Skip to main content

Aydınlanmacı Liberal Feminizm

Ada Çavuşoğlu

Selen Aktaş 

Selenay Boz

Batı’da 18. yüzyılda ortaya çıkan Aydınlanma düşüncesi 19. yüzyıldaki siyasal dönüşümlere ilham verir ve modern zamanların düşünsel alt- yapısını oluşturur. Dönemin değişen toplumsal ve siyasal koşullarında kadınların nasıl konumlanacağı önemli bir tartışma konusudur. Bu yazıda Aydınlanma düşüncesiyle şekillenen liberal feminizmin ortaya çıktığı tarihsel arka planı, beslendiği düşünce akımlarını, 19. yüzyılda kadınların din, eğitim, aile ve  yaşamındaki durumunu ve siyasal hak taleplerini ele alacağız.

Aydınlanmacı liberal feminizmin tartışmalarını ve taleplerini anlayabilmek için 19. yüzyıla yakından bakmak gerekir. 19. yüzyılda bilim, teknoloji, ekonomi, yönetim biçimleri anlamında değişen bir toplum vardı. Aydınlanma Çağı, Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi bu değişimleri besleyen tarihsel olaylar arasında yer alıyordu. Aydınlanmacı liberal feminizmin ana kaynağı olan Aydınlanma düşüncesi; geç Orta Çağ, Klasik Dönem, Rönesans ve Reform’un izlerini taşımaktaydı. Özellikle Rönesans’ta insanı merkeze alan Hümanizm düşüncesi ve Reform ile tanrı ve kilise iradesinin ve egemenlik kaynağının sorgulanması 18. yüzyılda Aydınlanma düşüncesinin temel sorgulamalarına zemin hazırlıyordu. Aydınlanma düşüncesi doğruya ve yanlışa akıl yoluyla ulaşılabileceğini ve aklın süzgecinden geçen doğru bilgilerle toplumsal hayatın düzenlenebileceğini savunuyordu. Aydınlanma Çağı’na kadar hayatta gelişen tüm olayların dinle ve tanrı iradesiyle açıklandığını görüyoruz, dolayısıyla bu döneme kadar her alanda kilisenin sözü geçmekteydi. Aydınlanma Çağı’nda ise dünyadaki olayların rasyonaliteyle açıklandığı, bilimsel çalışmaların gelişim gösterdiği bir ortam oluşuyordu. Bu ortamda bilginin önemi de vurgulanmaya başlıyor ve bilginin topluma yayılması önceleniyordu. Diderot ve D’Alembert’in editörlüğünü yaptığı Ansiklopedi1 gibi eserler, o döneme kadar bilim, sanat ve zanaat alanlarında üretilen bilgileri aklın süzgecinden geçirerek toplumun erişimine açıyordu. Hem bilimsel hem toplumsal olarak ilerleme talep ediliyordu. Benimsenen aklın üstünlüğü ilkesi yalnızca teknik alanlarda kalmayıp siyasal alanda da kullanılıyordu. Yönetim biçimleri de aklın süzgecinden geçiriliyor ve hem yönetim biçimlerin- de hem de yönetenlerin yönetilenlerle kurdukları ilişkide değişim talep ediliyordu. Bu doğrultuda Montesquieu, Kanunların Ruhu Üzerine2 adlı kitabında güçler ayrılığı ilkesini gündeme getiriyor; Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi3 adlı kitabında yönetenler ve yönetilenlerin haklarını ve karşılıklı sorumluluklarını tartışmaya açıyordu.

İnsanların yaşadıkları toplumda hakları olduğu ve bu haklar üzerinde söz sahibi oldukları fikri dönemin entelektüelleri tarafından benimsenmeye başlandı. Benzer şekilde eşitlik ilkesi ön plana çıkan önemli Aydınlanma ilkelerinden biriydi. İnsanların eşit ve özgür doğduğu ve doğuştan getirdikleri hakları olduğu düşüncesi Aydınlanmacı entelektüeller tarafından benimsendi. Eşit akıllara sahip olan insanların toplumda da eşit olmaları gerektiği fikri ortaya çıktı.

Henüz Aydınlanma Çağı gelmeden, 1688’de İngiltere’de Muhteşem Devrim gerçekleşmiş ve Haklar Bildirgesi4 yayımlanmıştı. Daha çok ekonomik özgürleşme talepleriyle yapılan bu devrim ve yayınlanan bildirge, kralın ve kilisenin gücünü kısıtlayarak parlamentonun yetkilerini artırırken aynı zamanda daha sonra Amerika ve Fransa’da yapılacak devrimlere göz kırpıyordu. Batı coğrafyasında Aydınlanma’nın etkilerini çeşitli devrimler ve bildirgelerde görmek mümkün. Amerika’da 1776 yılında yazılan Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi5 Aydınlanma düşüncesinin direkt bir yansımasını sunuyor. Zira belge in-sanların eşit yaratıldığını ve herkesin eşit, özgür ve mutlu bir şekilde yaşama hakkı olduğunu savunuyor ve taleplerini bu ilkeler doğrultusunda şekillendiriyordu. Fransa’da 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi, Aydınlanma değerlerini siyasi alana uygulayarak yönetimde köklü değişimler talep ediyordu. Dolayısıyla egemenlik kamuya geçiyor ve insanlar artık devletler tarafından vatandaş olarak tanımlan- maya başlıyordu. Vatandaşlık hakkının temelini de eşitlik düşüncesi oluşturuyordu. Hak, özgürlük, toplumsal eşitlik gibi kavramların bu dönemde Aydınlanma düşüncesinin etkisiyle tanımlandığını söylemek mümkün.

Aydınlanmacı liberal feminizmin ikinci ayağında inceleyeceğimiz liberalizm düşüncesi de 19. yüzyılda değişen toplumun bir ürünüdür. Bu dönemde ortaya çıkan üç büyük ideolojiden (muhafazakarlık, sosyalizm ve liberalizm) biriydi. Immanuel Wallerstein’e göre 19. yüzyılda bu ideolojilerin ortaya çıkış nedeni, siyasi ve ekonomik alanda köklü değişimler gerçekleşirken bu değişimlere kimin, nasıl yön vereceği soru- suydu.6 Liberalizm ideolojisi Fatmagül Berktay’ın tanımıyla “... Aydınlanma geleneğine dayanan ve siyasal iktidarı sınırlandırarak bireysel hak ve özgürlükleri tanımlayıp savunan siyasal ve ekonomik yaklaşımdır.”7 Aydınlanma düşüncesinden beslenen liberalizm, insan aklı sayesinde ilerleme ve gelişmenin mümkün olduğunu vurgulayarak kurumların özgür ve değişime açık olması gerektiğini savunuyordu ve bu özelliğiyle değişmez düzeni ve insanların kontrol altında tutulması gerektiğini savunan muhafazakarlıktan ayrılmaktaydı. Bireyi ön planda tutan bu ideoloji, toplumun ilerlemesini bireyin kişisel gelişimine bağlı tutar ve devletin müdahalesinin hem ekonomik hem de toplumsal hayatta hiç olmaması gerektiğini savunarak sosyalizm düşüncesinden ayrılır.

Liberalizmin en temel ilkelerinden biri John Locke’un ortaya attığı “Doğal Haklar Doktrini”ydi. Bu doktrine göre özgürlük, eşitlik ve mülkiyet her insanın doğal hakkıdır ve bu haklar toplumsal sözleşmeyle korunur. Bu anlayışta değişen ekonomik modele dikkat çekmek gerekir. Liberal ekonomi modeli benimsenmeden önce her ekonomik faaliyet devlet eliyle ya da devletin denetimi altında yapılıyordu. Ancak liberal teoriye göre zenginliğin yaratılabilmesi için ekonominin ve tica-retin serbest bırakılması gerekir. Liberalizmde özgürlük hemekonomik hem de politik olarak temel değerdir. Ekonominin gelişmesinde olduğu gibi toplumsal gelişme için de devlet, bireylerin özgürlüklerini korumak ve gerekli yasal çerçeveyi uygulamakla yükümlüdür ve bunun dışında müdahil olmamalıdır.

19. Yüzyılın Başında Kadınların Yaşam Koşulları

Dönemin siyasi hareketlilikleri sonucu toplumsal yaşamda ciddi değişiklikler meydana geldi. Bu bölümde kadınların bu değişikliklerden nasıl etkilendiğini ve o günkü yaşam koşullarını din, siyaset, aile, eğitim ve çalışma hayatı başlıkları altında inceleyeceğiz.

19. yüzyılda Avrupa’da toplumsal yaşama yön veren etkenlerden biri dindi. Kadınların yaşam koşullarında da belirleyici bir role sahipti. Hıristiyanlık, tarih boyunca kadınlara karşı bazen radikal, bazen reformcu ve uzlaşmacı ama çoğu zaman da çelişkili bir tutum takındı.8 Özellikle İsa’dan sonra dinin kurumsallaşması ile “baştan çıkarıcı Havva” ve “Bakire Meryem” imgeleri cinsiyetçiliği derinleştirdi. Kadınların aşağı statüsü; Havva’nın Adem’in kaburgasından yaratılması, ilk günahtan sorumlu olması gibi inançlara dayandırılıyordu.

Hıristiyanlığın, kadınlara bulundukları konumu yükseltmek için sunduğu yol ise bekâretlerini koruyarak kendilerini tamamen kiliseye adamalarıydı. Bu sayede kadına, Havva’nın işlediği günahın bedelini ödemekten kurtulma şansı veriliyordu. Hıristiyanlığın cinsellikten kaçınmaya değer vermesi, cinselliğin utanç verici olduğu fikri, zaman içerisinde kadın bedeniyle özdeşleşti ve kadının aşağı statüsünü meşrulaştırmak için bir gerekçe hâline geldi.

Kadının aşağı konumu, Hıristiyanlık sonrası Batı düşüncesinin egemen kalıplarından biri oldu. Din adamları, teologlar ve yazarlar; İncil’deki söylemleri en uç biçimlerde yorumlayarak kadın düşmanı bir literatür yarattılar. “Arzun kocana olacak ve o sana hükmedecek.”9 buyruğu Avrupa uygarlığının her döneminde vurgulandı. Bu törelere aykırı davranan kadınlar “kadınlıktan yoksun bir yaratık” olarak görüldüler. Kısacası kadınlar fıtratlarına ters davranmakla suçlandılar.

Öte yandan kadınlar hak savunularını din üzerinden de temellendirdiler. İncil’in geleneksel ve cinsiyetçi yorumlanışlarına karşılık kendi yorumlarını ürettiler. Dindeki adalet ve kardeşlik vurgusunun kadınları da kapsadığını öne sürdüler.

Aydınlanmayla beraber en köklü değişimlerin yaşandığı alan siyasetti. Fransız Devrimi sonrası vatandaşlık kavramının ortaya çıkmasıyla bireyler ve devlet arasındaki ilişki yeniden düzenlendi. Kadınlar bu değişim sürecinin bir parçasıydı fakat erkeklere verilen siyasi haklar kadınlara verilmedi. Fransız Devrimi’nde kadınlar da aktif rol üstlendiler. Devrim sonrasında ise beklemedikleri bir tavırla karşılaştılar, kendilerine evlerine dönüp ev işi yapmaları söylendi. Aslında “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” kavramlarıyla özdeşleşmiş bu devrimde kastedilen özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarının erkekler için geçerli olduğu da anlaşılmış oldu.

O dönem yaşayan birçok liberal erkek kuramcının söylemlerinde devrimin özüne aykırı düşüncelere rastlamak mümkün. Genel olarak kadını duygu dünyasıyla eşleştirdiklerinden özel alana, erkeği de akılla eşleştirdiklerinden kamusal alana ait gördükleri düalist bir yaklaşım içerisinde oldukları söylenebilir.10

Aydınlanma döneminin erkek entelektüelleri kadını kamusal aklın, rasyonel aklın öznesi olarak görmüyordu. Örneğin, tüm insanların eşit olduğunu savunan Rousseau, kadını erkeğin tamamlayıcısı olarak görüyor; kadın ve erkeğin toplum içinde farklı konumları olduğunu savunuyordu. Kant’a göre, fiziksel gücü zayıf olduğu için kadın, doğası gereği güç gerektiren işlere giremezdi. Bu nedenle çocukların bakımını üstlenirdi. Kant’a göre kadın, aklını türün korunması için kullanmalıydı. Bu nedenle kadınların devrim sonrasında karşılaştıkları tavır aslında hiç de beklenmedik bir durum değildi. Sonuç olarak kadınlar devrim sonrasında bekledikleri vatandaşlık hakkını elde edemediler. Bir yandan vergi vermekle yükümlüydüler. Yargılanmak, hapse girmek ve giyotine gitmek kadınlar için de erkekler için olduğu gibi yasal olarak mümkündü. İş siyasete geldiğinde ise vatandaşlıkları görünmez oluyordu ve bu alandan özellikle dışlanıyorlardı.

Aydınlanma düşüncesiyle toplumda eğitimin önemi anlaşılmıştı, bu sebeple eğitimin geliştirilmesi için daha ciddi çalışmalar yapılmaya başlandı. Kadınların eğitim alması gerektiğine olan inanç ise topluma daha faydalı evlatlar yetiştirebilecek bilince gelmeleriyle temellendiriliyordu. Bu dönemde eğitim alan kadınlar olduğunu söylemek mümkün ama eğitim koşulları ırka ve sınıfa bağlı olarak farklılık gösteriyordu. Örneğin İngiltere’de soylu kadınlar evlilik için çekici hâle gelebilmek adına evlerde eğitim görüyorlardı. Ders aldıkları konular müzik, Latince, Antik Yunan ve sosyal alanlardı. İşçi sınıfındaki kadınlarsa eğitime erişebiliyorlarsa okuma-yazma, basit matematik işlemleri ve ev işleri gibi daha temel konular üzerine eğitim alıyorlardı. Onların eğitim gördükleri alanlarsa genelde işçi sınıfından kadınların kendi evlerinde açtığı küçük okullar veya hayır kurumlarının, kilise- lerin pazar günleri açtığı okullardı. Üniversitelerin kapıları kadınlara hâlâ kapalıydı. Eğitimin kadınların evlerine olan bağlılıklarını azaltacağı düşünülüyordu. Aynı zamanda akademik çalışmaların kadının doğasına aykırı olduğunu iddia edenler vardı. Hatta çok fazla bilginin kadının doğurganlığını azaltacağı bile söyleniyordu. Bazı kilise lider- leri ise kadının eğitim görmesinin İncil’in öğretilerine karşı olduğunu savunuyordu.

Kadının aile içindeki yeri ise yüzyıllardır süregeldiğinden çok farklı değildi. Fakat kadın artık sadece çocuk doğurmakla değil yetiştirmekle de görevliydi. Toplumsal gelişim için önem addeden bu göreve rağmen kadının aile içindeki rolü iyi bir  ve iyi bir anne olmaktan  ileri gitmiyordu.

Öte yandan kadının aile içerisindeki hakları oldukça kısıtlıydı. Bu dönemde evli kadınlar, tamamen kocalarına bağlı, mülkiyet ve miras haklarından yoksundu ve çocuklarının üzerinde söz söyleme hakkına sahip değillerdi.11 Evlilik, kadının haklarını elinden alan bir kurum olsa da toplumsal olarak yükselmenin yolu da buradan geçiyordu. Erken 19. yüzyılda evlenmemiş kadınlar etkileyici olmayan, histerik ve sağlıksız olarak tanımlanıyordu. Bu yıllarda evli olmayan kadın sayısı artıştaydı ve bu durum toplum tarafından sosyal bir problem olarak görülüyordu.12 Medeni durumun kadının sosyal ve ekonomik durumunda belirleyici olduğu bu dönemde bekâr kadınların tecrübeleri evlilerinkine göre oldukça farklıydı fakat iki grubun da mirastan pay alma hakkı yoktu.

Çoğu zaman 19. yüzyılda kadınların çalışma hayatına girdiği söylenir. Aslında bu söylem ve çalışma hayatına girme talebi daha çok ayrıcalıklı konumlardaki kadınlarla ilgilidir. Bunun dışında, zanaatkâr kadınlar ve köle kadınlar zaten uzun zamandır çalışma hayatına dahillerdi. Dönemin yükselen burjuva ideolojisi, kadını teoride evin içine ait görse de pratikte üretim bandında ona ihtiyaç duyuyordu. Sanayi Devrimi’nden sonra işçi kadınlar ve çocuklar ucuz işgücü olarak görülmeye başlandı. Öte yandan orta sınıf evli kadınların çalışmaları desteklenmedi ve onlara daha çok ev içi roller yüklendi. Ayrıcalıklara sahip ama evli olmayan kadınların ise erkeğe bağlı yaşamaları daha uygun görüldüğünden çalışma hayatından uzaklaştırılıyorlardı. Maddi olarak zor durumda olan bir kadının ise çalışarak geçinmesi mümkün değildi çünkü 18. ve 19. yüzyıllarda kadınların ortalama geliri erkeklerinkinin üçte ikisi ve yarısı arasında değişiyordu.13 Sonuç olarak bir kadının tek başına bir hayat kurması ekonomik olarak mümkün değildi, kadınlar bir ailenin içinde barınmaya mecbur bırakılıyordu.

Kadınların Hak Talepleri

Bahsedilen bu eşitsiz koşullar karşısında, kadınlar belirli hak taleple- rinde bulunmuş ve bu hak taleplerini çeşitli şekillerde bir araya ge- lerek duyurmaya ve yazdıkları metinler aracılığıyla yaygınlaştırmaya çalışmışlardı. 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyılın başında kadın yazarların ve düşünürlerin fikirleri, 19. yüzyılın ortasında özellikle Amerika ve İngiltere’de yoğunlaşan ve süfrajet hareketi olarak da bilinen kadınla- rın oy hakkı hareketinin temellerini attı. Bu dönemin kadın hareketinin temelini oluşturan Aydınlanmacı liberal feminizm, özellikle Amerika, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde, belirli hak talepleri çerçevesinde şekillendi. Yazının devamında, hareketin temelini atan kadınların açtığı tartışmaları inceledikten sonra bu tartışmalardan ortaya çıkan temel hak taleplerine değineceğiz.

Fransız Devrimi sonucunda Aydınlanmacı liberal düşüncenin en temel belgelerinden biri sayılan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi14 yazıldı. Ancak bildirgenin orijinal dili olan Fransızca’da homme kelimesi, birincil olarak erkek anlamına gelir ve insan kelimesi yerine de kullanılır. Bu metin Türkçeye insan hakları olarak çevrilse de hem içeriğine hem de uygulanışına bakıldığında- bildirgede tanımlanan vatandaşlık haklarının yalnızca erkeklerin yararlanabildiği haklar olduğu anlaşılıyor. Bu duruma eleştiri getiren Olympe de Gouges 1791 yılında, bu bildirgeyi kadınlara da uyarlayacak şekilde Kadının ve Kadın Yurttaşın Hakları Bildirgesi15 adıyla yeniden yazdı. Olympe de Gouges’un açtığı temel tartışma şuydu: Eğer her insan eşit akla ve dolayısıyla da eşit yurttaşlık hakkına sahipse bu haklar neden yalnızca erkek yurttaşlara sağlanmaktadır? Aydınlanmacı liberal düşünceye göre her insanın sahip olduğu yurttaşlık haklarından eşit bir şekilde yararlanması gerekir. Oysa kadınlar, erkeklere tanınan vatandaşlık haklarından yoksun bırakılmışlardı, Olympe de Gouges’un ve ondan sonra gelecek olan feministlerin temel eleştirisi de buna yönelikti.

Kadının ve Kadın Yurttaşın Hakları Bildirgesi’nin 10. maddesinde “Kadın idam sehpasına çıkma hakkına sahipse kürsüye de çıkma hakkına sahip olmalıdır.” diyen Olympe de Gouges, bu maddede kadınların erkek vatandaşlarla aynı şekilde yargılanabilmelerine rağ- men aynı siyasal haklardan faydalanamadıklarına dikkat çekiyordu. Olympe de Gouges 1793 yılında, “kadın cinsine yakışmayacak biçimde politika yapmaya kalkıştığı için” Jakobenler’in devrimci mahkemesi tarafından giyotine gönderildi. İdamından sonra Le Moniteur Uni- versal gazetesi Olympe de Gouges için şunları söylüyordu: “Fransa’yı bölmek isteyen hainlerin projesini benimsedi: Devlet adamı olmak istiyordu ve öyle görünüyor ki kanun bu komplocuyu kendi cinsiyetine yakışan erdemleri unuttuğu için cezalandırdı.”16 Bu sözleriyle kadın haklarını savunacak diğer kadınlara da adeta gözdağı veriyorlardı.

Aynı tarihlerde Olympe de Gouges’un fikirlerinin çok benzerleri İngiltere’de de başka bir kadın düşünür tarafından dile getiriliyordu.Mary Wollstonecraft, 1792 yılında Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi17 isimli kitabını yazdı. Aydınlanmacı liberal feminizmin başat eserlerinden sayılan bu kitapta, kadının toplumsal konumunun iyileştirilmesine dönük çeşitli hak talepleri öne çıkar. Mary Wollstonecraft’ın belirttiği üzere, dönemin kadın hakları gündemindeki en önemli madde, gerçek anlamda bir eğitimin ve eleştirel düşüncenin geliştirilmesiydi. Mary Wollstonecraft’ın kendisinden sonra gelecek süfrajetlerin fikirlerini de şekillendiren temel iddiası, kadının “köle” kalmasının nedeninin, yetişmesine engel teşkil eden ve hayattaki gerçek amacının erkeğe hiz- met etmek olduğunu öğreten toplumsallaşma sürecinde yattığıdır.18 Bu kölelik durumundan kurtulup özgürleşmenin yolu ise eğitim ve eleştirel düşünceden geçiyordu. Mary Wollstonecraft, kadınların eğitiminin toplumun ilerlemesi için de kritik olduğunu söylüyordu, doğan çocukların eğitimlerinden sorumlu oldukları ve annelik görevlerini yerine getirmeleri için kadınların iyi eğitim alması gerektiği fikrinisavunuyordu. Toplumun yarısı eğitimsizken toplum ilerleyemezdi. Bu düşünce Aydınlanmacı liberal feministlerin birçok hak talebini te- mellendiren argümanlardan biriydi. Öte yandan, birçok Aydınlanmacı erkek düşünürün iddia ettiğinin aksine Mary Wollstonecraft, “ruhla- rın cinsiyeti” olmadığını, her insanın aklen ve ruhen eşit yaratıldığını, dolayısıyla da eşit haklardan yararlanmaları gerektiğini savunuyordu. Kadınları duygusallık, erkekleri ise akılcılıkla özdeşleştiren toplumsal tutuma karşı gelerek kadınların da akılcılık alanına girmeleri gerekliydi.

Amerikalı öncü feministlerden Sarah Grimké de Mary Wollstonecraft gibi radikal Protestan geleneğinden geliyordu. Bu geleneğe uygun olarak ruhban sınıfını, yani dinî aracıları reddeden Sarah Grimké, kadına bakışın da bu aracıların ve kilisenin İncil’i hatalı bir şekilde yorumlamasından kaynaklandığını söyler. Sarah Grimké’nin 1838 yılında  kaleme aldığı Eşitlik Üzerine Mektuplar19, Aydınlanmacı liberal feminist düşüncenin önemli argümanlarını ortaya koyar. Aynı zamanda Amerika’daki birçok feminist gibi kölelik karşıtı harekette de rol alan Sarah Grimké, köleliğin kaldırılması davası için çıktığı konferans turunda sert eleştirilere maruz kalmıştı. Bu eleştirilerin temel sebebi, İncil’in kadınların kamu önünde konuşmasını kesinlikle yasaklayan emrini ihlal etmesiydi. Kadınlar ve erkeklerin ahlaki ve düşünsel açıdan eşit olduklarını ileri süren Sarah Grimké, kadınlara uygulanan baskının kutsal kitabın kullanılmasıyla meşrulaştırılmasını eleştirdi. Ona göre dinin kadına karşı olumsuz bakışının sebebi kadınların günahkâr olması değil, ruhban sınıfının dini yanlış bir şekilde yorumlamasıydı.

Fransa’da Olympe de Gouges, İngiltere’de Mary Wollstonecraft ve Amerika’da Sarah Grimké gibi düşünürlerin kuramsal temellerini at- tığı kadın hakları hareketi, özellikle de Kuzey Amerika’da yoğunlaşarak bir kitle hareketi hâline gelmeye başladı. 1848’de, Elizabeth Cady Stanton sekiz yıl önceki Dünya Kölelik Karşıtı Kongresi’nden kendisi gibi dışlanmış olan Lucretia Mott ile birlikte New York, Seneca Falls’da tarihî bir kadın hakları kongresi düzenledi. Elizabeth Cady Stanton, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde dile getirilen vatandaşlık haklarını kadınları da kapsayacak şekilde Duygular Bildirgesi20 ismiyle yeniden yazdı. Bu bildirge kadınların birçok alandan yükselen eşitlik talebini dile getiriyordu. Bildirge aynı zamanda, dönemin şartları için radikal bir talep olan kadınların oy hakkı konusunda çağrıda bulunarak Amerika’daki süfrajet hareketinin başlamasına öncülük etti. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde bahsedilen mutlak despot Büyük Britanya Kralı iken Duygular Bildirgesi’ndeki mutlak despot, kadınların eşit vatandaşlık haklarından yararlanmasını engelleyen erkekti.

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nde, insanların (men) eşit yaratıldığı ve Yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiği ve bu hakların yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme haklarının bulun- duğu ifade edilir. Elizabeth Cady Stanton ise Duygular Bildirgesi’nde kadınların da aynı devredilemez haklara sahip olduklarını vurgular. Duygular Bildirgesi’nde dile getirilen temel hak talepleri, Aydınlan- macı liberal feminist hareketin taleplerini özetler niteliktedir. Bu talep- ler sırasıyla, oy hakkı, eğitim hakkı, çalışma yaşamına katılım hakkı ve medeni haklar başlıkları altında incelenebilir.

Oy hakkı, Aydınlanmacı liberal feminist düşüncenin en çok öne çıkardığı siyasal talep olur. Duygular Bildirgesi’nde erkeğin, kadının seçme ve seçilme hakkını kullanmasına hiçbir zaman izin vermediği ve kadını kendi sesini içermeyen hukuk kurallarına uymaya zorladığı ifade edilir. Bu maddelerden de anlaşılacağı üzere devletler kurulup yasaları yapılırken vatandaşların oyları aracılığıyla rızaları alınır ancak kadınlar oy veremedikleri için rızaları alınamıyordu. Aydınlanma ve liberalizmle beraber her insanın eşit olduğu düşüncesi öne çıkarken kadınlar bu eşit yurttaşlıktan faydalanamadılar. Bu nedenle Aydınlanmacı liberal feministlere göre eşit vatandaşlığa giden yol, oy hakkından geçer. Bu yaklaşıma göre, oy hakkı kazanıldığında, eşitlik de kazanılmış olacaktır.

Birçok Aydınlanmacı liberal feministin de vurguladığı gibi, eğitim hakkı da Duygular Bildirgesi’nde öne çıkan talepler arasında yer alır çünkü toplumsal değişim ve dönüşüme etki etmenin en iyi yolu eğitim alarak eğitimli çocuklar yetiştirmektir. Bu noktada kadınların da eğitimden faydalanarak topluma katkı sağlamaları gerektiği vurgu- landı. Aydınlanma çağıyla öne çıkan akıl, mantık ve ilerleme düşüncelerinin kadınları da kapsayacak şekilde ele alınması gerektiği söylendi. Aydınlanmacı liberal feministler, eğitimli çocuklar yetiştirerek topluma katkıda bulunabilmek için eğitim alma talebini yükselttiler.

Ek olarak, Aydınlanmacı liberal feministler mesleklerin her iki cinsiyet tarafından da yapılabileceğini, özellikle de tıp, hukuk ve din gibi alanların kadınlar için de açık olması gerektiğini vurguladılar. Duygular Bildirgesi’nde kadınların kilise ve devlet kademelerindeki ikincil konumu eleştirildi ve kadınların çalışma hakkına değinildi.

Aydınlanmacı liberal feministlerin bir başka eleştirisi ise kadının evlilik içindeki konumuna yönelikti. Duygular Bildirgesi’ne göre, evli kadınlar birer sivil ölü konumundaydılar çünkü aile ve evlilik müesseseleri içerisinde mülkiyet, vesayet ve miras gibi temel haklardan faydalanamıyorlardı. Aile ve evlilik yaşamında da erkeklerle aynı haklardan faydalanma, kendi paraları ve mülkleri üzerinde ve çocukları hakkında söz sahibi olma, mirastan eşit bir şekilde faydalanabilme taleplerini dile getiriyorlardı.

Amerika’da süfrajet hareketinde öne çıkan isimlerin birçoğu aynı zamanda köleliğin kaldırılması için siyahlarla beraber mücadele etti. Kadın hakları hareketinin kökenlerinin kölelik karşıtı hareketin içinde olduğu söylenebilir. Ancak Amerika’da İç Savaş sonrası 1867’de köleliğin kaldırılması ve 1870’te siyah erkeklere oy hakkı verilmesi, dönemin kadın hareketi içerisinde de bir çatlak oluşturdu. Kadınlar kölelerin özgürleştirilmesi davası için çalıştıkları halde kölelik karşıtlarının kadın hakları davasına desteklerini geri çektiklerini hisseden aydınlanmacı liberal feministler, kölelik karşıtı mücadeleden uzaklaştılar. Ortak kökenlerine rağmen ayrışan bu iki hareketin kesişim noktası olan siyah kadınlar ise her iki harekette de kendilerine yer bulmakta zorlandılar. Esasında, beyaz orta sınıf kadınlar, eski köle olan siyah erkeklerin kendilerinden önce oy hakkına sahip olmalarını bir gerileme olarak değerlendirmişlerdi. Amerika’da kadınlar, siyah erkeklerin oy hakkı sahibi olmasından tam 50 yıl sonra, 1920 yılında oy kullanma haklarını kazandılar.

Sonuç Yerine

Tarihsel dönemin ürünü olan Aydınlanma düşüncesi modern zamanların düşünsel altyapısını oluşturur. Dönemin feministleri Aydınlanma düşüncesine ve onun siyasal alandaki yansımalarına toplumsal cinsiyet perspektifinden bakarak eleştiri getirdiler. Aydınlanma’nın, kamusal alanın ve rasyonel aklın öznesinin erkek olduğunu savunanlara karşı çıkararak kadınların da Aydınlanma’nın öznesi olduğunu savundular. Aydınlanma düşüncesi etkisiyle ortaya çıkan liberal feminizm, kadınların var olan kapitalist sistem içindeki haklarına odaklanıyordu. Bu özelliğiyle sistemi değiştirmeyi değil sistem içinde konumlanmayı tercih ediyordu. Sistem içinde konumlanmanın yolu vatandaş olmaktan, vatandaş olmanın yolu da seçme ve seçilme hakkına sahip olmaktan geçmekteydi. Bu nedenle 19. yüzyılda ortaya çıkan liberal feminizmin siyasal mücadelesi ağırlıklı olarak oy hakkı talebine odaklanmış, bunun yanında eğitim, çalışma ve medeni haklar da vatandaşlık hakları kapsamında talep edilmiştir.

[1]Denis Diderot, Jean le Rond d’Alembert, Ansiklopedi, 1751 - 1772.

[2]Montesquieu, Kanunların Ruhu Üzerine, 1845.

[3}Jean Jack Rousseau, Toplum Sözleşmesi, 1762.

[4]Haklar Bildirgesi (Bill of Rights), 1689.

[5]Thomas Jefferson, Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, 1776.
[6]Immanuel Wallerstein, “Üç İdeoloji mi, Tek İdeoloji mi? Sözde Modernlik Savaşı”, Liberalizmden Sonra, İstanbul: BGST Yayınları, 1998.

[7]Fatmagül Berktay, “Liberalizm: Tek Bir Pozisyona İndirgenmesi Olanaksız Bir İdeoloji”, 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasal İdeolojiler, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016, s. 50.

[8]Fatmagül Berktay, “Kadınları Peşinden Sürükleyen Bir Din: Hıristiyanlık”,Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın, İstanbul: Metis Yayıncılık, 1996, s. 99.

[9]Genesis 3:16, New International Version”, The International Bible Society.

[10]Josephine Donovan, Feminist Teori, İstanbul: İletişim Yayınları, 1997

[11]A.g.e.

[12]Christine Adams, “A Choice Not to Wed? Unmarried Women in Eighteenth-Century France”, 1996, 23 Ocak 2024 tarihinde erişilmiştir. <http://www.jstor. org/stable/3788670>

[13]Lucy Worsley, “WOMEN: Our History”, Londra: DK Publishing, 2019, s. 149.

[14]Marquis de Lafayette, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, 1789.

[15]Olympe de Gouges, Kadının ve Kadın Yurttaşın Haklar Bildirgesi, 1791.

[16]Dominique Gaurier, Olympe de Gouges: vie et mort | life and death, 28 Ocak 2024 tarihinde erişilmiştir. <https://olympereseauinternational.wordpress. com/olympe-de-gouges/olympe-de-gouges-vie-et-mort/>

[17]Mary Wollstonecraft, Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.

[18]Josephine Donovan, Feminist Teori, İstanbul: İletişim Yayınları, 1997.

[19]Sarah Moore Grimké, Letters on the Equality of the Sexes, and the Condition of Woman, 1838.

[20]Elizabeth Cady Stanton, Duygular Bildirgesi, 1848.

 

 

Turkish