Başak Lambaoğlu
Havin Sincar
Melisa Gençgül
Öykü Eke
Su Doğa Şahan[1]
Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri Türkiye’de olduğu gibi dünyada da kadın hareketlerinin öncelikli gündemleri arasında yer alıyor. Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin hazırladığı rapordaki verilere göre 2023 yılında dünya genelinde 85.000 kadın ve kız çocuğu erkekler tarafından kasıtlı olarak öldürüldü. Bu cinayetlerin yüzde 60’ı (51 bin 100 kişi) öldürülen kişinin yakın çevresindeki biri tarafından işlendi.[2] Türkiye’de ise kadına yönelik şiddetin vahşi biçimler aldığını görüyoruz. 2024 yılının Ekim ayında İkbal Uzuner ve Ayşenur Halil’in öldürülmesi, bu cinayetlerin işlenme biçimi ve failin 19 yaşında genç bir erkek olması toplumda bir kırılma yarattı. Pek çok yerde eylemler düzenlendi ve meselenin ele alınıp değerlendirildiği programlar yapıldı. Günümüzde şiddetin değişen biçimleri, şiddetle mücadelenin eksik kalan yönleri ve yeni yöntemleri üzerine Alev Özkazanç’la bir söyleşi gerçekleştirdik. Keyifli okumalar.
Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri Türkiye’de olduğu gibi dünyada da kadın hareketlerinin öncelikli gündemleri arasında yer alıyor. Siz, günümüzde toplumsal cinsiyet karşıtı gelişimleri ve kadına şiddetin değişen biçimlerini daha genel olarak küresel sağ siyasetin ve otoriter popülist rejimlerin yükselişi bağlamında ele alıyorsunuz. Bu genel bağlamı biraz açabilir misiniz?
Alev Özkazanç: Sağ siyasetin yükselişi ve dünyanın sağa kayışı 1970’lerin sonlarında başlayan küresel bir fenomen. 1980’lerin hemen başı milat sayılabilir çünkü tam bu dönemde Batı dünyasında ve Türkiye de dahil olmak üzere çevre ülkelerde çok önemli değişimler oldu ve “yeni sağ” olarak adlandırılan partiler pek çok yerde iktidara geldi. Bazı ülkeler bu geçişi daha yumuşak yaptı. Örneğin, Batı demokrasilerinde sağ partiler seçimle geldi ancak Türkiye ve Latin Amerika gibi coğrafyalarda bu geçişler darbeler yoluyla oldu. Ama her yerde yeni sağın yükselişi, 1960-80 arasında yükselen büyük sol dalgaya verilen bir reaksiyondu. Bu yeni sağ partilerin hepsi neredeyse yirmi yıl boyunca küresel neoliberalizm dediğimiz programı uyguladı. Aynı zamanda küreselleşme, ulus devletin ve refah devletinin gerilemesi, emek güçlerinin ve sol fikirlerin geriletilmesi, sermayenin teknolojik olarak yenilenmesi gibi gelişmelere paralel olarak neoliberal iktisadi politikalar benimsendi ve bunların siyasette ve toplumda çok güçlü yansımaları görüldü. “Kanun ve düzen” sloganıyla gelen bir otoriterleşme, milliyetçilik, kültürel muhafazakârlık da söz konusu. Özellikle de 1968 Kültür devrimine karşı bir muhafazakâr reaksiyon gelişti ve bu arada feminizm karşıtlığı da etkili olmaya başladı.
Siyasetteki sağa kayma, 1989 yılında Sovyetler Birliği’nin ve Doğu Bloğunun çökmesiyle birlikte daha da hız kazandı. 90’larda dünyanın serbest piyasa ve liberal demokrasi çerçevesinde birleşeceğine dair Yeni Dünya Düzeni diye adlandırılan bir vizyon ortaya çıktı. Bunun, ideolojilerin ve tarihin sonunu getireceği düşünüldü. Ancak zamanla böyle olmayacağı net olarak görülmeye başlandı. Bir yandan çok büyük bir zenginlik ve refah artışı yaşanırken diğer yandan hem küresel ölçekte hem de her ülkenin kendi içinde derin eşitsizliklerin ortaya çıktığı, çok daha derin bir sermaye tahakkümü düzenine geçtiğimiz anlaşıldı. Küresel neoliberalizmin sarsıcı etkileri özellikle 2000’li yıllardan itibaren dünya genelinde çok daha belirgin hâle geldi ve nihayet 2008’den itibaren yeni bir evreye girdik. 2008, küresel neoliberalizmin ilk büyük küresel iktisadi krizi olması nedeniyle önemli bir yıl. Bu krizin ardından ilk tepki gösterenler dünyanın ilerici kesimleri oldu ve 2010-2011 civarında bütün dünyada peşi sıra gelen sosyal patlamalar izledik. Meydan hareketleri, Arap Baharı’ndan başlayıp İşgal Hareketleri[3] ile devam etti. Aynı dalga Türkiye’de de 2013’te Gezi Direnişi ile ortaya çıktı. Bunlar küresel neoliberalizmin sonuçlarına ve ona eşlik eden liberal demokrasinin krizine karşı yükselen solcu, ilerici ve eşitlikçi itirazlardı.
Krize giren sadece neoliberalizm değildi. 1980’li yıllardan günümüze kadar liberal demokrasinin krizi de derinleşti, ciddi bir “demokrasi açığı” gelişti hatta bir tür otoriterleşme eğilimi ortaya çıkmaya başladı. Kurumların, partilerin, geleneksel siyasi söylemlerin içi boşalmaya başladı. Aynı zamanda küresel neoliberalizmin yarattığı güvencesizlik, işsizlik, yolsuzluk ve büyük eşitsizlikler belirgin hâle geldi. 2010 civarındaki büyük toplumsal hareketler her iki krizin yarattığı hoşnutsuzlukları ifade ediyordu. Ve ne yazık ki bu hareketlerin geri çekilmesiyle birlikte aşırı sağ güçler alana daha fazla hâkim olmaya başladı. Dolayısıyla diyebiliriz ki sağın yükselişi 1980’lerde yeni sağ ile başladı ve güncel olarak bizi aşırı sağ hatta faşizm tehdidiyle karşı karşıya bıraktı. Günümüzde sağın yükselişi derken 80’lerin merkez siyasetini oluşturan yeni sağdan ziyade aşırı sağdan ve aşırı sağın faşizan biçimlerinden söz ediyoruz. 2010 yılından itibaren sol dalganın geri çekilmesiyle birlikte aşırı sağın etkisi artmaya başladı. Özellikle 2015’ten itibaren milliyetçi otoriter sağ popülist partiler güçlenerek birçok yerde iktidara geldiler ya da ciddi bir seçmen desteği almaya başladılar. Mesela, en son Donald Trump’ın ikinci kez seçilmesi çok önemli bir gelişme oldu. Otokrat bir rejime doğru hızlı bir gidiş başladı. Şu anda ABD’den Arjantin’e, Rusya’dan Macaristan ve Hindistan’a kadar dünyanın her yerinde maço liderlerin önderlik ettiği otoriter sağ popülist rejimler var ve bu rejimler toplumsal cinsiyet kazanımlarına karşı büyük bir tehdit oluşturuyorlar. Günümüzde feminizm karşıtlığı, LGBTİ+ düşmanı politikalar ve toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler, işte tam da bu otoriter sağ popülizm bağlamında güç kazanıyor.
Günümüzde aşırı sağın yükselişinin ve otoriter rejimlerin güçlenmesinin pek çok ağır sonucunu yaşıyoruz. Militarizm, emperyalist saldırganlık, antidemokratik ve hukuk dışı pek çok uygulama, insan haklarının ve adil seçim kurallarının ihlal edilmesi, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün kısıtlanması, muhalif alanın bastırılması; azınlık, kadın ve LGBTİ+ haklarının tehdit altına girmesi, ırkçılık, yabancı ve göçmen düşmanlığı, dinci gericilik gibi sorunlar, yoksullaşma, güvencesizleşme, geleceksizleşme; kıyıcı bir nefret ve şiddet kültürünü yaygınlaştıran derin bir toplumsal çürümeyle birlikte gidiyor.
Söz konusu bağlamda şiddet ve toplumsal cinsiyet eşitliği arasındaki ilişkiyi biraz daha açabilir misiniz?
Bütün bu gelişmelerin güncel feminizm karşıtlığı, toplumsal cinsiyet karşıtlığı ve kadına şiddetle doğrudan ve çok boyutlu ilişkisi var. Bu bağlantılar oldukça kapsamlı, o yüzden burada ancak bazı temel noktalara işaret edebiliriz. Konuyu yine 60’lardan bu yana izlemek gerekir. 1960’larda bütün dünyada büyük bir sola kayma yaşanmıştı demiştim. Batı’da da 1968 Kültür Devrimi’ni izleyen süreçte yeni toplumsal hareketler ortaya çıktı. Bu hareketlerin itici güçlerinden birisi de feminist hareketti ve bu hareket günümüze kadar güçlenerek geldi. 1980’lerden itibaren ortaya çıkan tepkisel sağ güçlerin hedefinde hem genel olarak sol hareketler hem de feminizm karşıtlığı vardı. Feminizm karşıtlığının artmasına rağmen aynı zamanda 70’lerden itibaren feminist hareketin küresel çapta yükselişine, örgütlenişine, kitleselleşmesine ve kurumsal ve yasal düzlemdeki pek çok kazanımlarına tanık olduk.
1975’ten itibaren küresel kadın hareketi 2011 yılına gelene kadar istikrarlı bir ilerleme kaydederek sürekli yeni kazanımlar elde etti. İstanbul Sözleşmesi’nin imzalandığı yıl olan 2011, bana göre küresel feminist hareketin zirve noktası diyebileceğimiz bir yıl. 2011’den itibaren küresel kadın hareketi giderek artan büyük bir tehditle karşı karşıya kalıyor. Toplumsal cinsiyet karşıtı hareketler, yeni otoriter sağ popülist hareket ve rejimlerle iç içe geçerek siyasi arenaya hâkim olmaya başladı. Başta kürtaj ve LGBTİ+ hakları olmak üzere birtakım önemli kazanımlar doğrudan hedef alındı. Bu tehditleri birçok açıdan görüyoruz ama İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik saldırılar bizim için bu tehdidin sembolü hâline geldi. Doğu Avrupa ülkelerinde de durum çoktandır böyleydi ama Türkiye 2021 yılında İstanbul Sözleşmesi’nden çekilerek bu saldırılara önderlik etmeye başladı. Biz de bunun, Türkiye’de kadına şiddetle ilgili sonuçlarını sahada görmeye başladık ne yazık ki.
Toplumsal cinsiyet karşıtlığı ile şiddet arasındaki ilişkiye gelince içinde bulunduğumuz bu iklimin şiddetle bağlantısını görmek kolay ama doğrudan göstermek zor. Şiddet meselesinde Türkiye’de ve dünyada ölçümlerle ilgili sorunlar her zaman yaşanıyor. 1970’li yıllardan itibaren kadına şiddet konusunda artan bir farkındalık var ancak şiddetin istatistiksel olarak izlenmesi, sayısal verilerle değerlendirilmesi ve kavramsallaştırılması ancak 1990’lı yıllardan itibaren sistematik hâle geldi ama Türkiye’de geçmişten itibaren yeterli veri toplanıp işlenmediği için ciddi bir sorun da var. 80’lerden bugüne gelene kadar şiddetin nasıl değiştiğini anlayacak verilere sahip değiliz. Bu konu, karmaşıklığı nedeniyle farklı yorumlara açık bir alan. Örneğin, bazı feministler “Kadına yönelik şiddet artmadı, yalnızca görünür hâle geldi.” görüşünü savunuyorlar. Bu konularda anlaşılır nedenlerle farklı görüşler ortaya çıkıyor. Ayrıca, şiddetin tanımı konusunda da uzun yıllar boyunca net bir çerçeve yoktu. Fiziksel şiddet, cinsel şiddet, psikolojik şiddet gibi sınıflandırmalar son yıllarda yapıldı. Şiddete dair daha geniş bir tanım ortaya kondu. Kadına yönelik şiddetin verilerini izlemek zor fakat imkânsız değil. En azından kadın cinayetlerinde Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun verileri bulunuyor. Ayrıca, istatistiki verilerin haricinde gözlemlerimiz de önemli bir kaynak oluşturuyor. Bu verilere dayanarak, son yıllarda kadın cinayetlerinde önemli bir artış olduğunu söyleyebiliriz, “şüpheli ölüm”lerin alarm verici düzeyde artmasından bu sonuca varıyoruz.
Peki toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadına şiddet sorunu tam olarak nasıl dönüşüyor?
Kadına yönelik erkek şiddeti gerçekten köklü bir geçmişe sahip bir olgu. Tarih boyunca kadına yönelik şiddetin çok çeşitli biçimleri binlerce yıl boyunca ataerkilliğin parçası olmuş durumda. Şiddet yeni bir şey değil fakat tarihsel bağlamının, görünümlerinin ve çeşitlerinin değişmediğini düşünmek ve bu varsayım üzerinden politika üretmek pek anlamlı değil. Yeni ve somut bağlama odaklanmak ve neyin nasıl değişmekte olduğunu anlamanın hem politik hem analitik olarak daha değerli olduğunu düşünüyorum.
Değişen ne peki? Öncelikle genel olarak son yüzyılda şiddete yönelik farkındalığın ve rahatsızlığın arttığı açık. Norbert Elias’ın “medenileşme”[4] dediği süreç güçlü bir şekilde işlemiştir, en azından yakın zamanlara kadar. Yani şiddetin çok görünür formlarına karşı toplumun hoşgörüsü ve toleransı azalıyor. Kadın hareketleri de 1970’lerden beri bu sürece büyük bir katkı yaptı, “normal” görülen kadına şiddeti görünür kıldı. Bu, geçmişte normalleştirilen pek çok şiddet biçiminin artık mücadele edilmesi gereken bir sorun olarak görülmesine yol açtı. Mücadele ettiğimiz konuyu daha çok öne çıkardığımız için şiddet daha da görünür hâle geldi.
Ancak tek değişen şey, şiddetin daha görünür olması değil. Kadına şiddetin tarihsel bağlamı da en azından 1980’lerden itibaren belirgin biçimde değişiyor. Bu değişim, özellikle son yıllarda belirli şiddet biçimlerinin artması yönünde tezahür ediyor. Şiddetin genel olarak arttığını söylemek mümkün olduğu gibi, belirli şiddet formlarında artış yaşandığını da söyleyebiliriz. Örneğin, cinayet vakalarının yükselişini Türkiye’de takip edebiliyoruz. Küresel anlamda son otuz-kırk yıldır fiziksel şiddet ve ölümle sonuçlanan şiddet konusunda artan eğilimden konuşamam çünkü yeterli veriye sahip değilim fakat aynı zaman dilimi için Türkiye üzerinden konuşabilirim. Küresel çapta da benzer verilerin olduğunu tahmin ediyorum.
2000’li yıllar boyunca, kadın cinayetleriyle ilgili mücadele kısmen olumlu etki yaratmış olsa da kadın cinayetleri sayıları uzun süre benzer seviyelerde kalıyordu. Her yıl 300 civarında kadın cinayeti rapor ediliyordu, ancak sayının 500’lü sayılara vardığı doğrusal bir artış gözlemlenmiyordu. Son yıllarda ise durum değişmeye başladı. Türkiye’de Adalet Bakanlığı, bu yıl kadın cinayetlerinde hafif bir düşüş yaşandığını açıklasa da Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu farklı bir noktaya dikkat çekiyor. Platformun 2010’dan itibaren tuttuğu istatistiklere göre, 2024 yılı en yüksek sayıda kadın cinayetinin işlendiği yıl oldu.[5] Ayrıca, kadın cinayetlerine ek olarak yaklaşık 200’den fazla şüpheli ölüm vakası kaydedildi. Bu şüpheli ölümler de dahil edildiğinde ciddi ve korkutucu bir artış olduğu görüldü.
İçinde bulunduğumuz tarihsel bağlam, toplumsal cinsiyet karşıtlığının ve feminizm karşıtlığının resmi politika hâline getirildiği bir dönem. Yeni yasalar çıkıyor, mevcut bazı yasalar ve uluslararası anlaşmalar geri çekiliyor. Son olarak Trump, ilk başkanlık konuşmasında “bundan böyle sadece iki cinsiyet tanıyoruz” diyerek resmen devlet politikası ilan etmiş oldu. Öyle görünüyor ki Trump yönetimi, dünyaya çok kötü bir örnek ve ilham kaynağı olacak. Hükümetler bu konuda oldukça aktifler ama sokakta, sosyal medyada sıradan erkekler daha daaktif ve çok saldırgan tutumlara sahipler. Dijital şiddet ve saldırganlık da akıl almaz boyutlara varıyor. Özellikle öne çıkan kadın aktivistlere, siyasetçilere ya da gazetecilere yönelik son on yılda dijital ortamlarda çok belirgin, ağır, cinsiyetçi saldırılar var.
“Eski Türkiye”den farklı olarak “Yeni Türkiye”de sokaktaki saldırganlık ve erkeklerin tanımadıkları kadınlara yönelik şiddet sorunu da ağırlaşıyor. Öte yandan kadına yönelik şiddetin en ağır biçimi olan cinayetler hâlâ büyük ölçüde aile içinde ya da yakın ilişkilerde gerçekleşiyor. Fail genellikle kadının eşi veya eski eşi oluyor, cinayetlerin temel sebebi ise kadının kendi hayatına dair karar almak istemesi ve özellikle de ayrılmak, boşanmak istemesi. Fakat bunun dışında, son yıllarda aile dışında da fiziksel saldırganlığın yaygınlaştığı daha tuhaf şiddet biçimleri ortaya çıkıyor. Bunlardan biri incel şiddeti. Son on yılda Batı dünyasında incel denen, kadın nefretini bir ideolojik kimlik hâline getirmiş olan genç erkeklerin; kadınlara ve/veya tanımadıkları insanlara yönelik yaptıkları katliamlara tanık olduk. Türkiye’de de son birkaç yıldır benzer birtakım oluşumlar görmeye başladık ve ne yazık ki önce böyle dehşet verici bir iki olay yaşadık.
Kadına şiddetin değişen tarihsel bağlamı derken, şunu da mutlaka temel bir değişken olarak not edelim: Son elli yılda toplumsal cinsiyet eşitliği alanında gerçekten pek çok düzeyde ve önemli ilerlemeler kaydedildi. 1970’lerden günümüze gelene kadar küresel çapta toplumsal cinsiyet eşitliği vizyonu ortaya koyuldu. Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği bunun temel organları oldular ama asıl olarak küresel kadın hareketi bunu başardı. Kadınların siyasete katılımı, istihdam, eğitim ve sağlık alanlarının yanı sıra şiddet ve ayrımcılık gibi birçok başka alanda da yasal değişiklikler oldu. Bu kurumsal ve yasal ilerlemelerin gerisindeki asıl güç, elbette ki feminizmin kitleselleşmesi, kadınların ve LGBTİ+ların özgürlük ve hak arayışlarının artmasıydı. Bu çok önemli ve yeni bir dinamik. Günümüzdeki şiddeti, kadın ve LGBTİ+ hareketlerinin güçlenmesi ve yaygınlaşmasına karşı bir tepki olarak görmek mümkün.
Günümüzde şiddetin artışını ataerkilliğin güçlenmesi üzerinden açıklayan yaklaşımlar var. Sizin analiziniz ataerkinin krize girdiği yönünde ve güncel koşulların oluşmasını bu kriz sonucu güç kaybe- den ataerkiyle ilişkilendiriyorsunuz. Neden ataerkil kriz karşılaş- tığımız durumu daha iyi açıklıyor? Erkekleri şiddete iten faktörler neler?
Küresel kadın hareketinin üzerinde uzlaştığı, kadına yönelik şiddete dair temel bir tez var: Buna göre şiddet, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucu ve ürünüdür. Kadın ve erkek arasında sistematik, toplumsal ve tarihsel bir eşitsizlik, tahakküm durumu var ki buna ataerki ya da erkek egemenliği diyoruz. Biz şiddeti hem ataerkinin bir sonucu hem de bu sistemin yeniden üretilmesini sağlayan bir etken olarak görüyoruz. Ancak son dönemde kadına şiddetin değişen bağlamını düşündüğümüzde bu saptamayı güncellemek ihtiyacı duyuyorum. İçinde bulunduğumuz bağlamda somut olarak toplumsal cinsiyet ilişkilerinde ne gibi yeni dinamikler olduğunu, bu ilişkilerde eşitsizliğin nasıl geliştiğini ve şiddetin somut olarak nasıl ortaya çıktığını düşünmek gerekiyor. Bu somut duruma baktığımızda ise giderek güçlenen bir ataerkil toplum düzeni değil de giderek zayıflayan, krize giren, kendini yeniden üretmekte zorlanan bir sistem görüyorum. Günümüzde şiddet kendiliğinden işleyen, normal ya da doğal bir ataerkilliğin sonucu olarak ortaya çıkmıyor. Geçmişte şiddet, ataerkilliğin işleyişinin normal, doğal, kendiliğinden bir parçasıydı; hâlâ da böyle biçimleri ve böyle bağlamları var elbette. Ancak günümüzdeki yeni bağlamlar ve biçimler, yok olmasa bile kendini hegemonik bir güç olarak yeniden üretmekte giderek daha fazla zorlanan ataerkinin kriziyle ilgili bence. Ataerki tarihsel olarak giderek daha çatışmalı hâle bürünüyor. Çok radikal ve yapısal dönüşümler gerçekleşmese bile gündelik yaşamda pek çok alanda toplumsal cinsiyet ilişkilerindeki dönüşümlerin ataerkiyi zorladığını görüyoruz. Bu zorlanmanın bir tarafını kadınların güçlenmesi oluşturuyor ki bu klasik ataerkillikte olmayan bir durum. Aslında klasik ataerkinin 19. yüzyıldan itibaren zorlandığını söyleyebiliriz. Günümüzde, 1968’den itibaren, ataerki daha da zorlanıyor çünkü artık feminizm önemli bir küresel güç. Bir yandan da birçok ülkede tam bir güçlenme olmasa bile en azından kadınların güçlenme arzularının artmış olmasının önemli değişkenlerden biri olduğunu belirtmem gerekir. Günümüzde ataerkilliğin krizi dediğimiz şeyin en önemli boyutunu feminizm oluşturuyor çünkü kadınların direnişini, itirazını ve isteklerini arttırmış durumda. Bu büyük bir toplumsal dönüşüm. Bu derin dalga, henüz feminist bir toplumsal dönüşüm talebi olarak tam bir siyasi iradeye kavuşmuş olmasa da toplumsal düzlemde aileler ve yakın ilişkiler içine yansıyor. Dolayısıyla kadınların birlikte oldukları erkeklerden ve hayattan beklentileri artıyor.
Kadın erkek arasındaki ilişkilerde bir yandan kadınların talepleri ve güçlenme arzusu artarken, öte yandan erkeklerde de ciddi zayıflıklar gelişiyor. Neoliberalizm başta olmak üzere birçok tarihsel, toplumsal, ekonomik dönüşüm nedeniyle birtakım erkeklik kapasitelerinde büyük gerilemeler yaşanıyor. Dolayısıyla erkekler kendi erkeklik rollerini yerine getirmekte zorlanıyor. Kadınların beklentilerini karşıla- makta, kendi geleneksel ya da modern erkeklik kimliklerini yerine getirmekte sıkıntı çekiyor. Giderek artan sayıda erkek kendisini gereksiz, atılabilir, harcanabilir insanlar olarak tecrübe ediyor. Hem kapitalizm tarafından hem de kadınlar tarafından böyle hissettirilebiliyorlar. Birtakım önemli eril kapasitelerin zayıfladığından bahsetmiştim. En temeli ise bir ilişki içinde ya da evlilik içinde bir kadına sahip olmak ve o ilişkiyi sürdürebilmek. Bunun koşullarını yerine getirmek için; bir iş bulmak, gelir getirmek, kadını evliliğe ikna etmek, çocuk yapmak ve ona bakabilmek gerekiyor. Buradan anlaşılacağı üzere bu meselenin sınıfsal bir tarafı da var. Dolayısıyla iş bulma, gelir getirme, eğitimini tamamlama, bir kadına erişme, ilişkileri sürdürme gibi konulardaki kapasitenin –buna duygusal, ekonomik, her türlü kapasite dahil– zayıflaması söz konusu. Bu zayıflamayla beraber kadına şiddetin arttığını düşünüyorum. Şiddetin ağırlaşmasının ve öldürme eylemlerinin nedeni bence sarsılan toplumsal cinsiyet ilişkileri. Günümüzde kısmi bir ilerleme ve güçlenme var ve bu ilerleme tam olmadığı için şiddeti kışkırtıyor. Tam bir toplumsal cinsiyet eşitliğine doğru gidiyor olsaydık şiddet genel anlamda kontrol altına alınır ve neredeyse yok olurdu. Çünkü şiddet, yapısal güç eşitsizliğinin bir sonucudur. Fakat bu kadar mutlak ve bütünsel bir ilerlemenin olmadığı ancak kısmi bir ilerlemenin olduğu bir durumda karşı taraf çok sert bir tepki veriyor. Bunu yaralanmış ama güçlü bir hayvanın savunma refleksine benzetebiliriz. Dolayısıyla şiddetin günümüzdeki formunun buradan beslendiğini düşünüyorum, kadınların kısmi güçlenmesinin ve ilerlemesinin yarattığı bir sonuç.
Ataerkinin krize girmesiyle birlikte erkeklik üzerinden örgütlenen ve feminist kazanımları, kadın haklarını tehdit olarak gören gruplarla karşı karşıyayız. Bu gruplar neden kadın haklarını bir tehdit olarak görüyor? Bu grupların iddiaları ve örgütlenme biçimleri, şiddetin yeni boyutları hakkında bize ne söylüyor?
Feminizm 19. yüzyılda ortaya çıktı ve o zamandan beri feminizm karşıtlığı da hep vardı. Kadın nefreti, çok eskiden itibaren vardı fakat yeni ve daha endişe verici formlarıyla karşı karşıyayız. Bunun sebebi aslında günümüzde kadına yönelik nefretin ve şiddetin daha genel bir söylemsel bağlama eklemlenmiş olmasıdır. Artık bir paket olarak karşımıza çıkıyor. Toplumsal cinsiyet karşıtlığı sözünü ettiğim daha geniş, otoriter sağ popülist yükseliş bağlamına yerleşiyor ve bu bağlam içinde çok etkileşim gerçekleşiyor. Kadın düşmanlığı ve LGBTİ+ nefreti, bir yandan ırkçılık, göçmen karşıtlığı, bütün özgürlük karşıtı tutumlar, insan hakları, sivil toplum karşıtlığı, küreselleşme karşıtlığı, komplocu söylemler ile eklemleniyor. Bunların eklemlenmesiyle beraber günün sonunda karşımıza çok daha ağır bir kadın düşmanlığı çıkıyor.
Dünyada feminizm ve LGBTİ+ karşıtlığı üzerinden söylemler üreten çok farklı oluşumlar var. Yani toplumsal cinsiyet karşıtı kamp içinde farklı gruplar var. Bu cephenin önemli bir parçasını da yeni örgütlenen erkeklik hareketleri ya da erkek hakları hareketleri oluşturuyor. Bunlar 2010’lu yıllardan itibaren güçlenen akımlar ve buradaki yenilik ise dijital platformlarda güçlenmiş olmaları. Dijital aktivizm, sosyal medyada trollük gibi eylemlerin gerçekleştiği dijital ortam en önemli mecra olarak büyük etki yaratıyor. Dijital mecralarda örgütlenen daha çok genç erkeklerden oluşan topluluklar var. Bunların bir kısmı incel. Incel gruplar dışında, dijital alanda yer alan pek çok başka oluşum var. Dijital topluluklar dışında mücadele veren başka gruplar da var. Özellikle bu gruplardan biri babalar hareketi. 80’li yıllardan başlayarak Batı dünyasında ortaya çıkmış. Babalar hareketi derken boşanma ve velayet kanunlarının anneyi kayırdığını ve babaların boşanma durumunda dezavantajlı olduğunu söyleyerek bu konuda örgütlenen erkek gruplarından bahsediyorum. Geçmişten gelen ama günümüzde de var olan bu hareket, halen güçlü ve sözünü ettiğim toplumsal cinsiyet karşıtlığı bağlamına da yerleşmiş durumda. Erkek hakları diyebileceğimiz bu hareketler, Türkiye’de de çocukların velayeti ve nafaka üzerinden başladı ve günümüzde gelişmeye devam ediyor.
Anlaşılacağı üzere erkeklik grupları homojen değil. Incellerin de için- de bulunduğu manosphere[6] denen dijital topluluklarda; söylemler, kimliklenmeler, davranışlar aynı değil. Ancak birbirleri ile çok güçlü etkileşimleri olan topluluklar bunlar. Hepsinde ortak nokta feminizm karşıtlığı, kadın düşmanlığı. Incel gruplarında kadın nefretinin çok kristalleşmiş bir hâl aldığını, bir kimlik hâline geldiğini de görüyoruz. Onlara göre kadınlar fazla ileri gitti. Dolayısıyla erkekler bir tür egemenlik kaybı hissi yaşıyorlar ve bunu mağduriyet olarak deneyimliyorlar ya da öyle aktarıyorlar. Bahsettiğim gibi kadınların son yıllarda edindiği kazanımlar burada önemli bir nokta. Bütün bunlarla beraber birçok erkek kendi erkeklik statüsünün yani koşulsuz üstünlük ideolojisinin, devletler ve eşitlikçi yasalar tarafından zayıflatıldığını ve haksızlığa uğradıklarını düşünüyorlar. Kadın düşmanlığı yeni bir şey değil, geçmişte de vardı ama erkeklik meselesinin mağduriyet üzerinden konuşulması ve yeni kadın nefretinin buna dayandırılması çok yeni bir şey. Güya kadın ve erkek arasında bir eşitlik varmış da kurumlar ve devletler kadınları daha da üste çıkarıyormuş gibi düşünüyorlar. Hâlâ bir üstünlük ve muktedirlik ideolojisine tutunma çabası var. Bunu yaparken feminizmi ve diğer hak gruplarını daha fazla taklit ederek mağduriyet kılıfına sığınıyorlar. Erkeklik araştırmaları yapan Michael Kimmel’in aggrieved entitlement[7] diye bir kavramı var. Bu kavram hak edildiği düşünülen şeylerin kaybından doğan bir öfkeyi tanımlıyor. Erkeklik gruplarının da durumu tam olarak bu. Hak ettikleri üstünlüğe yönelik tehditler ve kayıplardan rahatsız bir erkek kitlesi var ve ne yazık ki yeni otoriter rejimler, bu duyguları körüklüyor. Aynı zamanda erkeklerin bu duygularını da aşırı sağ siyasete taşıyorlar. Dolayısıyla bu, sadece sıradan bir adamın duygusu olmakla kalmıyor, otoriter rejimler düzeyinde de rejimleri var eden ve onların karakterini ağırlaştıran, sertleştiren bir etki yaratıyor.
Kadına yönelik şiddetle mücadelede ve kadın erkek eşitliğinin sağlanması konusunda erkeklere nasıl rol ve sorumluluklar düşüyor? Erkeklerin bu konuda nasıl rol modellere ihtiyaçları var?
Yakın zamanda erkeklik meselesi feminist gündeme daha çok gelmeye başladı. Feminizm bir açıdan baştan beri erkeklik meselesini yani ataerkiyi öne çıkaran bir dünya görüşüydü zaten ama son yıllarda farklı bir bağlamda gündeme geliyor. Ama feminizm genel olarak hâlâ bu yeni bağlamı ve erkeklik meselesini düşünmek konusunda zayıf kalıyor bence. Bu konu çok tepki çeken çok tartışmalı bir alan. Erkeklik meselelerini, “erkekler ne yapabilir” şeklinde konuşmaya başlayınca sanki feminist hareketin içine erkekleri de dahil edecekmişiz gibi bir algı ortaya çıkıyor ve çok güçlü feminist dirençler oluşuyor. “Onlar kendi işine baksın, bir de onlarla mı ilgileneceğiz?” gibi tepkiler gelebiliyor. Bence bu tür tepkiler çok savunmacı ve kolaycı. Feminizm artık farklı bir tarihsel anda. Yani sadece kadınlar adına konuşmak yeterli değil. Kadın ve erkek meselesi zaten ilişkisel bir konu. Erkeklik de kadınlık kadar konuşulmadığı sürece bu ilişkiselliği tam olarak kavrayamayız. Dolayısıyla yeni araçlar, kavramlar ve mücadele biçimleri oldukça ge- rekli. Erkeklere de hitap etmenin farklı yollarını bulmalıyız. Bir yandan bu, feminizm açısından zor bir soru: Erkekler bu işe nasıl girebilir, ne yapabilir? “Erkekler feminist olabilir mi?” ya da “Feminizmde nerede, nasıl duracaklar?” gibi soruların da cevaplanması bir o kadar zor. Bu soruların genel olarak sorulup yanıtlanması yerine alanda ne gibi yeni gelişmelerin olduğunu anlamak gerekir.
Örneğin dünyada da Türkiye’de de birçok sahada özellikle genç erkeklerin genç kadınlarla birlikte cinsiyet eşitliği konusunda hareketlenmeye başladığını görüyorum. Birtakım STK’ler ya da dijital topluluklar var. Bu oluşumlarda karma gruplar birlikte faaliyet yürütüyor. Genç erkeklerin bir kısmında genç kadınlarla birlikte çalışma isteği var. Aynı zamanda, Türkiye’de ve başka yerlerde, daha yapılanmış STK’ler var ki buralarda erkeklerin de katkıları oluyor. Bu gruplar toplumsal cinsiyet eşitliğiyle ilgili birlikte ne yapılabileceğine dair düşünüyor.
Erkekler son yıllarda çeşitli şekillerde işin içine girdiler çünkü feminizm popülerleşti. Yasalar, devletler, kurumlar tarafından toplumsal cinsiyet eşitliği vizyonu yarı resmî bir şekilde benimsenince işin içine medyadan ve şirketlerden bazı erkekler de katıldı. Ama her durumda bu tür erkeklerin sayısı ve etkisi az. Daha önemli bir sorun var: Bence, bulunduğumuz anda artık genel olarak STK faaliyetlerinin, kadın STK’ler dahil etki alanının daraldığına tanık oluyoruz. Bu tür örgütlenmenin tarihsel sınırlarına geldik. Yeni tür yapılanmalar lazım. Bağımsız kadın hareketlerinin başat rolünün yanısıra, erkeklerin ya da karma grupların da öne çıkabileceği yeni ve daha politik söylemler lazım. Bunların nereden nasıl gelişeceğini bilemiyorum ama erkeklik hareketlerinin çok sözünü ettiği birtakım mağduriyetlere yeni bir bakış getirilmesi yoluyla olabilir belki. “Erkek mağduriyetleri feminizm yüzünden görünmez oluyor.” diyorlar ya, örneğin “Çok fazla erkek de intihar ediyor.” diyorlar. Ya da “Savaşlarda çok erkek ölüyor. Erkekler maden, itfaiye, kurtarma gibi ağır işlerde çalışıyor ve bu işleri yaparken ölüyor. Erkek çocukların eğitim alanında çok belirgin başarısızlıkları var.” diyorlar. Erkekler üzerindeki psikolojik baskılar, duygusal bastırmalar, sünnet gibi birçok meseleden bahsediyorlar. Ama bu konular illaki feminizm karşıtlığı içinden konuşulmak zorunda değil, tam tersine tam da feminist bir bakış açısıyla ele alınabilir ancak pratikte öyle olmuyor. Konuların ele alınma biçimleri kadınların ve feminizmin aleyhine oluyor. Önümüzdeki yıllarda bu tarz meseleler üzerinden birtakım profeminist erkeklik oluşumları türeyebilir. Bunları düşünürken kadın düşmanlığı üzerinden değil, eşitlikçi bir perspektiften bakmak gerekiyor. Erkeklerin de içinde bulundukları ve hem aktörü hem kurbanı oldukları insanlık dışı koşullar; emek sömürüsü, tahakküm ve adaletsizlikle ilgili sorunlar, savaş ve militarizm, erkek çocukların yaşadıkları zorluklar, ruh sağlığı sorunları, alkolizm, intihar gibi birçok erkeği oldukça fazla etkileyen durum var. Bunların hepsinin sebepleri kapitalist ataerki. Dolayısıyla bunlar üzerinden gelişebilecek yeni oluşumlar ufuk açıcı ve önemli olabilir. Feministler anlaşılır nedenlere, bu alanlara girip önayak olmaya yetkin ya da istekli değiller ama erkeklerin kendi aralarında kendi problemlerini konuşması, birbirlerine ve genç erkeklere hitap etmeleri dönüştürücü olabilir.
Feminizmin ve kadın hareketlerinin şiddete karşı yürüttüğü çalışmaları değerli ve önemli bulmakla birlikte bu çalışmaların günümüzde şiddetin değişen boyutunu açıklamakta yeterli olmadığını belirtiyorsunuz. Şiddetin analizinde ne noktada eksik kalınıyor?
Bunu “Erkeklik Krizi ve Nefret: Incel Devrimi Çağında Feminizm”[8] adlı makalemde daha detaylı olarak ele almıştım. Makalemde günümüzde kadına yönelik nefretin daha karmaşık bir bütünün içinde eklemli olduğunu söylemiştim. Kadın nefretinden bahsettim çünkü kendi başına çok büyük bir mesele olmaya başladı. Incel hareketinde de bunu görüyoruz. Genç erkekler tarafından kimlik hâline dönüştürülmüş bir nefret söz konusu. Bu; tarihsel olarak yeni, dikkat çekici ve korkutucu bir şey ama ben bunu bütünsel bir bağlamın içine yerleştirip anlamanın önemini vurgulamak istedim. Otoriter sağ popülist oluşumların yükselişine ve bunun arkasındaki neoliberal etkenlere dikkat çekmeyi amaçladım.
Bence günümüzde; feminizmin, genelleşmiş nefret sorununa geniş bir açıdan bakması gerekiyor ancak bu bütünsellik içinde bakmakta zorlandığımızı düşünüyorum. Sadece kadınlara değil; farklı kimliklere, tür olarak insana ve insanların kendi kendilerine yönelen, oldukça değişik şekiller alan bir nefret iklimi var. Küresel faşizm de bunu yansıtıyor. Bu nefret ikliminin ciddiyetini, geri planındaki kamusal çöküşü, demokrasi krizini, küresel neoliberalizmin tahakkümünü, otoriter rejimlerin yükselişini… Bu bütünselliği ele almakta zorlandığımızı düşünüyorum. Kadın hareketinin ve feminizmin son yıllarda belirli alanlarda yoğunlaşması, bu sorunun yeteri kadar ciddiye alınmadığını gösteriyor. Örneğin kadınlara ve azınlıklara yönelik nefret ifadelerine aşırı takılmak bir sorun. Böyle olunca bu meseleler sadece dilde, söylemde öne çıkan formlarıyla ele alınıyor ama daha kurumsal ve sistematik yönleri gözden kaçabiliyor.
Aynı zamanda, yine son otuz yılda diğer muhalif hareketlerle birlikte feminizmin de fazlaca hukuk merkezli bir mücadelenin içine girdiğini ve bunun şiddetle mücadelede ufkumuzu sınırladığını düşünüyorum. Genel anlamıyla düşündüğümüzde bu doğru bir şey çünkü her eşitlik mücadelesi bir anlamda hak ve hukuk mücadelesidir. Feminizm de öyledir. Ancak feminizm meselesinde konu şiddet olduğu için ve şiddet de doğrudan ceza hukukunun alanına giren bir mevzu olduğu için genellikle şiddetle ilgili söylemlerde ceza hukukuna dair söylemlerin fazlaca öne çıkmaya başladığını tespit edebiliriz. Bu iyi bir gelişme değil bence çünkü feminizm ana akım söylem olmak için uygun değil. Ceza politikalarına odaklanmak, hep suç ve ceza terimleriyle konuşmak, devletin cezalandırıcı yönünü çağırmak ve bundan medet ummak, bütün enerjiyi bu noktaya odaklamak ters teper ve etkisi de sınırlıdır.
Türkiye özelinde şiddet çalışmalarını nasıl değerlendirirsiniz? Türkiye’de feminist hareket şiddetle mücadele ederken hangi yönden eksik kalıyor?
Bu konuda feminist harekete haksızlık etmemek gerekir. Zaten çok ağır koşullar altında örgütlenen ve yürütmesi zor bir mücadele ve çok değerli bir emek veriliyor. 1980’lerde başlayıp bugünlere gelirken iyice ağırlaşan vahim bir şiddet sorunu var. Her yıl yüzlerce kadın öldürülüyor ve bu, hala ciddiye alınmıyor. Feministlerse, feminizm karşıtı hatta faşizan diyebileceğimiz bu ortamda ellerinden geleni yapıyor.
Ne yazık ki öyle bir ortamda feminist hareketin ciddi bir başarısından söz edemiyoruz. O kadar sınırlanmış bir alanda, o kadar geriden bir noktada mücadele ediyoruz ki başarıdan söz etmemiz mümkün değil. Tabii ki bu başarısızlığımızın asıl sorumlusu bizi çevreleyen, her şekilde her araçla üstümüze gelen kadın düşmanı sistem. Ancak bunun yanında kendi örgütlenme ve mücadele biçimlerimizi de yeniden düşünmemizi gerektiren bir durumdayız. Eskiden alıştığımız tarzda devam etmenin önümüzü açtığını söyleyemeyiz. Küresel kadın hareketinin başarılı olduğu bir dönem oldu: 70’ler, 80’ler ve 90’lar. 2000’lere gelene kadar etkili olduk ve dolayısıyla umutluyduk. Farkındalık çalışmaları yapılıyordu: Kamu görevlileri, hâkimler, savcılar eğitiliyor; yasalar çıkıyor ve kurumlar dönüşüyordu. Birçok feminist bu süreçlere katkıda bulundu, görev aldı. Ama uzun zamandır devletle, rejimle bu düzeyde bir ilişkimiz olmadığı için bu tarz mücadelenin de pek bir anlamı yok. Bunun sınırına geldik. Demek ki başka bir kitleselleşmenin ve radikalleşmenin peşinde olmamız gerekiyor. Devletten destek alamayacağımız ve rejimin bize düşman olduğu koşullarda örgütlenmenin yollarını bulmamız gerekiyor. Mesela İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması çok kötü bir adımdı ve o dönemde kadın hareketi sözleşmeyi çok güçlü bir şekilde savundu. Böylece 2023 seçimi öncesinde güçlü bir kampanya yürütülmesi mümkün oldu. Yasal ve kurumsal düzenlemelerin çok önemli olduğu ortaya çıktı. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin ardından 6284’e yönelik saldırılar başladı. Raporlar, bunların sahada kadın cinayetlerine nasıl etkisi olduğunu gösteriyor. Mevcut yasayı korumak ve işletmek gerekiyor. Bu konuda verilen mücadele değerli ancak mevcut siyasi irade değiştirilmediği sürece bu mücadelenin etkili olmayacağı çok açık.
Taban örgütlenmesine baktığımızda bunun da çok da başarılı olmadığımız bir alan olduğunu görüyoruz ne yazık ki. Mahallede, iş yerinde, sıradan kadınlar arasında örgütlenme ve dayanışmalar çok güçlü değil. Bir şiddet görüldüğü zaman kadınların birbirleriyle dayanışabileceği taban örgütlenmeleri yaratmak gerekiyor. Son yıllarda bu konudaki çok iyi bir örnek olarak Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ve Kadın Meclislerini de atlamamak gerekir elbette. Bunun dışında şiddetle mücadele STK’lerle kısıtlı. Ancak Mor Çatı gibi önemli kurumlar var. Bunlar kazanımlardır ancak mesele bunlarla çözülmüyor. Ben kadınların başlarına bir şey geldiğinde başvurabilecekleri yerlerden söz etmiyorum, tabanda izleme ve gözleme faaliyeti yapabilecek ağlar olması gerekir. Bunlar günlük anlamda müdahale edebilecek ağlar ama onlara da sahip değiliz ve var olan ağlarda da örgütlenme konusunda çok zayıfız. Bunun gelişmesi gerekiyor.
Sağ siyasetlerle, sağ popülizmle mücadele etmek için sol popülist söylemin yaygınlaşmasını ve feministlerin burada kurucu olmasını öneriyorsunuz. Sol popülist söylem ve politikayı nasıl tanımladığınızı açabilir misiniz?
Popülizm tartışması son yıllarda büyüdü, bunun sebebi de sağ popülizmin yükselişi. Günümüzde sağ popülist ve otoriter popülist dediğimiz rejimler ile karşı karşıyayız. Toplumsal cinsiyet karşıtlığı, feminizm karşıtlığı, LGBTİ+ nefreti, erkeklik tepkileri hep bu bağlamda anlam kazanıyor. Popülizm tartışması günümüzde sağ popülizm tarafından tetiklendiği için kavrama olumsuz bir anlam yüklendi. Popülizm, siyasi liderlerin oy kazanmak için halka verdikleri küçük ödünler anlamında kullanılıyor. Bu anlamda popülist olmak iyi değil ve herkes bunu kınıyor. Ancak siyaset bilimi literatüründe popülizm bundan ibaret değil. Örneğin Latin Amerika siyasi kültüründe popülizm o kadar da olumsuz bir kavram değil, tersine çok daha sol içerikli bir kavram. Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda halkçılık kavramı da popülizme işaret eder. Güncel literatürde popülizmin iyisi ya da kötüsü olur mu, sağı veya solu nasıl olur; tartışılıyor. Avrupalı teorisyenler popülizmin her şekliyle kötü olduğunu söylüyor çünkü onlara göre popülizm zorunlu olarak antidemokratik bir siyaset.
Popülizmin, lider ve yönetilenler arasındaki hiyerarşiyi ve manipülatif teknikleri çok öne çıkardığını savunuyorlar. Ben ise sol popülizmden söz ediyorum ve bunun mümkün olduğuna inanıyorum. Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe ikilisi, sol popülizm konusunda 1980’li yıllardan itibaren benim de izlediğim teorik politik hattı kuran kişiler. Onların geliştirdiği radikal demokrasi fikrini ve halk kavramına dayalı bir hegemonya mücadelesini önemseyen sosyalist stratejiyi benimsiyorum. Bu konuda özellikle Chantal Mouffe’un Sol Popülizm[9] kitabını önerebilirim.
Bu bakış açısından, popülizmi şöyle anlatabilirim: Genel olarak popülizm, sağ ya da sol fark etmeksizin siyasi arenayı “biz” ve “onlar” olarak ikiye bölen bir stratejidir. Dolayısıyla antagonistik ve çatışmacı söylemlere sahiptir. Popülist denmesinin nedeni bu bölünmenin halk ile halka karşı elitler, iktidar odakları, egemenler şeklinde yapılmasıdır. Sağ popülistler bunu bugün çok sert şekilde ve başarıyla yapıyor. Bu durum kendileri açısından başarılı olsa da insanlık açısından kötü çünkü bu otoriter, dışlayıcı ve faşizan bir bölme biçimi. Çok sayıda kişiyi dışlıyor ve ayrıca “biz”i de son derece özcü şekliyle tanımlıyor. Etnik, milliyetçi, ırkçı ve cinsiyetçi içerikle tanınmış bir “biz” ve dışarıda kalan çok geniş kesimler var.
Bunun karşısında solda farklı tepkiler var. Genellikle güncel sol liberal akımlar antagonistik ayrımlardan ve bölme stratejilerinden kaçınıyorlar. Çoğul özneleri, aktörleri ve liberal demokrasi fikrini öne çıkarıyorlar. Ayrıca ortak “biz”in adı olarak “halk” gibi bir kavramdan uzak duruyorlar. Oysa sol popülizm bize ortak kolektifin, adı “halk” olan o siyasi iradenin oluşmasını öneriyor. Bu, her tür sol radikal ve politik dönüşümün koşulu. Çünkü sadece büyük ve kolektif bir özne olarak siyasete radikal müdahaleler yapılabiliyor. Öbür türlü tekil baskı grupları olarak davranıyorsun, çıkarlarını ilerletmeye çalışıyorsun ve sistem içinde olduğu kadarıyla yetinmek durumunda kalıyorsun. Peki, günümüzdeki bu faşizan hareket neden güçlü? Çünkü gerçekten güçlü bir “halk” anlayışları var. Düşmanlarının kim olduğunu biliyorlar, içeride birbirlerini güçlü bir şekilde tutuyorlar, ittifaklar yapıyorlar. Ne yazık ki sol bu konuda henüz yeterli güce sahip değil.
Popülizmi sol yapan şu: “Biz” ve “onlar” ayrımını çizerken “biz” yani halkın içinde olabildiği kadar çok insanı, demokratik özneyi, aktörü ve sorunu eklemleyebilme kabiliyeti. Solun tarihsel birikiminin, emek mücadelesinin, ırkçılık karşıtlığının, ekoloji sorununun; feminizmin, ilerici ve demokratik taleplerin hepsinin ortak bir zeminde buluşması gerek. Kimse etnik, dinsel, cinsel veya bunlara benzer bir nedenle “biz”den ayrıştırılamaz. Tabii burada “halk”ın karşısında duranların kim olacağı önemli, bence bu ancak tahakküm sistemini örgütleyen ve dayatan “iktidar sahipleri” ve “egemenler” olabilir. Bunun yanında demokratik taleplerin bir araya gelmesi, kolektif bir irade oluşturacak şekilde olmalı, kendi içinde hiyerarşik bir şekilde düzenlenmemeli. Herhangi bir aktör ya da mesele birincil tutulup bir diğeri arka plana atılmamalı. “Biz”i oluşturan insan topluluğu oldukça demokratik ve çoğulcu bir şekilde birbirine eklemlenmeli. Bu, sol popülizm fikrinde kafa karıştıran bir nokta. Kolektif olarak örgütlenirken aktörlerin farklı konumlarını görememeye; herkesi soyut bir birlik hâlinde, halk fikri içinde kimliksizleştirmeye yönelik endişeler var. Oysa böyle bir zorunluluk yok. Herkesin hem kendi kimliğine sahip olduğu hem de sadece bu kimlikle sınırlı kalmayıp onun ötesine geçtiği ve büyük ortak kimlik açısından anlam ve işlev edindiği bir süreç olmalı. Son otuz yılda sol muhalif söylemler, feminizm de dahil, daha ziyade tekil kimlik gruplarının çoğalması ve tanınması çağrısı üzerinden gelişti ama bu yeterli değil. Farklı ezilme deneyimlerinin ve özgül sorunların farkına varılması önemli bir katkı oldu fakat artık bu sorunların tekil sorunlar olmadığını, diğer sorunlarla bağlantılı ve kesişimsel olduğunu görüp ona göre örgütlenmek zorundayız. Dolayısıyla birlikler hep büyütülerek demokratik taleplerin ve aktörlerin arasında köprülerin kurulduğu, daha geniş ittifaklarla siyasetin üretildiği bir ortam yaratmak gerekiyor. Bu da feminizmin hem kurucusu olduğu hem de kendini aşan daha büyük bir birliğin parçası olarak işlev gördüğü yeni bir kolektif özne üretmek demek. Ben, feminizmin böyle bir feminist halk kavrayışına kurucu bir katkı yapmasının mümkün ve zorunlu olduğuna ve bunun vaktinin geldiğine inanıyorum.
Davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.
Ben de size teşekkür ediyorum.
[1] Bu söyleşinin hazırlığını bu kişiler yapmıştır.
[2] “Home is the most dangerous place for women to be – global UN femicide report”, 25 Kasım 2024, 31 Ocak 2025 tarihinde erişilmiştir. <https://www. theguardian.com/global-development/2024/nov/25/home-is-the-most- dangerous-place-for-women-to-be-global-un-femicide-report>
[3] Orijinali Occupy olan bu hareketler, 2008 yılı ekonomik krizi sonrasında ortaya çıkmıştır. Amerika’da ortaya çıkmış ve dünyanın birçok noktasına yayılmıştır. Kapitalizm sonucu gelen işsizlik, adaletsizlik ve ekonomik zorluklar bu eylemlerin sebebi olarak belirtilmiştir.
[4] Norbert Elias’ın “medenileşme süreci” kavramı, toplumların zaman içerisinde şiddet ve dürtü denetimi konusunda daha katı normlar geliştirdiğini ve bireyleri daha kontrollü davranışlar sergilemeye yönlendirdiğini ifade eder. Elias bu süreci kitabında detaylı bir şekilde incelemiştir. Bkz. Norbert Elias, Uygarlık Süreci Cilt 1, Ender Ateşman (çev.), İstanbul: İletişim Yayınları, 2004.
[5] “2024 Yılında Erkekler Tarafından en az 394 Kadın Öldürüldü, 259 Kadın
Şüpheli Şekilde Ölü Bulundu.”, 3 Ocak 2025, 1 Şubat 2025 tarihinde erişilmiştir.
<https://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/3129/2024-yilinda- erkekler-tarafindan-en-az-394-kadin-olduruldu-259-kadin-supheli-sekilde-olu- bulundu>
[6] Türkçeye “erküre” ya da “erkeklik alemi” olarak çevrilen bu kavram; forum, blog, website gibi mecralar aracılığıyla erkeklik problemlerinin konuşulması için erkekler tarafından oluşturulan ağı tanımlamak için kullanılmaktadır.
[7] Kavramla ilgili daha detaylı bilgi için bkz. Rachel Kalish, Michael Kimmel, “Suicide by mass murder: Masculinity, aggrieved entitlement and rampage school shootings” 2010, 1 Şubat 2025 tarihinde erişilmiştir. <https://static1. squarespace.com/static/567070c969a91a786be045cb/t/5773edb415d5dbbb eb44621/1467215284777/Suicide+by+Mass+Murders.pdf>
[8] Alev Özkazanç, “Erkeklik Krizi ve Nefret: Incel Devrimi Çağında Feminizm”, Bir Musibet Yeni Türkiye’de Erillik, Şiddet ve Feminist Siyaset, Ankara: Dipnot Yayınları, 2020.
[9] Chantal Mouffe, Sol Popülizm, İstanbul: İletişim Yayınları, 2019.
