar zayıf olduğunu tartışmak istiyorum. Öncelikle Orta Doğu’da demokrasi yok. Demokrasinin olmadığı yerde elbette ki toplumsal hareketlerin, sendikal hareketlerin, örgütlenmenin yönetimler tarafından çok ciddi bir tehlike olarak görüldüğünü biliyoruz. İkincisi de aktivizm ya da birtakım konularda hak savunuculuğu yapmak marjinallik olarak kabul ediliyor hâlâ. Tabii ki bilinçlenme en nihayetinde aileden başlıyor ve kadın da çocukları yetiştiren kişi olarak bu ailenin bir parçası. Kadının bilinçlenmesi demek bilinçli, sorgulayan, isteyen, daha fazla talep eden nesillerin yetişmesi demek. Dolayısıyla kadının cahil kalması demokrasinin olmadığı, zayıf olduğu ülkelerde tercih edilen bir şey.

Soru: İsrail’de kadınların zorunlu askerlik yaptığını, askerlik yapmak istemedikleri zaman da cezalandırıldıklarını biliyoruz. Bu konuda feminist örgütler nasıl çalışıyorlar ya da savaşa karşı İsrailli kadınlar ne söylüyorlar, nasıl çalışmalar yapıyorlar?

Hediye Levent: İsrail’de barış yanlısı gruplar var, askerlik karşıtı olan kadın grupları da var. Hatta Filistinli kadınlarla birlikte hareket eden birkaç tane kadın grubu da var ama sesleri çok cılız duyuluyor. Bir şeyler yapmak istiyorlar, barışın gelmesini istiyorlar hatta bazı gösterilere, protestolara iki taraftan da çocuklarını kaybetmiş anneleri dahil etmeye çalışıyorlar. Ama öylesi bir şiddet sarmalı söz konusu ki iki tarafın da saldırısına uğruyor bu kadınlar. Filistinli kadınlar Filistinli grupların saldırısına uğruyor: “Biz her gün öldürülürken, hapse atılırken, bizim çocuklarımız katledilirken neden bahsediyorsunuz siz, ne barışından bahsediyorsunuz?” diyerek. İsrailli kadınlar da İsrailliler tarafından benzer saldırılara uğruyorlar. Mesela İsrail’in en önemli barış yanlısı organizasyonlarından birinin üyesi olan bir kadın, 7 Ekim’de HAMAS’ın saldırısında hayatını kaybetti. Dolayısıyla bu şartlarda bu kadınların sesinin duyulması ne yazık ki oldukça zor, zaten etkinliklerine de protesto gösterilerine de çok az kişi katılıyor.

Soru: Tarihsel olarak Filistinli kadınlar Filistin özgürlük mücadelesi içinde ne şekillerde yer aldılar ve bugün ne şekillerde yer alıyorlar?

Hediye Levent: Ne yazık ki Filistin hareketlerinin içinde kadın hareketlerinin doğuşu ya da büyümesi çok mümkün olmadı. Daha seküler olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) gibi örgütlerin içinde çok sayıda kadın da vardı. Leyla Halid gibi bir örnek var mesela. Ama bunu bir kadın hareketi, feminist bir yükseliş olarak görmek ne kadar mümkün bilmiyorum çünkü diğer taraftan eldeki insan kaynağını böylesi savaş şartlarında maksimum verimde kullanmak gibi bir dayanışma hâli de ortaya çıkabiliyor. Mesela benzer bir şeyi Lübnan Hizbullah’ı için de söyleyebiliriz: Kadınlar yer yer ön planda olabiliyor, erkekle yan yana savaşa girebiliyor. Ancak kadın hakları perspektifinden baktığımızda kadının kendini var etmesi konusu daha zor bir konu. Kadının kendi ayakları üzerinde durması, feminist eğilimlerin dile getirilmesi ya da en azından kadının evinde dayak yememesi gibi konularda kazanım elde etmek zor ve elde edilen kazanımlar çok da kalıcı olamıyor. Kadın savaşa katılabilir, erkekle yan yana, omuz omuza savaşabilir ama bu, aynı kadının evinde dayak yemediği veya aynı kadının dul kaldığında toplum tarafından yaftalanmadığı anlamına gelmiyor. Dolayısıyla kadının elinin silah tutuyor olması o kadını toplumsal baskıdan ve ataerkil baskıdan azade kılmıyor. Ne yazık ki Filistin kadın hareketleri de oldukça zayıf kaldı şimdiye kadar. Ön plana çıkmaya çalışan birtakım hareketler söz konusu elbette. Diaspora Filistinlileri içinde de benzer bir durum söz konusu ama gerek bulundukları ülkelerin şartları gerek Orta Doğu’da yaygın olan kadın algısından ya da ataerkil yapıdan kaynaklı olarak pek de büyüyebildiklerini söylemek mümkün değil.

Soru: Batı’nın bu savaşa ve bölgedeki işgale yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Tarihsel olarak Batı’nın bu coğrafyaya bakışının çoğu zaman Arap düşmanlığı, islamofobi veya sömürgeci bakışın etkisinde şekillendiğini görüyoruz. Bu savaş özelinde Batı’nın tutumu nasıl şekilleniyor?

Hediye Levent: Bu durumun kökeni çok gerilere gidiyor. Burada mesela komplo teorilerine malzeme edilip oldukça karikatürize edilen bir “Yahudi lobisi” meselesi var. Aslında çok ciddi bir şekilde çalışılması ve göz önünde bulundurulması gereken bir faktör. Yani İsrail kurulmadan on yıllar öncesinde zaten dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Yahudiler, özellikle antisemitizmin yoğun ve şiddetli olduğu ülkelerdeki Yahudi nüfusunun korunması için lobi faaliyetlerine başlamışlardı. Amerika’da çok büyük yatırımları ya da sermayesi olan büyük iş adamlarının, iş çevrelerinin Amerikan dış politikasını etkileyebilecek düzeydeki ilişkiler ağından bahsediyoruz. İşin içinde medya var, dış politika var, düşünce kuruluşları ve akademisyenler var. Örneğin kendi alanım olan medyanın çuvalladığını gördüm. Neyse ki sosyal medya çağında yaşıyoruz, bu sayede birtakım şeylerin saklanması ar- tık mümkün değil. Ancak Filistinliler açısından böyle bir lobi faaliyetinden bahsetmek mümkün değil. Kendi medyaları da yok, kendi düşünce kuruluşları da oldukça zayıf. Dolayısıyla burada bir dengesizlik söz konusu. Toparlayacak olursak elbette İslamofobi gibi birtakım faktörler az ya da çok etkili ama ben en önemli faktörün lobi faaliyeti olduğunu düşünüyorum.

Soru: Bu yaşanan savaş nedeniyle mültecilik mevzusu tekrardan gündem olacak gibi duruyor. Mültecilik bir yandan Türkiye üzerinden çok tartışılan bir konu. Bu, diğer ülkelerin politikalarını da belirliyor. Türkiye tarafından baktığımızda sınırları kapatmak oldukça insan dışı bir tavır olsa da Türkiye’nin kaldırabileceğinden çok daha fazla mülteci kabul ettiğini de görüyoruz. Bugün yaşanan savaşla, İsrail Filistin savaşıyla birlikte bu mesele tekrar şiddetlenebilir. Bunu nasıl tartışabiliriz, bu konuya nasıl yaklaşmak gerekir?

Hediye Levent: Filistinli 750 bin kişinin Türkiye’ye getirilmesi ya da 2 milyondan fazla Filistinlinin Mısır’a gönderilmesi konuşuluyor. Bunun gerçekleşmesi Filistin meselesine çok büyük zarar verir. Çünkü Gazze’nin insansızlaştırılması demek, Gazze’yi -İsrail’in istediği bir şey de bu zaten- doğru düzgün savaşmadan direniş görmeden İsrail’in ele geçirmesi demek. Dolayısıyla şu anda Filistinliler açısından yapılabilecek bir şey varsa bu, büyük bir lütufta bulunur gibi göçmen kabul etme vaatlerinde bulunmak olmamalı. Bu, insansızlaştırma meselesinden dolayı bölgeye ciddi zarar verir. Bu savaşın durdurulması, ateşkesin bir an önce sağlanması ve insani yardımların Gazze’ye girmesini sağlamak üzerine bir girişimde bulunulması gerekiyor. Diyelim ki bu dediğimiz mantıklı yol izlenmedi, çok sayıda mülteci Türkiye’ye geldi, bu noktada çok dikkatli bir politika yürütülmesi gerekiyor. Mısır’ın en büyük korkularından biri Gazze’den yüz binlerce Müslüman Kardeşler üyesinin Mısır topraklarına akması ve bu yersiz bir korku değil. Türkiye açısından da benzer bir durum söz konusu olabilir. Gelecek olan insanlar potansiyel bir tehdittir gibi karamsar bir durum çizme- mek lazım ama gerçekçi de olmak gerekiyor. Kimler gelecek, hangi şartlarda gelecekler, ne kadar süre kalacaklar, topluma nasıl entegre edilecekler, gettolaşacaklar mı? Bütün bunlar oldukça önemli.

Soru: İsrail ve Filistin arasındaki savaşta medyanın rolüne ve kullanılış biçimine dair neler söyleyebilirsiniz? Bugünkü savaş, basın özgürlüğünü ve ifade özgürlüğünü nasıl etkiliyor? İsrail ve HAMAS’ın kutuplaştırıcı söylemlerinin ve yaptıkları dezenformasyonun kamuoyu oluşmasında nasıl etkileri oluyor? Örneğin Batı kamuoyunda Filistin’i destekleyen söylem ve eylemlere dönük sansür ve yasaklamalar var.

Hediye Levent: Açıkçası Arap Ayaklanması’nın başından beri, hatta biraz daha geriye götürecek olursak muhtemelen Amerika’nın Irak’ı işgal ettiği dönemden beri medyanın büyük bir manipülasyon aracı olarak kullanıldığını söyleyebiliriz. Sektörün içinden gözlemlediğim için söyleyebilirim ki bazen uluslararası kuruluşlardan doğrudan manipülasyon amaçlı; basının objektiflik, gerçeği yansıtma ilkelerini yerle bir eden haberler talep ediliyor. Medyada İsrail ve Gazze konusunda da ciddi bir sansür var. BBC birkaç haber yapmaya başladı. Haaretz, ki İsrail’in kendi basınıdır, BBC’den daha objektif haber yapıyor. Ama tabii bu sadece basınla ilgili bir mesele değil, bu durum uluslararası toplumun ya da Avrupa ülkelerinin ve onların evrensel değerler söylemlerinin aslında ne kadar da içinin boşalmış olduğunu gösteriyor.

Soru: HAMAS’ın 7 Ekim saldırısının hemen ardından İsrail’in HAMAS’ın kadınlara uyguladığı işkenceye dair video ve görselleri medyada yaydığına tanık olduk. Savaşlarda kadın bedeninin de savaş alanı ve ganimet olarak görüldüğü yorumu yapılabilir. Siz savaşların kadın bedeni üzerinde kurduğu baskıya ilişkin ne düşünüyorsunuz?

Hediye Levent: Bu ne yazık ki kadınların yaşadığı şeylerden biri. Hatta Arap Ayaklanması döneminde şunlarla da karşılaştık: Diyelim ki bir taraf karşı taraftan bir erkeği ikna etmek istiyor. Eşini ya da kızını kaçırıyor, tecavüz ediyor, görüntülerini çekiyor, gönderiyor. Dolayısıyla kadın bedeni üzerinden hakaret, kadın bedeninin savaşta bir araç olarak kullanılması gibi durumlar Orta Doğu’da olabilecek şeyler. Özellikle 7 Ekim’de HAMAS’ın saldırısı sonrası arabanın arkasında bir yere götürülen hatta üzerine tükürülen Alman vatandaşı genç kadının videosundan bahsediyorsun zannedersem. Dolayısıyla bu örnek sadece kadın bedeninin aşağılanmasıyla sınırlı değil. Aynı zamanda iki tarafın birbirini insan olarak görmediğini gösteren de bir örnek. Savaş Orta Doğu’da ne yazık ki kadınlar üzerinden de yürüyor ve bunun Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da çok acı örnekleri de var.

Soru: Bütün bu olanlar Batı’nın kendi sahiplendiği evrensel değerlerinden ne kadar uzak bir yere düştüğünü de gösteriyor: İsrail’in sürdürdüğü savaşı desteklemek için yarışa girmiş durumdalar. Filistin destekçisi ve Filistin kökenli insanların etkinliklerinin önünün kesilmesi, Filistin yürüyüşlerinin yasaklanması… Farklı bir evreye mi geçildi Filistin meselesinde, bir şekilde kılıf bulunmaya mı çalışılıyor İsrail’in yaptıklarına? Bir yandan insanlar sokaklara çıkıyor, eylemler yapıyorlar fakat Filistin-İsrail meselesinin tarihsel bağlamından koparılıp HAMAS’ın IŞİD’e benzetiliyor olmasının ve Batılı devletlerin İsrail’e destek için irrasyonel bir yarış içine girmesinin farklı bir nedeni mi var? Çünkü HAMAS IŞİD gibi değil. Tarihsel bir Oslo süreci geçirildi, bu bilinen bir şey. O tarihsel bağlam kopartılarak HAMAS sanki bir IŞİD’miş gibi sunuluyor. Çok irrasyonel bir destek yarışı var, tabii sizin de söylediğiniz gibi nihayetinde ekonomik ilişkilerin çok güçlü olması da var. Diğer yandan İslam ülkelerinin buluşmalarına bakıyorsunuz; onlar yaşananları kınadılar ama hiçbiri de İsrail’e boykot çağrısı yapalım de- medi, sadece bir kınama metni hazırlandı.

Hediye Levent: Burada özellikle İsrail tarafının elini kolaylaştıran bir- kaç tane şey var. Bunlardan biri şu: İsrail bu savaşı İsrail-Filistin savaşı olarak göstermek istemiyor. İsrail-Gazze savaşı bile demek istemiyor. İsrail-HAMAS savaşı şeklinde alanı daha da daraltmaya çalışıyor. Burada sizin de belirttiğiniz gibi HAMAS’ı IŞİD gibi radikal örgütlerle özdeşleştirip mücadelesinin haklılığı üzerinden destek almaya çalışıyor ki bunu da büyük ölçüde sağlıyor. Bölgedeki mevcut şartlar da gerçekten buna çok müsait. Eğer İsrail’le ticari ilişkilerin kesilmesi, normalleşme süreçlerinin askıya alınması, hatta petrol ambargosu gibi bir kozun tehdit olarak bile olsa gündeme getirilmesi gibi İsrail karşıtı ciddi bir çıkış söz konusu olsaydı Batı’nın bu kadar kolay İsrail’in yanında hizalanabileceğini zannetmiyorum. Burada şunu da belirtmek gerekiyor; HAMAS, bütün Filistin toplumunun temsilcisi midir meselesi var: Filistinli grupların çok başlılığı söz konusu, fikir birliğine varamıyor, kendi aralarında anlaşamıyorlar. Bu durum da İsrail’e fayda sağlıyor, onun alanını genişletiyor. Batı toplumuna karşı ya da İsrail’e karşı “Biz Filistinliler olarak şöyle düşünüyoruz, şuna karşı çıkıyoruz” diyebilen bir yapının varlığından söz etmek mümkün değil. Bugün bizim de cevabını aradığımız bir soru var: “Filistin toplumunun gerçek temsilcisi kim?” Pratiğe baktığımızda HAMAS ve İslami Cihad, meşruiyete baktığımızda Filistin Yönetimi… Ancak Filistin Yönetimi’nin de HAMAS üzerinde bir etkisi yok. Bu durum hem İsrail’in hem de İsrail’in yanında hizalanan ülkelerin işini kolaylaştırıyor. Şahsi kanaatimi de eklemek isterim: İsrail-Filistin meselesinin bir din meselesi olarak söylenmesi ya da dile getirilmesi, bence Filistinlilere verilecek en büyük zararlardan biridir. Çünkü seküler Filistinliler var, Hıristiyan Filistinliler var. Hatta bütün Filistinliler çok dindar olsalar dahi bu bir din meselesi değil. Bu bir varoluş meselesi, bir vatansızlık meselesi, toprağını korumaya çalışma meselesi. Dolayısıyla sorunun sadece din sorunu gibi gösterilmesi meselenin çok küçük bir alana sıkıştırılması, bütün diğer söylemlerin Filistinliler açısından zayıflaması anlamına geliyor.

 

[1] Bu söyleşide 21 Kasım 2023 tarihine kadar yaşanan olaylar değerlendirilmektedir.

[2] Mahmud Abbas, Filistin Yönetimi olarak da bilinen Batı Şeria merkezli Filistin Devleti’nin başkanıdır. (y.h.n.)

[3] İsrail, 7 Ekim sonrasındaGazzeli sivillere güvenli bir alan olarak Gazze’nin Mısır sınırında bulunan Güney Gazze’ye gitme çağrısında bulunmuştu. (y.h.n.)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Turkish