Skip to main content

Barbie Bile Bana Kim Olduğumu Söylüyor

Zeynep Kurt
Temmuz ayında her gün artan sıcakla beraber sokaklarda pembe kıyafetlerle film izlemeye giden insan sayısında da bir artış vardı. Bütün reklam panolarını, mağazaların reyonlarını ve tabii benim Twitter sayfamı saran pembeler içinde Barbie, bir anda feminist tartışmaların da gündemine giriverdi. Haftalardır türlü reklam kampanyaları aracılığıyla filmi izlemiş kadar olmamıza rağmen, bu filmin neden şu an, bu hâliyle çekildiğini ve neyi anlattığını anlamak için ben de sinema salonunun yolunu tuttum. Büyüklerin de izleyebileceği ancak hedef kitlesi çocuklar olan bir film beklerken filmin başındaki +13 yaş ibaresi dikkatimi çekti ve aslında bu yazının başına beni oturtan o soruyu aklıma düşürdü: Yıllardır küçük kız çocuklarını hedef kitlesi seçmiş, “ataerkiyi” ve “ideal kadınlığı” onlara pembe plastik kutularda satmış bir şirketten bahsediyoruz. Böylesi bir şirket neden şimdi hedef kitlesini ve belki daha da önemlisi söylemini değiştiriyor ya da gerçekten değiştiriyor mu?

Basitçe hatırlayacak olursak, film Barbieler ve Kenlerin beraber yaşadığı ancak kamusal hayatta sadece Barbielerin var olduğu ve bu alanı onların yönettiği, Kenlerin ise bu dünyanın “yan karakterleri” olduğu Barbieland isimli paralel bir dünyayı tasvir edir. Bütün bu sistem, ana karakterimiz “stereotipik Barbie”nin insanlaşma belirtileri göstermesiyle bozulmaya başlar. Barbie bu durumu düzeltmek için gerçek dünyaya gider. Gerçek dünyanın Barbieland’e hiç de benzemediğini fark eder, aradaki farkı irdelerken de ataerkiyle tanışmış olur. Gerçek dünyaya Barbie ile gelen Ken ise ataerkiden, sadece erkek olduğu için gördüğü saygı ve beraberinde kazandığı özgüvenden bir hayli etkilenir ve ataerkiyi Barbieland’e taşımaya çalışır. Buradan sonra film bir aksiyon filmi niteliği kazanır, Barbie’nin gerçek dünyada kendi yaratıcısı Mattel’den kaçışı ve Barbieland’de Kenlerle mücadelesi filmin devamını oluşturur. Bu aksiyon filmlerini aratmayan akışın ötesinde, filmin tam olarak neyi anlatmayı amaçladığının belirsiz kaldığını söyleyebilirim. Özellikle filmin bağlandığı noktanın Barbie’nin dönüşümünden ziyade Ken’in içsel yolculuğu oluşu da bu yargımı destekliyor: Barbie dünyasına ya da “stereotipik Barbie”ye dair bir hikâyeden ziyade Barbieler arasında ezilen Kenlerin başka bir dünya arayışlarını izlerken bulduk kendimizi. Barbie ise bu sırada herhangi bir aksiyon filmindeki ana karakter gibi bir şeylerden kaçıp dünyasını kurtarmaya çalışıyordu. Barbie imgesinin değiştirilmeye çalışılmasına karşın “stereotipik Barbie”nin dönüşümüne son sahnedeki “insanlaşması” hariç hiç rastlamıyoruz.

Film boyunca o kadar çok popüler kültür referansı, karmaşa ve bir cümlede kesip atılan mesele var ki bu durum da filmin ana odağının ne olduğunu anlamayı epey zorlaştırıyor. Ancak bu kestirip atmalar bana oldukça bilinçli bir şekilde yapılmış gibi geldi. Barbie’nin yaratıcı firması Mattel’in büyük bir oval masada oturan erkek yöneticilerinin “Tarihimizde iki CEO’muz kadındı” diyerek kendi şirket içi eşitsizliklerini göstermesinden tutun da Barbie’nin gerçek dünyada karşılaştığı Sasha’dan Barbie oyuncağının kadınları olumsuz etkilediğini duymasına kadar birçok sahnede film, kendi parodisini yaratıyor. Film süresince izleyiciyi yönlendiren bir dış ses, o sahneye getirilebilecek eleştiriyi önden söylüyor. Bunun, izleyiciyi yabancılaştıran bir öge olarak kullanıldığı yorumunu da yapabiliriz. Ancak bununla beraber filmin Barbie’nin eleştirisini peşinen yapmasını, eleştirinin ve tartışmanın sınırlarını çizmesi anlamına geldiği yorumunu da yapabiliriz. Çünkü bana kalırsa film, tam da bu sebepten aktivizm için risk taşıyor. Barbie imgesinin kadınların bedenleri ve kimlikleri üzerinde yarattığı tahribat oldukça belirgin, filmde de bunu fark eden Barbie’nin hayal kırıklığını görüyoruz. Böylece Barbie, özeleştirisini oldukça duygusal ve kendisini de kurbanlaştırarak yapmış oluyor. Bu eleştiriyi Barbie’den dinlemek, Barbie gibi güzelliğin kalıplarını belirlemiş bir figürün çirkin olduğunu düşündüğü için ağladığını görmek, yani mükemmel olanın yıkılışına şahitlik etmek ise kadınları eylemsizliğe itebilecek bir noktada. Uzun yıllar süren bir dayatmanın “öz yıkımını” görmek, artık bu dayatmanın güçsüz olduğu ve ona karşı harekete geçmenin artık eskisi kadar kritik ya da önemli olmadığı fikrini doğuruyor. Ancak Barbie, esasında kendisine dair çok az şey değiştiriyor. Kendini feminist söyleme yakın hisseden ancak aktivist faaliyet göstermeyen ya da bundan kaçınan izleyicilerin yüreğine su serpiyor, olası bir öfkenin ve dolayısıyla eylem üretiminin önüne geçiyor.

“Her kadın Barbie’dir, Barbie her kadındır”
“Her kadın Barbie’dir, Barbie her kadındır” sloganıyla farklı iş kollarında, farklı görünüşlerde yüzlerce Barbie üretildiğinden bahsediyor film. Bununla da epey övünüyor. Filmin iddiası da şuraya çıkıyor: En başta “stereotipik Barbie” ve onun Barbie olmak dışında herhangi bir kariyere ya da mesleğe sahip olmaması, yarattığı tek tip güzellik algısı kızları kötü etkiliyordu ancak bu sorun, farklı Barbielerin üretilmesiyle ortadan kalktı. Maalesef ki kapsayıcılık söylemiyle eklenen yan karakterler on yıllar boyunca tek tipleştirilmiş güzellik algısını değiştiremiyor. Bu kapsayıcılık da egemen olanın ötekine bir lütfu gibi sunuluyor ve göstermelik bir hava yaratıyor. Kadınların kazanımlarında, çalışma hayatında günden güne artan varlıklarında bir oyuncak markasının kendi rolünü bu denli büyütmesini şimdilik bir kenara koyalım. Burada gözlemleyebileceğimiz bir ikilik mevcut: bir yandan kadınlara Barbie stereotipi üzerinden dayatılan insani olmayan güzellik standartları, öte yanda dış görünüşünün dışında güçlü, erk sahibi kadın imgesi. Filmde bu iki imge birbirini dışlar konumda. Örneğin filmdeki karakterler içinde gerçek bir işe sahip olmayan tek Barbie, “stereotipik Barbie” olarak karşımıza çıkıyor. Yani tasvir edilen mükemmel standartlara uyan Barbie de güçlü, ayakları yere basan kadın imgesine yenik düşüyor. Güçlü kadın imgesi de hâlihazırda bireysel güçlenmeye işaret ediyor. Kadınların toplumsal olarak güçlenmesi, kamusal alanda karşılaştıkları eşitsizliklerin giderilmesi yerine bireysel kurtuluşu idealleştiren bu fikir, sorunların kökenini irdelememize ve buna yönelik politik bir tavır kazanmamıza da engel oluyor.

Ataerkiden Kurtulmak: Kolay Bir Savaş
Filmde beni rahatsız eden şey, kurulan bütün parodik havaya karşın çok daha ciddiyetle ve iddialı yazılmış olan Barbielerin ataerkiyi yenmeleri anlatısıydı. Bir anda Barbielerin hükümranlığındaki dünya, Kenlerin ve -Ken’in ataerkiyi atlarla ilgili bir kavram zannetmesi üzerine- atların dünyası oluyor. Burada ataerkinin yapısal sorunlarını görmezden gelen, bu yanıyla ataerkiyi yüzeysel resmeden bir tavır var. Ataerki, karikatürize ediliyor ancak bu karikatürleştirme sorunları basitleştirme anlamına da geliyor. Filme göre Barbieler daha önce hiç karşılaşmadıkları ataerkinin etkisine giriyor ve hayatlarını yeniden buna göre biçimlendiriyor. Kamusal alanlardan çekiliyor ve kendilerini Kenler üzerinden tanımlamaya başlıyor, önceki hayatlarını unutup adeta hipnotize oluyor. Barbieland atlar, kovboy şapkaları, bira ve mansplaining2 ile bezeniyor. “Sterotipik Barbie” ve dünyadan gelen arkadaşları ise Barbieland’i geri kazanmak için teker teker bütün Barbielere bir bilinçlenme konuşması yapıyor. Bu uzun konuşmada gerçek dünyadan Sasha’nın annesi, gerçekçi olmayan kadınlık standartlarından ve beğenilmenin zorluklarından bahsediyor, ataerkil bir dünyada makbul kadın olmanın imkânsız olduğunu söylüyor. Bu sahnede de Batı merkezli ve yüzeysel bir konuşma dinliyoruz, güzellik standartlarından ve toplumsal beklentilerden bahsedilirken kadın emeğinin sömürülmesi, dünyanın birçok yerinde kadınların en temel haklara bile ulaşamaması gibi meselelere değinilmiyor. Yine de bu “hap gibi feminizm” bir anda bütün Barbieleri kendisine getiriyor. Aslında, kadınların bir araya gelip sorunlarını konuşması, bilinç yükseltme kapsamında feminist çevrelerce başvurulan bir yöntem. Bu sayede kadınların hem kendi sorunlarını tanımlamaları ve çözümlemeleri mümkün kılınıyor hem de kadınlar bu gruplar içinde kendilerine güvenli alanlar sağlamış oluyorlar. Ancak filmde, bu pratik oldukça tekdüze gösteriliyor. Sonuçta her kadın kendi deneyiminde, hayatında ve çevresinde gördüğü çelişkiler üzerinden bu tartışmalara katılıyor ve farkındalığını da bu sayede oluşturuyor. Filmde “bilinçlenme” tek başına yeterliymiş gibi gösteriliyor: Barbieler, Kenleri birbirine düşürdükten sonra Kenler tarafından değiştirilmiş yasalarını tekrar eski hâline getiriyor ve dünyalarını kurtarıyor. Ancak filmde vadedildiğinin aksine gerçek dünyada aktivizme dönüşmeyen bilinçlenmenin somut kazanıma ulaşması hemen hemen hiçbir zaman mümkün olmuyor. Ataerkiyi bir konuşma ve sonrasında bir seçim ile sonsuza kadar yok etmiş oluyorlar. Burada ataerkiyi basitleştirmek, bu kadar köklü ve evrensel bir sistemi rastgele bir çatışma gibi sunmak yetersiz bir analiz sunuyor. Ataerkiye karşı bilinçlenmek için onu ne kadar içselleştirdiğimizi anlamamız gerekiyor. Ayrıca ataerki; hukuk sistemi, ekonomik sistem, ırk ve sınıf fark etmeksizin kendini her toplumsal bağlamda var edebiliyor. Bu yüzden ataerkiyi de ondan kurtuluşu da basitleştirmek olsa olsa feminist ajandayı basitleştirmektir diye düşünüyorum.

Sonuç Yerine
Bu yazıyı bü’de kadın gündemi için ele almak üzerine düşündüğüm bir şey oldu. Hâlihazırda büyük bir reklam kampanyasıyla izleyicilere sunulan bir uzun metraj reklam filmine dair yeni bir şey söylemek bu reklam kampanyasına eklenmek anlamına mı gelir diye düşünmeden edemedim. Yine de filmin yaşam tarzı feminizmi besleme potansiyeli taşıması, bu film üzerine bir değerlendirme yazısı kaleme almanın önemli olduğunu gösteriyor. Yaşam tarzı feminizmin popülerleşmesi, feminizmin satın alınabilir, tüketilebilir bir şey hâline gelmesi riski, bizi bunlara karşı temkinli ve duyarlı olmamız konusunda uyarıyor. Barbie filmi, yaşam tarzı feminizmi besleyen kendi ürününe de bu eleştiriyi yine kendisi getirerek feministlerin, filme eleştirel gözle yaklaşanların sözünü belirlemeye çalışıyor. “Her kadın Barbie’dir, Barbie her kadındır” sloganıyla Barbie gibi oyuncak bir bebeğin tüm kadınları temsil ettiğini iddia etmesi hâlen kadını ve feminist değerleri metalaştırmak anlamına geliyor. Kadınlar olarak dayanışmak, birlik hissine ulaşmak için pembeler giymeye, aynı oyuncak bebekle oynamış olmaya ya da Barbie’nin idealize ettiği güçlü, güzel, başarılı, “her günü en iyi günü” olan bireyler olmamıza gerek yok. Kapitalist ataerkil pratikler artık bize pembeler içinde, “Sizi de düşünüyoruz” diyerek de gelse tartışmalarımızı ve kendi dayanışmamızı onların söylemiyle kurmak zorunda olmadığımızı düşünüyorum. Tam da bu sebeple, bu söylemi yaygınlaştırma kaygısıyla yazmaktan bir adım geri durduğum bu yazıyı, yaşam tarzı feminizmin ve kapitalizmin, aktivizmin sözünü belirlemesi riskine karşı bir görüş belirtmek için yazdığımı söyleyerek bitiriyorum.

Turkish